SORO: Astana bir rüyaydı kâbus oldu

"Rusya’yı tehdit eden teröristlerin büyük bir çoğunluğu Kürt direnişi ile Rojava’da tasfiye edildi. Dolayısıyla, Rusya’nın güvenliği Efrîn’de, Halep’te ve Kobanê’de başlar. "

10 Temmuz 2017 Pazartesi | Dizi

SİDAR DERSİM/HABER MERKEZİ


Ortadoğu’da yüzyıllık dengeler çatırdıyor. 20’inci yüzyılın ilk çeyreğinde çizilen suni sınırlar, Kürtlerin aleyhine oluşturulan statüko, parçalanma aşamasına geldi. Yeniden dizayn edilen Ortadoğu coğrafyasında Kürtler, farklı halklarla bir arada barış içinde yaşamanın zemini için mücadele ederken sömürgeci güçler özellikle Türkiye’nin, merkezine Kürt düşmanlığını aldığı dış politikası ve diplomatik girişimleri her geçen gün darbe alıyor. Darbe aldıkça da Kürtler açısından daha saldırgan ve tehlikeli bir hale geliyor. Kuzey Kürdistan’da şehirleri yakıp yıkan, Kürt’e her türlü işkence ve katliamı layık gören Türk devleti, işgalini ve şiddetini Efrîn’e, Rojava’nın diğer kentlerine, Güney Kürdistan’a yaymak istiyor. 

AKP medyası, Kazakistan’ın başkenti Astana’da 23 Ocak 2017’de başlayan Astana görüşmelerini; Türkiye’nin diplomatik zaferi olarak takdim etmişti. Bu görüşmelerin, geçen hafta 5 Temmuz’daki etabının ise esamesi okunmadı, gündeme gelmedi. Bu sessizlik durumu ve Astana görüşmelerine katılması gereken Feylak el Rahman, Ceyş el İslam Deraa ve Güney Suriye gruplarının katılmaması, aynı zamanda Türkiye’nin bir ‘diplomatik zaferinin’ daha bir balon gibi sönmesiydi. 

Rusya, bu konferans ile batıya ‘Suriye’de bensiz çözüm olmaz’ mesajı verirken, ‘garantör ülke Türkiye’yi ise iliklerine kadar kullandı. Astana görüşmelerine garantör ülke olarak Rusya, İran ve Türkiye ile Suriye rejimi ve Türkiye’nin sponsoru olduğu çete gruplarının temsilcileri katılıyor.  

Astana görüşmelerinin Türk devleti açısından anlamı ve Katar krizi ile birlikte şu andaki durumu, Türkiye’nin Efrîn’e işgal girişimine karşı Rusya ve ABD’nin bakışı, Katar krizinin Suriye’de olası sonuçları ve ABD ile Rusya’nın Suriye’de çelişki ve paylaşım noktalarını Rusya gündemi izleyen Moskova’daki KNK Temsilcisi Selahattin Soro ile konuştuk. 

Rus uçağının 24 Aralık’ta Türkiye tarafından düşürülmesi ve Rusya karşısında Türk devlet yöneticilerinin içine girdiği suçluluk psikolojisi,  AKP hükümetinin Suriye’de çete örgütlenmeleri aracılığı ile işlediği insanlık suçlarının artık gizlenemez bir hale gelmesi, Kürtlerin Rojava’da elde ettiği kazanımlar ve ABD ile yaşanan çelişkiler Türkiye’yi  Astana’ya götüren etmenler arasında. Her ne kadar Türkiye, diplomatik bir zafer havasına girse de kazın ayağı hiç de öyle değil. 


Erdoğan dosyası Rusya’nın elinde

Rusya’nın Suriye politikalarını yakından takip eden Selahattin Soro, süreci şu şekilde özetliyor: “Astana görüşmeleri, aslında Halep’te ÖSO ve El Nusra’nın çekilmesiyle bağlantılı bir süreçti. Bu çekilmede Türkiye’nin büyük rolü var. Türkiye’nin, El Nusra, DAİŞ ve Ahrar u Şam gibi terörist örgütlerle çok yoğun ilişkileri vardı. Rusya, Türkiye’nin bu terörist örgütlerle ilişkilerini ortaya koyan çok ciddi belge ve bulgular ele geçirdi. Silahların ‘MİT TIR’ların yakalanması halen Türkiye’de çok ciddi bir gündem. Son olarak bu konuda haber yapan gazeteci CHP Milletvekili Enis Berberoğlu tutuklandı. Rusya, Erdoğan’nın Suriye’deki kabarık dosyasını ele geçirdi. Bu belgeleri Türkiye’nin önüne koydu. Halep’te de çok ciddi bir savaş yürütüldü. Bu savaşta Türkiye’nin önüne bu belgeleri koyarak, grupların çekilmesini istendi. Türkiye, mecburen bu grupları çekti. Bu bir adımdı. 

İkinci adım ise  Türkiye’nin desteklediği tüm terörist gruplar, Astana’ya getirildi. Rusya, Astana görüşmesine bu terörist grupların Türkiye’nin himayesi altında olduğunu diplomatik olarak da teyit ettirdi ve uluslararası bir boyut kazandırdı. İran ve Suriye’yi şahit kıldı. Rusya, Astana süreciyle bazı durumları meşrulaştırdı. Rusya, bu gruplara ve bu grupları himayesinde bulunduran Türkiye’ye Esad’ı kabul ettirdi. Buna karşılık da Suriye rejiminin kendi himayesinde olduğunu tüm bu taraflara dikte ettirdi.

Son olarak, Suriye’de nispeten daha demokratik bir anayasayı da bu görüşmelerde gündeme getirdi. Bu anayasa, dördüncü Astana sürecinde ciddi bir gündem de olmuştu. Desantralizasyonu (yerellere  yetki verme, yerelleştirme) öngören Demokratik Suriye Cumhuriyeti biçiminde bir anayasa paketini de kamuoyuna sunmuştu. Bunlar şimdi gündemde değil ama Rusya açısından Astana süreci bu hedeflere ulaşılabilecek şekilde gelişti. Dolayısıyla Astana’yı, Türkiye’nin desteklediği gruplarla, Rusya, Türkiye, İran ve Suriye’nin müzakere ettiği bir bir süreç olarak değerlendirip, böyle görmek gerekir.“

KNK Temsilcisi Selahattin Soro, Astana görüşmelerinin henüz başında ve ilerleyen süreçte Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan denetimindeki bazı grupların, Türkiye’nin kendilerini Rusya ile olan bölgesel çelişki ve çıkarlarında bir enstrüman olarak kullandığını gördükleri için Astana’ya katılmadıklarını belirtti. Doğal olarak da her çete örgütünün çekilmesi, Rusya karşısında Türkiye’nin elini de zayıflatıyor.  


Terörün sponsoru

Dördüncü Astana sürecinin, 5. Astana sürecinden farklı bir konjonktürde gerçekleştiğini ifade eden Soro, bu durumu Katar ile Suudi Arabistan öncülüğündeki Sünni cephenin kendi içindeki krizi ve çatışmanın Suriye sahasına yansımasıyla ilişkilendiriyor. Suudi Arabistan, Bahreyn, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden oluşan Sünni cephenin, Katar’dan ÖSO, HAMAS ve Müslüman Kardeşler, El Kaide gibi örgütleri desteğini çekmesi ve Türk askeri üssünün kapatılması şartlarını hatırlatan Soro, “Bu açıdan son  Astana toplantısı, çok ciddi gelişmelerin olduğu bir süreç şeklinde geçmedi. Bu görüşmelere  Feylak El Rahman, Ceyş El İslam ve Daraa-Güney Suriye grupları Astana’ya katılmadı” dedi. Bunların önemli yapılar olduğuna da dikkat çekiyor.

Rusya ve müttefikleri, bir yandan Türkiye’yi kullanarak himayesindeki çeteleri geriletmeyi hesaplarken, bir yandan da ortaya çıkan olumsuzlukları da Türk devletinin hanesine yazıyor. 

Soro, Suriye adına Astana toplantılarını takip eden İbrahim Caferi’nin, Astana sürecinin sabote olmasının faturasını Türkiye’ye yüklediğine işaret ediyor ve şunları ekliyor: ”Tabii, Türkiye’nin Suriye politikası hem İslami cephede -yani Sünni cephe- ciddi bir darbe aldı. Bunu Suudi Arabistan’ın Katar’a yönelik tutumunda Türkiye’ye hedef aldığı belli. HAMAS’ı, İhvan’ı destekleyenin Türkiye olduğu ortada. Yine ÖSO’yu desteklediklerini kendileri söylüyor. El Nusra, Ahrar u Şam, El Kaide, DAİŞ gibi oluşumlarla çok ciddi ilişkilerin olduğu belgelendi. Amerika bölge politikalarında Türkiye’yi belli bir şekilde sınırlandırmaya çalışıyor. Rusya da Türkiye’yi bundan dolayı kendi yanında tutmaya çalışıyordu. Gelinen aşamada, Türkiye müttefik olarak bölgede sadece Katar ile baş başa kalmış  kalmış gibi görünüyor. Astana görüşmelerinin, Türkiye’nin terör örgütlerinin sponsoru olduğunu göstermekten başka çok ciddi bir çözüm üretmediği görülüyor.” 


Fırat’ın doğusu, batısı da bir

Uzun bir süreden bu yana, ABD ve Rusya’nın Suriye’yi Fırat’ın doğusu ve Fırat’ın batısı olarak ikiye böldüğü yorumları yapılıyordu. Buna göre, Fırat’ın doğusu ABD’nin, batısı ise Rusya’nın denetiminde olacak. Soro ise böylesi bir yoruma katılmadığını somut verilerle ortaya koyuyor.  Minbic’in alınması, Tabka’nın QSD güçleri tarafından özgürleştirilmesi, Efrîn’e yönelik işgal girişiminde bulunan Türk devletine yönelik tepkiler, Reqa operasyonu ve daha önemlisi Fırat’ın doğusunda olduğu kadar batısında da yaşayan Kürt nüfusu ileri sürdüğü düşüncede dayanak noktaları.  


Efrîn’e Türk işgal girişimi ve tartışmalar

Soro’nun bu konudaki değerlendirmeleri şöyle: “Astana’dan sonra Rusya, Amerika ile anlaştı. Güney Suriye’de birlikte çalışacaklar. Fırat’ın batısında değişen bir durum var. Son dönemlerde Rusya tarafından, Türkiye’nin Efrîn ve Tel Rıfat hattı, yani Şehba bölgesindeki operasyonlara göz yumulduğu yönünde yorumlar vardı. Rus medyasında da Kürt siyasetine ve Rojava siyasetine yönelik ağır eleştiri ve değerlendirmeler de vardı. Bunun sahadaki hareket  ve konjonktürle ilgili boyutu var. Özellikle Reqa operasyonunda Rusya’nın memnuniyetsizliği vardı. Bazı yorumlara göre, Fırat’ın doğu tarafını ABD ve müttefikleri, Fırat’ın batı tarafı ve aşağısını ise Rusya ve müttefikleri kendi aralarında paylaştıkları söyleniyordu. Fakat Reqa operasyonunda durumun böyle olmadığı görüldü. Aynı şekilde Minbic operasyonunda da böyle olmadığı ortaya çıktı. Kürtler,  Minbic’i alarak Fırat’ın batısına geçti. Zaten Fırat’ın batısında da 1 buçuk milyon Kürt yaşıyor. Halep, Şam, Efrîn, Lazkiye, Hama, Humus, Tabka çevrelerinde Kürtler yaşıyor. 

En son Reqa operasyonunda Tabka’nın alınmasıyla Fırat’ın güney batısına geçildi. Tüm bunlar, sanırım uluslararası güçlerin beklemediği veya istemediği gelişmelerdir. Çünkü Kürtler, sahada üçüncü yol denilen kendi siyasal çizgilerini, kendi çıkarları ve kendi gündemleri temelinde adım adım hayata geçirmeye çalışıyor. Bu gelişmeler, belli rahatsızlıklar yaratmış olabilir. Bununla bağlantılı olarak Türkiye’nin, Rusya’nın ABD ile yaşadığı çelişki ve çatışmadan, bölgede İran’ın yürüttüğü siyasetten, Suudi Arabistan-Katar çelişkisinden yararlanarak orada bir operasyon yapmak istiyordu. Planladığı operasyonla PYD’yi, YPG/YPJ güçlerini tasfiye etme ve sahada inisiyatifini daha da geliştirme gibi bir yaklaşımı söz konusuydu. En son 6 Temmuz itibariyle Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zakharova böyle bir operasyon ve sınır ötesi operasyonun kabul edilemeyeceğini ve bunun Suriye’nin egemenliğine müdahale olacağını dile getirdi. Rusya açık olarak bu operasyona karşı çıktı. Fakat kulislerde Rusya Savunma Bakanı Sergey Shogien’in Erdoğan ile yaptığı toplantıda Efrîn operasyonun kararlaştırıldığı söyleniyordu. Rusya Dışişleri Bakanlığı son açıklamayla Efrîn’e yönelik Türk işgal hareketinin kabul edilmeyeceğini kamuoyuna deklare etmiş oldu. Ancak yine de ne olacağı belli değil.“

Rusya’nın tavrı, ABD’nin açıklamalarının ardından geldi.

ABD, Türkiye’nin bu girişimiyle Reqa’daki özgürlük hamlesini boşa çıkarmak istediğinin farkında. Nitekim ABD’nin DAİŞ’e Karşı Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk, Türkiye’den dikkatleri DAİŞ ile mücadeleden başka yere çevirecek eylemlerden vazgeçmesini istedi. 

KNK üyesi Soro, ABD’nin bu açıklamalarının ardından Rusya’nın da Türkiye’nin Efrîn’e operasyon yapmasına karşı çıktığını ifade ediyor. Sora, ”Rusya, Amerika’nın pozisyonu netleşince Efrîn’e operasyonuna karşı çıktı. ABD ve Rusya her ne kadar rakiplerse de, Suriye’de birbirlerine rağmen adım atmaları söz konusu olmuyor. Zaman zaman çelişki ve çatışmaları olsa da şimdiye kadar işleyen süreç böyle oldu. Galiba, Efrîn’e yönelik işgal konusunda da böyle bir durum ortaya çıktı. Amerika’nın sergilediği bir tutuma paralel bir durum sergiledi.“


Rusya’nın güvenli Efrîn’de  başlar

Kürtler, özgürlük ve demokrasi taleplerinde kararlı. Kuzey ve doğu Suriye başta olmak üzere Suriye halklarıyla bir arada yaşamak istiyor. Selahattin Soro buna karşı Rusya’nın ise 20’inci yüzyıldan kalma politikalarını Kürtlere dayatmak istediğini vurguluyor.

Ancak, bu geleneksel  politikanın ısrarı durumunda Rusya’nın Suriye’deki pozisyonunun tümüyle tartışmalı bir hale geleceğini Soro şu sözlerle ifade ediyor: ”Rusya şöyle bir politika izledi; bu 20’inci yüzyıldan kalan bir politikaydı. Geleneksel bir devlet refleksine dayalı politikaydı. Mevcut statükoyu esas alarak Kürtleri bölge devletleriyle olan sorunlarını işleyerek Türkiye’ye karşı kullanmak, Türkiye’yi de Kürtler üzerinde bir baskı aracı haline getirmek. Böylece Kürtlerin rejime daha fazla yanaşmasını sağlayarak, rejimin taleplerini daha kolay getirebileceğini düşündü. Tabii ki Kürtler karşı çıkıp tavır aldı. Kürtler ne olursa olsun çizgilerinde ısrarlı. Rojava’nın ortaya koyduğu tutum oldukça önemliydi. Bu tutum sadece  Rojava’ya özgü değil. 21. yüzyılda dört parçada Kürt’ün de ortaya koyduğu bir tutumdur. Kürtler bir nesne ya da bir faktör olarak değil, bir özne ve bir aktör olarak bölgenin asli unsuru olarak ele alınmalı.

Kaldı ki, Suriye savaşında Rusya şunu takdir eder ki; Rusya’yı tehdit eden teröristlerin büyük bir çoğunluğu Kürt direnişi ile Rojava’da tasfiye edildi. Dolayısıyla söyle bir tespitte bulunmak yanlış olmaz; Rusya’nın güvenliği Efrîn’de, Halep’te ve Kobanê’de başlar. Bu kesindir. Ki, Rusya bu nedenle savaşa müdahale etti. Türkiye’yi bir şekilde kullanarak Kürtler üzerinde baskı oluşturmak, Rusya’nın anlık ya da kısa dönemli bazı hedeflere ulaşmasına katkı sağlayabilir ama uzun vadede Türkiye’nin aleyhine durumları ortaya çıkaracak. Kürtlerin Efrîn’de Türkiye eliyle ciddi bir saldırıya maruz bırakılması, Rusya’nın da bölgedeki varlığını tartışmalı bir hale getirir.” 


İran faktörü

Türkiye’nin Efrîn’e işgal girişimi karşısında ABD ve Rusya nasıl ki, benzer bir tavırda buluştularsa, onları ortaklaşmaya zorlayan başka nedenler de mevcut. Örneğin, İran’ın Suriye’deki nüfuz mücadelesi her iki ülkeyi de düşündürmüyor değil. 

Soro’nun tespitleri ve öngörüsü şöyle: ”Suriye’de örgütlerle olan savaşlar bitmiştir. Artık sahaya devletler inecek. Artık Suriye düzleminde  güçler açısında ciddi bir netleşme yaşanmıyorsa veya devletler masada diplomatik yollarla bir sonuç alamıyorsa, devletlerin birbiriyle çatışması işten bile değil. Katar ve Suudi Arabistan bile en stratejik müttefikler olarak düşünülüyordu. Ancak bu ülke şimdi karşı karşıya gelmiş durumda. Özellikle Şii projesinin sahibi İran’ın, Irak, Suriye ve Lübnan üzeri, elini kollunu sallayarak Akdeniz’e ulaşması, Suudi Arabistan, Mısır, İsrail ve ABD tarafından öyle kolay kolay kabul edilmeyecek. Bunu Rusya’nın da kabul edeceğini düşünmüyorum. Tabii bu durum aynı zamanda ilerisi için de ciddi bir çatışmanın zeminidir.”


Fırat’ın batısı, doğusu kadar gündemde değil

Suriye’deki siyasal sürece bakıldığında, daha çok Fırat’ın doğusu ilk olarak akla geliyor. Bunun temel nedeni insanlığa karşı büyük suçlara imza atmış DAİŞ’e karşı, yine insanlık adına QSD güçlerinin ortaya koyduğu görkemli direniştir. En az DAİŞ kadar tehlikeli çete grupları ise Fırat’ın batısı ve Suriye’nin güneyinde önemli bir hakimiyet alanı kurmuş durumda. 

Kürt siyasetçi Selahattin Soro şu anda gözden ırak kalan durumun vahametini şu sözlerle ifade ediyor: ”DAİŞ’in egemenliğinin olduğu coğrafya Suriye topraklarının yüzde 80’ne tekabül ediyor. Bu alanda ülke nüfusunun yüzde 20’si yaşıyor. Suriye coğrafyasının yüzde 20’sine tekabül eden ama Suriye’nin nüfus itibariyle yüzde 80’ni içine alan Batı Suriye dediğimiz Efrîn’den İsrail’e kadar bir bölgede ise El Nusra ve benzeri  terör gruplarının çok ciddi bir etkinliği var. Şimdi Reqa nasıl ki DAİŞ’in başkenti ise İdlib de El Nusra’nın, Ahrar u Şam’ın ve ÖSO terörist gruplarının başkentidir. Dolayısıyla Suriye’de esas çelişki ve çatışma, bu bölgede cereyan edecek. Yani bu bölgenin statüsü, bu bölgedeki silahlı grupların elimine edilmesiyle olacak. Reqa – Deir ez Zor hattındaki unsurlar,  daha çok çöl Araplarından oluşan kısmen de değişik ülkelerden gelen terör unsurlarıdır. Fırat’ın batısı diye tabir ettiğimiz alanlarda ise Doğu Türkistan’dan, Kırgızistan’dan, Kazakistan’dan, Türkiye’den yani dünyanın bir çok ülkesinden buraya giden teröristler var. Antep grubu, Adıyaman grubu, ülkücüler burada üstlenmiştir. Rus pilotunu öldüren MHP’li Alparslan Çelik bu alandaydı. Şimdi bunlar nerede üstleniyorlar? Çiya Kurmanc dediğimiz Lazkiye’nin kuzeyinden İdlib’e, İdlib’den Halep’e, Halep’ten Şam ve çevresine, oradan da Hama ile Humus kentleri tarafında üstlenmiş gruplardır. Hem bu alanda nüfus yoğunluğu çok hem de burada örgütlerin sayısı çok. İlişkiler ağı da daha karmaşık.” 


Reqa özgürleşiyor, ya idlib

Fırat’ın doğusu veya batısı ikiliminde Soro şu can alıcı soruyu soruyor: ”Şunun yanıtını herkes vermek zorunda; DAİŞ’in başkenti Reqa özgürleştiriliyor. Peki el Nusra, Ahrar u Şam ve İhvanı Muslim’in başkenti İdlib ne zaman özgürleştirilecek.”

Efrîn’e işgal girişimine paralel olarak, Türk ve Rus askerlerinin İdlib’e yerleşeceği ve ‘güvenli bölge’ oluşturacağı yönünde Türk medyasında haberler çıkıyordu. Selahattin Soro, bu işbirliğinin şimdilik çok zor olduğu görüşünde. Bu düşüncesini ise İdlib’de zaman zaman birbiriyle savaşan El Nusra’nın Suudiler, Ahrar u Şam’ın ise Katar tarafından desteklenmesine dayandırıyor. 


Türkiye Rusya’yı yönlendiremedi

Soro, son olarak da Katar’ın Suriye’de çete grupları üzerinden yürüttüğü politikalardan ayrı olarak Rusya’nın Katar sorunu ile ilgili yaptığı hesaplara dikkat çekiyor: ”Suriye’de Rusya’nın pozisyonunu ve Rusya’nın Türkiye ile ilişkilerini değerlendirirken, Suudi Arabistan öncülüğünde 4 Arap ülkesinin Katar’a yönelik ambargosunun daha özgün bir şekilde değerlendirilmesi gerektiğin düşünüyorum. Katar’ın pozisyonu Türkiye’yi birebir etkileyen bir durum. Rusya dünyanın en büyük gaz tedarikçisi ülkelerinden biri. Rus enerji şirketi direkt Avrupa’ya enerji sağlıyor. Eğer Katar, Avrupa’ya  gaz ihraç ederse Rusya’yı boşa çıkartabilecek bir durum söz konusu. Bir yönüyle Rusya, Katar krizine müdahil olacak ancak beklendiği gibi Rusya, Amerika, Avrupa ve Suudi Arabistan’ın sergilediği tavrın karşısında bir tutum almadı. Türkiye, Rusya’nın böyle bir tutum alacağını bekliyordu. Türkiye’nin Katar krizi karşısında aldığı tutum gibi bir tutumu, Rusya’dan beklememek gerekiyor.” 



2302

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA