14 Temmuz toplumsal bilinç ve Kemal Pir

14 Temmuz bir zaferdir; beyinlerini ve yüreklerini birleştirip çıplak bedenlerini silah olarak kullananların en gelişkin maddi silahlarla donanmış acımasız bir faşist diktatörlüğe karşı zaferidir. Kemal Pir ve dava arkadaşları başarı ve zafer kişilikleridir.

14 Temmuz 2017 Cuma | Forum

A. Haydar KAYTAN



Alnını dağ ateşiyle ısıtan,

Yüzünü kanla yıkayan dostum...

Uyurken dudağında gülümseyen bordo gül,

Benim kalbimi harmanlayan isyan olsun.

Şimdi dingin gövdende

Uğultuyla büyüyen sessizlik,

Bir gün benim elimde

Patlamaya hazır mavzer olsun.

Başını omzuma yasla,

Göğsümde taşıyayım seni,

Gövdem gövdene can olsun.

             Arkadaş Z. Özger



Ali Şeriati, bir değerlendirmesinde ‘eşekleştirme’ adını verdiği bir kavram kullanır ve bu kavramı bilince karşıt bir konuma yerleştirir. Eşekleştirme, bir eylemlilik durumunu, olumsuz bir dönüştürme pratiğini anlatır. Burada dönüştürülen, toplumsal bir varlık olan insandır. Şeriati’ye göre, bireyde insani ve toplumsal bilinç çarpıtılmış veya birey bu bilinçten kopmuşsa, o zaman eşekleşme gerçekleşmiş sayılır. Bu anlamda eşekleştirme, bağımsız düşünebilme yetisini kaybeden insan bireyinin, tıpkı bir hayvan gibi ‘sadece kendi anını yaşayan’ bir varlık derekesine düşürülmesinin ifadesidir. 

Böylesi bir eylemin kaşifi ve uygulayıcısı hiyerarşik ve devletçi uygarlık güçleridir. 

İnsan kendisi olarak kaldığı ve bireysel kurtuluşu pahasına toplumsal gerçeklikten kopma yoluna girmediği müddetçe bu eylem başarıya ulaşmaz. Zihin iğfalcici güçler, bu durumda başka yöntemleri devreye sokarlar. Söz konusu yöntemlerden biri, direnen insanı zindana tıkmaktır. Zindan, köleleşmeyi reddeden insan için bir ‘ıslah yeri’ ve ‘evcilleştirme mekanı’dır. Burada üzerinde korkunç işkence türleri denenen tutsağın kendi onurunu koruma konusundaki kararlılığı kırılmaya çalışılır. Tutsaktan beklenen, ‘pişmanlık’ gösterip kendi gerçekliğini terk ederek sistemin hizmetine girmesidir. Bu iş için bazen ‘pişmanlık yasası’ çıkarılır. Bu yasaya uyarak kendi yaşam zemini olan toplumsal gerçekliğin yüceltici sahnesini terk etmek, Helen devrimcilerinin dediği gibi ‘insan olarak kendini öldürüp hayvan olarak yeniden doğmak’tan farksızdır. Direnmekte ısrar etmek ise, ‘Tanrının yeryüzündeki temsilcisi’ olarak kalmaktır.

Hem Şeriati’nin hem de Helen devrimcilerinin sistemin hedefleri konusundaki görüşleri özünde aynıdır. Bunda şaşılacak bir yan yoktur, çünkü aklın yolu birdir. Sistemin hizmetkar kullara ihtiyacı vardır ve uysallığı ile eşek en gözde hizmetkar tipi için en çarpıcı örnektir. Sistem topluma bunu dayatır. Direnen insana ise çok daha onur kırıcı hayvanlaştırma biçimleri dayatılır. Her iki kavramı Önder Öcalan’ın da sıkça kullandığını görürüz. Öcalan genelde kapitalist sistemin ve özel olarak TC devletinin insanı eşek, sığır, koyun, bok böceği, kurt ve keftar gibi hayvanlara benzer yaratıklara dönüştürmeye çalıştığını söyler. Kürtlere uygulanan sömürgeciliği çözümlediği bir değerlendirmesinde, “TC, hayvanlaştıran bir rejimin adıdır” der. 

‘Tanrının kendisinde nefes aldığı varlık’ olan insan, sistemin yabancılaştırıcı uygulamaları sonucunda ‘bütün hayvanlar ve bitkilerin evi olan olan ve onlar için yaratılmış bulunan bir bataklığın’ içine gömülür. O zaman evrende yalnızca insana mahsus olan değerler ve özelliklerinden soyunur. An’a mahkum edilmiş solucan harcı bir yaşama tutunmak adına, kendisine bahşedilen eşref-i mahlukat kimliğini terk eder. Toplumsal gerçeklikten kopması karşılığında sistem kendisine neler sunmuş olursa olsun, yine de insan olarak her şeyini kaybetmiş sayılır. Şeriati’nin de dediği gibi, “İnsan başka bir insanı öldürdüğünde, katil de olsa insan kalır. Fakat başkasının önünde eğilen veya dalkavukluk yapan insan artık ‘insan’ değildir.”

Hayvanlaştırmanın topluma reva görülen biçimi, üstü örtülü bir uygulamayla gerçekleştirilmeye çalışılır. Burada zindandaki tutsaklara uygulandığı biçimiyle doğrudan kötülüğü dayatma yoktur. Çünkü kötülüğü fark etme toplumda direniş konumuna geçmeyi beraberinde getirebilir. Bu yüzden sistemin efendileri insanları çoğu zaman güzelliklere katılmaya çağırıyormuş gibi davranırlar. Bugünkü AKP iktidarında görüldüğü gibi, kendi hakları uğruna mücadele eden Kürtleri soykırımdan geçirmek için, insanları basit bazı haklar uğruna mücadeleye davet ederler. İhlal edilmesi ölümcül sonuçlar doğurmayan bir hak için, yaşam hakkı da dahil, koca bir halkın tüm haklarını ayaklar altında çiğnerler.

Bilinç toplumsaldır, tarihsel toplumsallıkla bağ kurma temelinde gelişir. Bireysellik ve bireysel bilinç ancak tarihsel toplum gerçekliğiyle bağlantısı içinde anlam kazanır. Bu bilinç dışında her düşünce ya da düşünceden yoksunluk haliyle girişilen her eylem ve sergilenen her davranış sakattır. Önder Öcalan, “Bazılarında hayvanlık neden bu kadar güçlü?” diye sorar, cevabını yine kendisi verir, “Çünkü onların eylemleri düşünceden kopuktur da ondan” derdi. Doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü ve doğru ile yanlışı ayırt etmemizi ve doğru tercihte bulunmamızı sağlayan bu toplumsal bilinçtir. Bu bilinçten yoksun kişi artık bulunması gereken sahnede değildir. O bir tiyatroyu andıran yaşam sahnesinde kendisi dışındaki hemen herkesi oynar, her kılığa girer, her role soyunur. Kendi eyleminin aktörü olarak değil de bir figüran olarak hareket eder.


Onlar Bir’de bütünleşmiş Bir’lerdir

Şimdiye kadarki sözlerimiz 14 Temmuz Direnişi ve bu direnişin öncüleri ve ölümsüz kahramanları olan Kemal Pir, M. Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek hakkında bir şeyler söylemek içindi. Amacımız Onları daha iyi anlamak, özgür yaşamda ısrar edenlere hakikate götüren ‘Yolun Işığı’nı sevinçle izlemiş olan bu insanları biraz olsun tanıtmak, işiten kulaklara onların bazı meziyetlerini fısıldamaktır. Burada daha çok Onlardan birinden yani Kemal Pir’den söz etmemiz, diğerlerini göz ardı ettiğimiz anlamına gelmez. Onlar Bir’de bütünleşmiş Bir’lerdir; Biri hepsini, hepsi de Birini anlatır. Kırklar Cemi’nin çağdaş halinin Onların pratiğinde güncelleştiğinden eminim. Toplumsallık hakkın ve hakikatin arandığı zemin ise, Onlar bu zeminde Yolun Işığı’nı takip ederek bizzat YOL olma menziline ulaşmış hakikat yolunun yolcularıdır; bu zeminde varlıklarını eritip hakikatin kendisi olmayı başarmış ölümsüzlük abideleridir.

Sahabe sözcüğünün ‘seh beyan’dan geldiği söylenir, anlamı ‘sözü ilk duyan’dır. Bu açıdan bakınca, Peygamberin meclisinde bulunan insanlara verilen bu unvanın Kemal’e yakıştığına yürekten inanıyorum. Kemal Pir ve M. Hayri Durmuş, ‘APO Klanı’nın ilk üyeleriydi. Dediğim gibi, Kemal Pir ‘sözü ilk duyan’ iki kişiden biri olmuştu. Diğeri ise Haki Karer’di. ‘Yolun Işığı’ dediğim Önder Öcalan, ‘bozulmamış iki Karadeniz çocuğu’ diye tanımladığı Kemal ve Haki’nin kendi arkadaşlık tarzına büyük bir hayranlıkla bağlandıklarını söyledi. Tamamen gönüllü ve yürekle beyni birleştiren her iki hakikat sevdalısının, kendisine en ufak bir zorluk gelmesin diye, dilini ve töresini bilmedikleri Kürdistan’a herkesten önce yürüdüklerini belirtti. Yolun Rehberi, ihanete uğramış toplumun çocukları diye adlandığı ve kendilerinden aynı ruh hassasiyetini beklemenin doğru olmayacağını söylediği ‘klan’ın öteki üyelerinin yoldaşlığını ise ‘yetersiz yoldaşlık’ olarak değerlendirdi. Daha sonra “Beni bir ağabey, bir baba olarak görüyorlar” diyerek, ‘yoldaşlık’ ibaresini de kaldırdı. Yoldaşlıkta ölçüyü ‘Kemal Pir yoldaşlığı’ biçiminde belirledi.


Pir’i hakikat yolculuğuna çeken Yolun Işığı’nın sözleriydi

Bugünkü gibi hatırlıyorum: Ana topraklara dönüşü kararlaştırmak üzere Ankara’nın Dikmen semtinde bir araya gelmiştik. İlk bileşimimizde sadece Kürdistanlı gençler vardı. Önder Öcalan’ın toplantı öncesinde kendileriyle konuştuğu her iki yol arkadaşı bu dönüş eyleminde yer almak istediklerini belirtmişlerdi. Türkiyeli iki devrimcinin bu kararı toplantıya çok daha büyük bir anlam katmış, hepimizi müthiş coşturmuştu. Sanki grubumuza tanıdık iki devrimci değil de muazzam deneyim sahibi bir askeri birlik katılmış gibi bir duygumuz vardı. Hemen hepimizi sevince boğan şey sayısal açıdan büyümemiz değil, iliklerimize dek hissettiğimiz anlam yükselişiydi. Kendimize güvenimiz artmış, dilimizden düşmeyen özgüç kavramı çok daha büyük bir değer ve anlam kazanmıştı. İnancımız oydu ki, tüm zorluklara rağmen kazanan biz olacaktık.

Ahd-i Cedid’de şöyle söylenir: “Başlangıçta söz vardı, söz Tanrı’yla birlikteydi ve Tanrı sözdü.” Derin anlam yüklü bu cümle, çıkış dönemindeki gerçekliğimizi anlatmak için ifade edilmiş gibidir. Kemal Pir’i hakikat yolculuğuna çeken de aynı şekilde Yolun Işığı’nın sözleriydi. Onun yarım saati bulmayan konuşmasında ortaya koyduğu düşünceler, çıktığı yolda Kemal’in son nefesine kadar en görkemli bir yürüyüşün sahibi olmasına yetmişti. Daha önceki bir yazımda Kemal Pir’i düşünerek şu satırları yazmıştım: Yolcu yola koyulduğunda, hatta yolda yürümeye niyet ettiğinde, yolu açan ve yola ışık tutan bir Mürşidi kabul etmiş demektir. Bitmesi imkansız denilecek nitelikteki bu yolun derinliklere götüren mesafesi yolcunun enerjisine, bu enerji de Mürşidinden almış olduğu gıdaya bağlıdır. Gıda sevgi değirmeninde öğütüldükçe enerji olur. Gıda tanelerini sevgi değirmeninden geçirmeyen beslenemez. Beslenmeyen beden, ruhunu hapsederek tüketir. Hamur olup yeniden karılmak için önce un olunması gerektiğini söyleyenler ne kadar da haklılar!


Anladığını yapan ve yaptığını anlayandır

Söz, cem olmaya götürür. Kulağı olup da sözü duyan kişi onu kendi benliğinde hapsetmez, tersine başka insanlara taşır. Sözünü gayretle yaymadıkça, Mürşidin yol arkadaşı olunamaz. İseviliğin çıkışında İsa’nın havarilerinin yaptığı da budur. Cem, doğru sözün etrafında birlik olma ve bu birliği giderek büyütme halidir; yürüyüşe geçme ve yürüyerek çoğalmadır. Sözündeki anlam Mürşidin yol arkadaşlarının bu doğrultudaki çabalarıyla ete kemiğe bürünür. Kemal Pir gerçek anlamda Önder Öcalan’ın sözlerini yaymak üzere harekete geçen ilk kişidir. Grubun öteki üyelerinin okul çevresiyle sınırlı kaldığı ve ülkeye dönüşün henüz gündemde olmadığı bir sırada, okulu terk eden Kemal Pir, Tuzluçayır’da faşizme karşı direnme konumuna geçen gençlere katılmayı seçti; bizzat direnişte yer alarak direnişçileri Öcalan’ın sözüyle buluşturdu. Bunlardan bir kesimi Kemal’i izleyip Kürdistan’daki özgürlük yürüyüşüne katıldı ve şehit düştü.

Kemal Pir’den söz edildiğinde ilk akla gelen şeyin eylemcilik olması ilginçtir. Ancak dar pratikçilikle hiç ilişkisi olmayan bir eylemcilikti bu. Onun eylemciliği anlam gücünden geliyordu. Kemal eşine ender rastlanacak bir propagandacı ve ajitatördü. En çarpıcı özelliği, sözleriyle herkesi etkilemedeki eşsiz becerisiydi. Beyinler ve yüreklerin fatihi olan Kemal Pir, Önder Öcalan’ın altını özenle çizdiği ‘ağır basan yanı pozitif eylemlilik olan’ bir pratiğin sahibiydi. Bu yüzden Önder Öcalan “Örgütlülük eylem, eylem örgütlülük gerektirir. Bunun hakim yönü yıkıcılıktan çok yapıcılıktır. İnşa, üretim esastır” derken adeta Kemal Pir’i tarif eder gibidir. Yaşamın engel tanımayan akışkanlığına sahip, coşku ve heyecan timsali, her anı sevinç ve neşeyle dolu, cıva gibi hareketli, varlığını halkların özgürlük davasına adamış ve bildiğini en etkili biçimde pratikleştiren bir dava adamını başka türlü tanımlamak mümkün olabilir mi? 

Sahih İslam’ın bir temsilcisi, “Eğer bildiğinle amel etmiyorsan, ne diye bilmediğini bellemek istiyorsun?” diye sorar. Çok yerinde bir sorudur bu. Devrimci bildiğiyle amel eden, daha büyük ameller için daha fazlasını bilmeye çalışan insandır. Anladığını yapan ve yaptığını anlayandır devrimci: Tıpkı Kemal Pir gibi. Bildiğinin pratikleşmesine yetmediğini iddia eden birinin iddiası değersizdir. Tek bir cümle ile ifade edilen bir doğru bile bir insana ömrü boyunca doğru yolda yürümesi için yeter. İnsan-ı kamile götüren yol bu ilkeye bağlılıktan geçer. Her şeyden önemli olan şey bildiğine inanmaktır. Bildiğine inanmak, inandığını eyleme dökmektir. Kemal Pir aramızdayken ideolojik hazinemiz bugünkü kadar zengin değildi. Deyim yerindeyse ‘birkaç doğru söz ve umut bile denilmeyecek bir duygu’ ile yola çıkmıştık. Bunlar en güzelini, en doğrusunu ve en iyisini yapmada kendisine yetmişti. Bunun içindir ki, hangi zamanda olursa olsun, ‘fikir-zikir-fiil’ birliğini ideal düzeyde sağlamış bir devrimci olarak, Kemal Pir hakikat yolunun yolcularına daima kılavuzluk edecektir.


Kemal Pir ve dava arkadaşları başarı ve zafer kişilikleridir

Zindana özgürlük içindir, tutsak düşmek veya şahadete ulaşmak halkların özgürlük davası uğruna yola çıkanların karşılaşmaktan kaçınamayacağı gerçeklerdir. Kemal Pir de birçok kez cezaevine düştü. İki keresinde cezaevinden kaçtı. 12 Eylül darbesi olduğunda yine Diyarbakır Cezaevindeydi. Varlığı saç telinden ayak tırnağına kadar zulüm ve zorbalığa karşı direnişten ibaret olan bu güzel insan, 12 Eylül faşizminin karanlığında da yol arkadaşlarının aydınlığa taşıyan ışığı oldu. Tutsak yoldaşları en doğru tutumu ilkin Ondan beklediler. Zindan en çetin savaşın yeriyse, komutan da Kemal olmalıydı. Ama O, M. Hayri Durmuş’u işaret etti; yapılması gerekeni söylese de, “En doğrusunu Doktor bilir, siz Ona sorun” dedi. 14 Temmuz Direnişini M. Hayri ilan etmişti. Kemal bu direnişte yer aldığını açıklayan ilk devrimci oldu. 

Doğrudur, zindanda da geçse yaşama katlanmak diye bir şey olmaz. Ancak Diyarbakır zindanı sıradan bir zindan değildi; akıl almaz bir işkence, zulüm ve zorbalık zeminiydi. Değersizliğin örgütlenmiş hali olan ırkçı-faşist bir rejim, burada her anı birkaç ölüme bedel uygulamalarla devrimci tutsakları savundukları değerlerin karşısına çıkarmaya çalışıyordu. İnsanlıktan çıkarmanın da ötesinde insanı kendi halkına karşı savaşır duruma düşürmek ve ardından adeta bir mikrop misali toplumun içine atıp zaten hasta olan toplumun ölümünü daha da hızlandırmak... Diyarbakır zindanındaki uygulamaların özü ve hedefi buydu. ‘Tanrının kendisinde nefes aldığı’ bu insanlık abideleri, ölüm ile bir hastalık virüsüne dönüşme arasında bir tercih yapmaya zorlanıyorlardı. Ancak onlar yaşamı savunmayı bırakmadılar, tam bir mucize olan insan yaşamına son nefeslerine kadar bağlı kaldılar. Bu duruşun en veciz ifadesi, Kemal Pir’in “Biz yaşamı uğruna ölecek kadar seviyoruz” sözü oldu. Seçenekleri ile birlikte zalimler ve zorbalar kaybederken, ‘hakikat algısı gelişkin olanlar için tam bir mucize’ olan yaşam kazandı, İNSAN kazandı, halklarımız kazandı.

14 Temmuz bir zaferdir; beyinlerini ve yüreklerini birleştirip çıplak bedenlerini silah olarak kullananların en gelişkin maddi silahlarla donanmış acımasız bir faşist dikkatörlüğe karşı zaferidir. Bu direniş en dar mekanda en büyük düşünen ve düşündüğünü yapan insanın en geniş mekanda en aşağılık olanı tasarlayıp uygulayanları nasıl yengiye uğratabildiğini kanıtlayan bir kahramanlık destanıdır. Evet, direnmek iyi ve gereklidir; ancak zafere taşımamış bir direniş eksik bir direniştir. Bu yüzdendir ki, Kemal Pir ve dava arkadaşları başarı ve zafer kişilikleridir; en görkemli direnişi zirvenin zirvesine taşımış kişilerdir. 

Bir Hak dostunun “Hakka giden yol nasıldır, ona nasıl ulaşılır?” sorusuna verdiği cevap anlamlıdır: “Sen yoldan kalktın mı Hakka erersin. Bu yolda kendin kendine engelsin.” Doğrudur, hakikate giden yolda insanın kendisi muazzam bir imkan olduğu kadar aynı zamanda en ciddi engeldir. Yolu kapatan diğer engeller gelip geçicidir. Dikenler de yoldan sayılır ve temizlenmeleri yola düşenin işlerindendir. Yol açmak ve yol almak en başta kendini engel olmaktan çıkarmayı gerektirir. Kemal Pir iyiye, güzele, doğruya ve özgür olana yürüyüşte en büyük imkanın insan olduğunu bize kanıtlayan, bizzat YOL olmuş bir hakikat yolcusudur. Kemal Pir şahadetiyle ölümü öldürmüştür. Bu yüzden Ebedi Diri’dir, ölümsüzlerin Pir’idir, Hızır’ın yoldaşıdır. O geleceğimizi önceden haber vermiş, “Bu hareketin geleceğinde zaferi görüyorum” demiştir.

Bugün Kürdistan’da yaşamın nefes aldığı her yerde Kemal Pir vardır. O, yaşamın savunulduğu her yerdedir; Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de, Silopi’de ve Gever’dedir. Mehmet Tunç’ta ve Çiyager’de dile gelen Odur. Çiyager’in ağzından konuşan, “Ne olursa olsun, sonuç muhteşem olacak” diyen Odur. Kemal’in yenilmez ordusu giderek büyüyor ve zafere doğru emin adımlarla ilerliyor. Yol kesici nemrutlar, firavunlar ve Ebu Cehiller ne yaparsa yapsın, hangi çılgınlıklara başvurursa vursun, kazananlar Kemal Pir’in ardılları olacaktır. O bizim yolumuzun meşalesi ve özgür yaşam yeminimizdir ve hep öyle kalacaktır.



1437

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA