Ermeniler sözcüsüz kaldı: Patrik seçimine derin müdahale

Bu bir operasyondu. Muhtemelen bu operasyonda da bugünkü patrik vekilinin parmağı var. Ermeni toplumu içinde devletle ilişkili olduğunu iddia eden bazı yöneticiler var, her vesileyle “Devlet bana telefon açtı şöyle dedi”, “Devlet böyle istiyor” diye etrafına belli bir izlenim yaratmak isteyen bir kesim bunlar.

31 Mart 2017 Cuma | Dizi

TUĞÇE YILMAZ / İSTANBUL


Ermeni patrikhanesinin yoğun tartışmaların ardından patrik seçim sürecini başlatmak için 15 Mart’ta yaptığı değabah (patrik kaymakamı) seçimine devlet tarafından müdahale edildi. Seçim yapıldıktan sonra İstanbul Valiliği’nin ‘seçim sürecinin başlatılmasının uygun olmadığı’ yönündeki yazısı Ermeni Patrikhanesine gönderildi. Valilik yazısında hiçbir yasal kanun veya kararnameye, yönetmeliğe dayanmaksızın, “esas, usul ve teamüller” tanımlaması yapıldı. Patrik Genel Vekili’nin görevi başında olduğu vurgulandı. 

Ermeni yazar Pakrat Estukyan'la patrik seçimini, Hrant Davası'nı, Kürt-Ermeni ilişkilerini ve referandumu konuştuk.


Seçim yapıldıktan sonra İstanbul Valiliği’nin ‘seçim sürecinin başlatılmasının uygun olmadığı’ yönündeki yazısı Ermeni patrikhanesi’ne gönderildi. Valilik kararında gerekçe olarak gösterilen neydi?

Valilik kararındaki gerekçe, “Zaten bir patrik var, hastadır ama hayattadır, dolayısıyla o hayattayken seçim yapılması doğru değildir ve buna bağlı olarak bir kaymakamlık seçimi yapmanız da doğru değildir.” Çünkü o yazının geldiği gün patrikhanede kaymakamlık seçimi yapılmıştı, bizdeki gelenek böyledir. patrik öldüğünde yeni bir patrik seçilecekse önce bir kaymakam belirlenir ve bu kaymakam seçim organizasyonunu yapar. Adayları belirler, komisyonu oluşturur, adaylara çağrıda bulunur; eğer aday olacaklarsa onlara imkân sağlar ve bu işleri yapana “kaymakam”, bu makama da “patriklik kaymakamlığı” denir. 

Bu kaymakamı seçmek için de bir toplantı yapıldı patrikhanede, 15 Mart günü ve ruhani kaymakam seçildi. Akabinde ise bu mektup ortaya çıktı. Aslında bu mektup benim kanaatimce derin bir yapılanmanın ürünü. Devletin iradesi gibi yansıtıldı ama devletin iradesi değil Ermeni Cemaati içerisinde bağlantıları olan derin bir yapılanmanın, derin bir devletin işi. Genel bir devlet işi değil diyorum; çünkü devlet yapılanmasında böyle bir mekanizma yok. Hangi yetkiyle, hangi gerekçeyle, hangi yasayla devletin böyle bir engellemeye gittiğinin cevabı yok. Vali vekilinin böyle bir yetkisi yok ve zaten böyle bir prosedür yok. Türkiye hukuk devleti olduğu için getirilen her uygulamanın da bir tarifi olması gerekiyor, bunu tarif eden hiçbir kanun yok. Bu bir operasyondu. Muhtemelen bu operasyonda da bugünkü patrik vekilinin parmağı var. Ermeni toplumu içinde devletle ilişkili olduğunu iddia eden bazı yöneticiler var, her vesileyle “Devlet bana telefon açtı şöyle dedi”, Devlet böyle istiyor” diye etrafına belli bir izlenim yaratmak isteyen bir kesim bunlar. 


Peki patrikhane’ye gelen yazıdaki “Acele” notu?

Evet, acele olan nedir? Hemen seçim yapılır yapılmaz bunun ortaya çıkması da neyin nesi? 13:47’de faksla geldi iptal kararı, 15:00’da da seçim yapıldı zaten. İki saat önce neyin çabası, neyin gayretiydi? Muhtemelen tasarlanmış, ısmarlanmış bir karardı bu. Belki de seçim sonucu farklı çıksaydı o kâğıt hiç ortaya da çıkmayacaktı, bilmiyorum. Dolayısıyla bunun normal bir hukuk devleti içerisindeki işleyiş olarak değil, derin bağlantıları olan bir mekanizmayla kotarılmış bir iş olduğunu düşünüyorum.


Sultan Abdülmecid’in Ermeni halkının Patriğini kendi iradesiyle seçmesine destek verdiğini biliyoruz; peki patrik seçimi sürecine anayasasında laiklik ilkesi olan bir devlet neden bu kadar müdahale ediyor? Dünyada başka örnekleri var mı?

Laik olmadığı için müdahale ediyor. Osmanlı İmparatorluğu laik bir yapı değildi asla, en azından padişah halifeydi. Laik bir yapı değildi ama “milletler” kavramı vardı Osmanlı İmparatorluğu’nda ve her milletin de kendi dini özerkliği vardı. Kendi din adamlarını kendi kurallarıyla seçerdi. 

Abdülmecid’e gönderme yaptınız burada, çünkü onun zamanında 1863 yılında Ermeniler ilk defa bir anayasa hazırladı. Ermeni Milleti Nizamnamesi bunun eski adı. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk yazılı anayasadır bu. Ondan sonra o anayasayı yapan kadroların bir kısmı Meclis-i Mebusan’da da Türkiye’nin ilk anayasasını yaptı. O anayasa hükümlerine göre Ermeniler, patriklerini halk oyuyla seçerler. Bu, Türkiye’ye özgü bir gelenektir ama, başka kiliselerde böyle bir gelenek yok. Papaları Kardinaller seçer örneğin, halkın bir katkısı olmaz o seçime. Bizde ise halk direkt olarak delegeler seçerek patriği seçer. 1863’ten beri süren bir gelenek bu, Cumhuriyet tarihinde de bu geleneğin esaslarına uygun olarak patrik seçimleri yapıldı daha önce. Delegeler için oy kullandı Ermeniler; ama oy verdiklerinin hangi patriğin adayı olduğunu biliyorlar ve buna göre oy veriyorlardı. 

Bu konuda Türkiye’de yasal bir düzenleme olmadığı için de her seferinde Bakanlar Kurulu’nun izniyle yapıldı bu seçim. Dolayısıyla yeni bir patrik seçilirken de hükümete başvurduk. Hükümete başvururken beklenen cevap şu: “Bakanlar Kurulu karar almıştır, geleneklerinize göre seçim yapabilirsiniz.” Ama böyle bir cevap gelmedi tabii. Hükümet müdahil oldu sürece ve süreci tıkadı. “Patrik hayattadır ve yeni patrik seçemezsiniz” dedi. Doğrudur. Patrikler belli bir dönem için seçilmezler, patriklik görevi ömür boyudur. Evet, patrik hayatta; fakat bir hastane odasında makinelere bağlı olarak yaşıyor. Makinenin fişini çekersek nefes almayı dahi beceremiyor. Nefes alma beceri gerektiren bir şey değil, bir reflekstir ama şu anki patrik onu yapamayacak kadar ağır bir hastalığa yakalandı. Ve iyileşemeyeceği de hekimlerin raporlarıyla sabit. Ne yazık ki bu hastalığın tedavisi mümkün değil ve bu durumda yeni bir patrik seçmek elzemdir. Patrik seçimini ertelemek, Ermeni toplumunu patriksiz bırakmak, dolayısıyla Ermeni toplumunun ifade hakkını elinden almak demektir. Patrik sadece dini bir konum değil, aynı zamanda siyasi bir figür. Ermeni toplumuyla ilgili iyi-kötü her gelişmede hükümetin muhatabı patrik çünkü, Ermeniler adına konuşan bir lider o. 


Patrik Genel Vekilliği nasıl bir makam?

1863’den daha eski bir uygulama bu makam belki de; fakat bu makamın işleyişi de şudur: Patrik bir yere gittiğinde, makamından ayrılmak zorunda kaldığında, özellikle seyahate gitmek zorunda kaldığında, kendi tayin ettiği ruhaniyi, yüksek dereceli bir ruhaniyi, yerine vekil diye tayin ederdi. Kendi iradesiyle derdi ki, “Benim yokluğumda patrikhane işlerini yürütmesi için şu ruhaniye yetki verdim.” Vekillik bizde bu ölçektedir ve bu ölçekteki vekillik her dönem kullanılmıştır, patriğin kendi iradesiyle. 

İstisnai bir durum olarak Kudüs patriği mesela, çok yaşlanmıştı, 90’lı yaşlarındaydı, ayini yürütecek takati de kalmamıştı ama hâlâ aynı makamdaydı. Sonra Kudüs patriği şöyle bir şey dedi: “Şu patriği kendime ‘eşpatrik’ olarak atıyorum, benim bütün yetkilerime o da haizdir. Bundan sonra toplum içinde beni temsilen o yönetecek ayinleri, o da patrik sayılır” ve böylecek ‘eşpatrik’ kavramı çıktı. Şimdi burada da kimi aklıevveller bunu kullanmaya çalıştı. Hayır, eşpatrik, patrik hayattayken patriğin kendi iradesiyle ihdas ettiği birisiydi. Hükümetin telkiniyle vekil seçmek görülmüş şey değildi, ilk defa Türkiye’de şimdiki dönemde yaşandı.


Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan, attığı adımlardan dolayı Ermeni toplumunun geneli tarafından tarihini ve kimliğini inkâr eden bir kişilik olarak tanımlanıyor. Aram Ateşyan’ın iktidarla iyi ilişkisi makamını korumasına ne kadar yardımcı olabilir?

Hiç yardımcı olmaz, çünkü halkın ölçütleri bunlar değil. Halk, “Kim devletle ne kadar iyi, ona göre hareket edeyim” diye bir yaklaşım içerisinde değil. İnsanların patrikten tek beklentisi, kendilerini layıkıyla temsil etmesidir. Kendilerini mahcup etmeyen bir temsiliyet beklerler patrikten. Bu da sırasında devlete karşı durmayı, sırasında devletle ortak bir dil kurmayı; yani politika yapmayı gerektirir; ama asla devlete teslim olmayı gerektirmez. Oysa şimdi burada, Ateşyan’ın şahsında teslim olmuş bir irade görüyoruz ve bu teslimiyeti de “devletle iyi ilişki” olarak topluma sunuyor Ateşyanlar. Bizim derdimiz bu değil. Bizim derdimiz, devlet nezdinde senin kendi tarihini, toplumunu iyi tanıtman, ifade etmen ve onurunu çiğnetmemen. Nitekim Ateşyan, ne yazık ki pek çok durumda hükümet yanlısı bir tavır aldı. Bu trajik ve hepimizi mahcup eden bir durum. Bizi temsil eden adamın AKP’li bir danışmandan farkı olsun isterdik. “Ateşyan’ın herhangi AKP’li bir danışmandan farkı nedir” deseniz, zordur o farkı tarif etmek, hatta yoktur bana göre. Bizim istediğimiz bu değildi. 


Ermenistan’da nasıl karşılanıyor Ateşyan?

Çok kötü karşılanıyor tabii, toplum bayağı tepkili Ateşyan’a. Kilise olarak da belli bir oranda çekince var kendisine karşı ama kilise olarak “Bu adam Türkiye’de yaşıyor, Türkiye’de bu işlerin ne kadar karışık olduğunu bilmek ve bu adamı da anlayışla karşılamak zorundayız” gibi bir yaklaşım da var ama toplumda asla böyle bir kabul yok. Havaalanında bekleyenler dahi var ki Ateşyan çıktığında yumurta atabilsinler. Neyse ki o VIP salonlarından, arka kapılardan çıkıyor da ona mahal verilmiyor. Ermenistan’da Ateşyan’ın hiçbir meşruiyeti yok. Ama bu asla kendisinin umrunda değil, onun derdi hâlâ hükümet gözündeki meşruiyeti. Hâl⠓Ben devlet tarafından tanınmış bir vekilim” diyor. 



Patrik hariç ruhani kıyafetleri giyebilen sadece o. Bunun nedeni nedir?

Aslında devlet bu hakkı sadece patriğe verir ve bu da Bakanlar Kurulu’na bağlı. Türkiye’de bir kıyafet kanunu var, şu dönemlerde pek geçerliliği olmasa da. Sokaklarda dini kıyafetlerle ne imam dolaşabilir, ne papaz dolaşabilir, ne de haham. Sadece patrikler, hahambaşılar bu ayrıcalığa sahip; onlara bu ayrıcalığı veren ise Bakanlar Kurulu kararıdır. Asa taşıma ve kisve giyme hakkı diye bir hak; ama Ateşyan’a da tanınıyor bu hak. Satır arası okumasıyla da patrikhaneye gelen iptal kararında hükümetin de Ateşyan’ı tanıdığını gösteriyor yoksa devletin müdahalesi söz konusu değil. Ermeniler istediğini patrik seçebilirler ama Bakanlar Kurulu onay vermezse o insan dışarıda ruhani kıyafetlerle dolaşamaz. Dolaylı olarak bir kabullenme hali olduğunu buradan da anlayabiliriz. “Cübbe giyebilir, asa taşıyabilir” yazısı o anlamda da yorumlanabilir. 


Ermeni toplumu patrik seçimine yapılan bu müdahalelere alışık mı, yoksa seçimin engellenmesi şu an neredeyse tüm hakların askıya alınmasıyla mı alakalı?

Alışkın değiliz; ama ilk de değil bu müdahale. Cumhuriyetin ilk yıllarında da bir kafa karışıklığı yaşandı çünkü patriklik seçimlerinde. Ne olur, ne olmaz diye 9 yıl kadar patriksiz bir dönem daha yaşadı böylece bu toplum, cumhuriyetin ilk yıllarında. 

Patrikhanenin hukuki statüsü bugün de belli değildir. Patrikhane, Fatih Sultan Mehmet döneminde kurulmuştur, 1461 tarihinde. 1461’de Fatih, politik hesaplarla İstanbul’da bir patrikhane kurulmasını sağladı. Politik hesapların arka planıysa İstanbul’un demografik yapısıdır. Burası sonuçta işgal edilmiş bir Rum şehriydi ve nüfusunun neredeyse tamamı da Rumlardan oluşuyordu ve işgal orduları, onlarla gelen halk, sayı olarak onlara yakın bile değildi. Dolayısıyla şehri donatmak, biraz da kendisine yandaş olacak bir halkla donatmak düşüncesiyle patrikhane kuruldu. Bizans’a ait kiliseler, Rum halkından gasp edilip Ermenilere hediye edildi. Ama 550 yıldan uzun bir zamandır bu oluşum var ve bu oluşumun içerisinden çok onur duyacağımız liderler de çıktı, kimi zaman bizi mahcup eden işbirlikçiler de. Zaman içerisinde de tabii oligarşik yapılar patrikleri alaşağı etti. Suikastlere kurban giden patrikler var, istifa eden patrikler var; ama daha üst bir göreve atanan örneğin Katolikos seçilen patrikler de var. Yalnız her patrik eceliyle ölmüş değil. Şu ana dek 85 patrikten sadece 20’si görevi başındayken, makamında ve aklı başındayken ölmüş. Patriklik daha önce de belirttiğim gibi belirli bir dönem sürdürülen bir görev değil; ömürlük, Papalık gibi. Ama gördük ki Papa dahi istifa edebiliyor. 



Trump’ın ne dediğinin anlamı yok

Trump dönemindeki ilk 24 Nisan anması gerçekleşecek. Önceki senelerde Obama’nın açıklaması dünya genelinde dört gözle bekleniyordu. Sizce Trump nasıl bir tutum sergileyecek? Kendisi tüm dünya tarafından “kestirilemez bir figür” olarak addediliyor çünkü.

Tam da kestirilemez bir figür olduğu için kesin bir şey söyleyemeyeceğim ben de. Ama biliyoruz ki ABD’de başkanların haricinde başka yapılar var, danışman yapılar var. Başkanlar bir rol modeldirler belki ama hareketleri kendi inisiyatifleriyle sınırlı değildir. Tabii bir dünya görüşü vardır, bir politikası vardır. Örneğin Obama, bir sağlık programı yaptı ama Trump bunun tam aksini yapıyor. Fakat 24 Nisan açıklamasındaki iradeleri sadece kendilerine ait değildir. 41 yerden 41 telkin verilecektir. Burada da Türkiye-ABD ilişkileri neyi gerektiriyorsa Trump’ın kulağına buna uygun bir şeyler fısıldanacaktır. Okuyacağı metin de belki kendi yazdığı değil, kendisine dikte edilen bir metin olacaktır. Ki bu metin bizim için önemli bir metin de değil zaten. Hani “Amerikan başkanı 1915 için bunu dedi, şöyle yorum yaptı” demek bizim için hiçbir anlam ifade etmiyor, etmemeli. Tam tersine buna bel bağlamak, Ermeni halkları için onur kırıcı bir durum olur; çünkü dünya Ermenileri 1915’de ne olduğunu biliyorlar.


HRANT DİNK DAVASI: Adama gülerler ama bizim gülecek halimiz yok

Kurucu genel yayın yönetmeniniz Hrant Dink’in katledilişinin 10. yılı. Devlet içindeki tüm gerilimlerden sonra bir şekilde Dink Davası’na dönülüyor. Bunun nedeni nedir? Davanın akıbetiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Davanın manipüle edilmesinden başka hiçbir şey düşünmüyorum açıkçası. Hrant katledileli 10 yıl oldu ve 9 yıldır devam eden bir dava var ama davada konuşulan hâlâ Ergenekon’un etkisi, Veli Küçük’ün rolü, hâlâ bu cinayette Genelkurmay raporundaki gelişmeler konuşulmuyor. 

Hrant Dink’in öldürülmesi, öldürülmeden önce yargılanması, belli bir sonuca götürülmek istenen yola taşlar döşenmesinden ibaret. O taşlar çok sistematik olarak örüldü. Biz bu memlekette o sistematiği artık tanıyoruz, Türkiye’yi belli bir gözle takip eden her akıl o sistematiği tanıyor. Bir insan nasıl hedef gösterilir, hedef gösterildikten sonra hangi adımlar izlenir ve o adımların sonucu ne olabilir? Hiçbir şeye değilse Hrant’tan 8 sene sonra Tahir Elçi’nin öldürülmesine tanık olduk. Aynı şekilde yürütüldü sistematik. Aynı şekilde, Tahir Elçi de bir görüş ifade etti; devletin ezberlerine, dünyaya empoze etmeye çalıştığı görüşlere uymayan bir görüştü bu; anında buna da uygun tepki verildi, o tepki hemen yargıya taşındı, hemen belli gazeteler gerekli manşetleri attılar ve bu döngünün sonunda Tahir Elçi de faili meçhul bir suikaste kurban edildi. Kameralar önünde faili meçhul bir suikast yaşadık. 

Hrant’tan öncesi için de durum farklı değil tabii. Sabahattin Ali’nin katledilişi farklı değildir, Krikor Zohrab’ın katledilişi farklı değildir, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katli de farklı değildir. Bunların hepsi devlet eliyle, organizasyonuyla insan hayatına kasteden aklın geleneğini bize gösteriyor. Bu davaya da bu pencereden bakmak gerekirdi ama rica ederim bu ülkede bu davaya böyle bir pencereden bakabilecek savcı veya hakim var mı? Tasavvur etmek bile mümkün değil. Hrant Dink davası benim için şu an, meselenin hukuki boyutu için mücadele veren avukatlara yapılmış bir haksızlıktır. Nitekim Hrant’ın ailesi son duruşmalara katılmadı, “Biz sizin komedinize figüran olmayız” tepkisini gösterdi. Ama tabii avukatların böyle bir hakkı yok. Onlar bu nafile duruş içerisinde bir şeyleri kanıtlama çabası içinde olacaklar. Üzülüyorum onlar adına. 

Sonucu önceden belli yargılamalar bunlar. Hrant’ı bir cümle içerisinde kullanılan bir sözcükle yargıladılar. “Türk’ün zehirli kanı”. Aman efendim sen bizim kanımıza nasıl zehirli dersin! Kastedilen Türklerin değil, Ermenilerin kanıydı. Ermeniler meseleye yanlış bakınca Türk nefretine düşüyorlardı, Hrant da o yazıda bunu eleştiriyordu. O bir yazı dizisiydi zaten, özellikle diaspora Ermenilerine yönelik. Ermenileri Türk düşmanlığına karşı uyaran bir yazıydı, “Bu sizi zehirliyor, siz bundan vazgeçin” telkiniyle kaleme alınmıştı. Ama o yazıyı altüst ettiler, yazının muradının bu olduğunu söyleyen bilirkişi raporlarını dinlemediler; edebiyat fakültesinden atanan bilirkişiler dedi, “Bu adam burada Türklere hakaret etmiyor” ama tabii dinlemediler; çünkü cinayete giden yolda vazifelerinden biri de Hrant’ı Türk düşmanı göstermekti. 

Son gelişme de şu: Dink davasıyla ilgili Fethullah Gülen’e yakalama kararı çıkarmışlar. Adama gülerler ama bizim gülecek halimiz yok, hâlâ ciğerimiz yanıyor bizim, gülecek halimiz yok. Herhalde kimin yerinde olmak istemezdiniz diye sorsanız, o hakimlerin, o savcıların çocuğu olmak istemezdim. Baban ne iş yapıyor dediklerinde, “Hrant Dink Davası’nın hakimidir, savcısıdır” demek istemezdim. Çok utanırdım. Bir utancı yüklenmiş gidiyorlar, hayrını görsünler, ne diyelim.


ERMENİ-KÜRT İLİŞKİLERİ: Şimdi ‘yeni bir durum’ var

Ermeniler ve Kürtler arasındaki - bazen de gerilim dozu artan - ilişki, sizce nasıl bir ilişki?

“Zaman zaman gerilimli olan” demek çok doğru değil. “Eskiden gerilimli olan ilişkileri” demek, daha doğru olacaktır. Çünkü tarih bize bu gerilimi miras bıraktı aslında. Tarihin bıraktığı gerilim mirasının kökeni 1915’te Kürtlerin oynadığı rol. Bu rolün etkilerine ben çocukluğumda da, gençliğimde de tanık oldum. Kürtler ve Türkler, Müslümanlık ortak paydasında bana karşı figürlerdi, sokakta top oynarken bile. Şimdiyse çok farklı bir durum var. Kürt halkı, tarihinin çok önemli bir aşamasından geçiyor, bu aşama “ulus” olma bilincinin inşa edildiği aşama. Çok da yeni bir aşama bu aslında. Halkların tarihinde 35 yıllık bir geçmişi var. 35 yıldan beri Kürtler artık birbirine aşiret bağıyla değil de “ulus” bağıyla bağlılar. 35 sene öncesine kadar Kürtler için bir ulusal birlik mefhumundan bahsetmek mümkün değildi, o yüzden de anadil önemli bir sorun değildi. Son 35 yıldır ise “Kürt Aydınlanması” diyebileceğimiz bir gerçeklik yaşanıyor. Bu gerçeklik içerisinde Kürtler tarihi de bir başka analiz ediyorlar. 

Ermeniler bu durumdan bence çok hoşnut. Son yıllarda çok ilginç gelişmeler oluyor. Örneğin Kürt kongrelerine Ermeni delegeler katılıyor, konuk ediliyor diasporadan. Bir diğer ilginç durum ise Ermenilerin “uzlaşmaz” olarak nitelendirilen, milliyetçi akımını temsil eden Taşnak Partisi, delegasyon gönderiyor HDP veya DBP kongresine ve bunların sözleri bir yankı buluyor. 

Şu anda Ermenilerin siyasi alanda en üst düzeyde temsil edildiği yer eğer parlamento olacaksa parlamentoda 3 Ermeni vekil var, bunlardan birisi HDP İstanbul vekili Garo Paylan; bütün Ermeniler için gurur kaynağı olan bir isim. Duruşuyla, tavırlarıyla… Ama Garo, Ermeni kimliğinin yanı sıra bir Kürt siyasetçisi, Kürt aktivisti, Kürt hakları savunucusu. 

Tüm bunlar gerilimi ortadan kaldırıyor ama dediğiniz gibi zaman zaman da sorunlar çıkabiliyor. Örneğin kimi açıklamalarda niyetler şüpheli olabiliyor benim için. “Ne murat ediliyor da bu laf ediliyor” diye düşünüyorum bazen. Burada kast ettiğim Bese Hozat ve Nurettin Demirtaş’ın açıklamaları. Bu açıklamalarda bazı iddialar ve genellemeler vardı. Şöyle bir cümle vardı hatırlarsanız: “Ermeni milliyetçileri Kürtleri sevmez.” Çok doğal değil mi? Kürt milliyetçileri de Ermenileri sevmiyor; Türk milliyetçileri kimseyi sevmiyor. Milliyetçilik hastalıklı bir ruh hali sonuçta, milliyetçi dediğin kendinden olmayanı sevmez. Bu bir doğal durumun ifadesi; dolayısıyla buradan herhangi bir genelleme çıkmaz. 

Zaman zaman karşıma çıkan bir ifade var: “Ermenilerin Türklerle toprak sorunu, Kürtlerle kan sorunu/davası var.” Bunun kaynağı da şu: Ermeniler tarihlerinde ilk defa topraklarını kaybettiler. Türkler yüzünden ve Türkiye Cumhuriyeti yüzünden kaybettiler. Kürtler de zamanında buna ortak oldu. Hrant’la bir panele gitmiştik, onu aktarayım… Orada biri, “Zamanında bir sorun yaşanmış, aşılmayacak bir şey değil, geçmişte biz Kürtler ve Türkler birlikte kan döktük” dedi. Hrant, “Ne diyorsun, sorun dediğin bir olup bizim kanımızı döktünüz; şimdi rahatsız olmanızın nedeni ise Türklerin sizinle olan ahbaplığını bitirmesi, o ahbaplık bittiği için rahatsızsınız” dedi. Burada aktif rol oynayan da kim? Kürt eşraf, Türk eşraf; Kürt mütegallibe, Türk mütegalibe… Bunlar çarşıdaki bütün Ermeniler katledilince çarşıyı paylaşmışlar, iki tarafın da işine gelmiş; ama sonra bu ortaklık bozuldu işte. Kürt uyanınca ortaklık bozuldu başka bir deyişle. 

Aynı uyanış Süryaniler için de geçerlidir örneğin, Süryaniler Kürtlerden de önce vardı bu topraklarda, Ermenilerden de önce. Onların ulus olma bilinci de Kürt Özgürlük Hareketi sayesinde gerçekleşti baktığınızda. İlk defa şimdi politik önermelerde bulunmaya başladılar, parlamentoda temsil edilmeye başlandılar. Bunun dışında kadroları da var, Rojava’da da varlar. Osmanlı döneminde Ermenilerin bağımsız bir devleti yoktu ama ülkeleri kendi ülkeleriydi. Yüzlerce, binlerce yıldır üzerinde yaşadıkları topraklardı. Birileri gelmiş, kılıcı daha kuvvetliymiş, topuzu daha kuvvetliymiş… Sonra? Ermeni köylüsüne vergi vermek kalmış. Kendi topraklarında varlığını sürdürebildiği müddetçe buna da intibak edebilmişti ama. Devletinin, bayrağının olmaması ikinci plandaydı. 1915 işte o toprağı gasp etti. 1915’e kadar o topraklar Ermenistan topraklarıydı, 1915’ten sonra üzerinde Ermeni kalmadı. Şimdi oraya Ermenistan demek imkânsız; nitekim biz oraya Ermenistan diyeceğimiz zaman “Tarihi Ermenistan” diyoruz. Tarih algısı, ulus-devletlerin algısıyla sınırlı değildir. O zaman Mezopotamya’ya ne diyeceğiz biz? Ermenistan da Kafkasya gibi bir bölgeydi. Ermenilerin yaşadığı yere Ermenistan denirdi, Kürtlerin yaşadığı bölgeye Kürdistan demek gibi; bu kadar yalın aslında hepsi. Ama bugün Kürdistan demek de, Ermenistan demek de birilerinin tüylerini diken diken ediyor, birilerini öfkelendiriyor. Çünkü her şeye cumhuriyet gözüyle bakıyorlar. 

Tarihi Ermenistan dediğimiz yere yeni isim verdiler: “Doğu Anadolu Bölgesi”. Kürdistan dediğimiz yere, “Güneydoğu Anadolu Bölgesi”. Halbuki durum öyle değil, çünkü coğrafya bugünkü TC’nin sınırlarıyla tarif edilen bir yapılanma değil. Coğrafya tarihtir ama sen Kürdistan’da Kürt bırakmazsan başka bir durumu konuşabiliriz. Şu anda Kürdistan’da Kürtler yaşadıkça senin hiçbir söz hakkın yok. Sen bundan rahatsız olsan da bu durum değişmez. Ama barbarlar hâlâ medeniyeti tehdit ediyor. Sur’un yıkılması bir barbar akınıdır. Bu yıkımı sadece bir barbar gerçekleştirebilirdi. 3 bin yıllık Sur’u, Sur sokaklarını tanklarla ezmek; o tanklarla sokaklarda ateş açmak, sadece barbar aklın yapabileceği bir iştir. Buna karşı ne derlerse desinler, terör masalları kursunlar, bir kulağımızdan girer bir kulağımızdan çıkar. O sokakları dolaşmış, o küçelerde gezmiş bir insan olarak hükümetin söylediği tüm yalanlara sadece kendi yandaşlarının inandığından eminim. Gelip bir medeniyeti yok ettiler. Bir köşe yazısında diyordu: “Sur, bizatihi Diyarbakır’dır. Ofis’ten, Batıkent’ten Diyarbakır olmaz; Diyarbakır dediğimiz Sur’dur.” Ve bunlar Diyarbakır’ı yok ettiler. Ve ne yazık ki o bölgeyi daha 1 sene önce kültür mirası addeten UNESCO’dan tek bir ses çıkmadı. 



Neye tam sevinebiliyoruz ki?


Diyarbakır Newrozu’nu nasıl gördünüz?

Bir daha canımız yandı. 19 yaşındaki bir genci törenle infaz ettiler. Nasıl sevinebilirim? Kalabalığı görüp tabii sevinmem gerekir ama bu memlekette neye tam sevinebiliyoruz ki? Kursağımızda kalıyor her şey. Göz göre göre öldürdüler çocuğu ve vali de açıklama yaptı, tabii basın da o valinin açıklamasını alıp yaydı. Hepsi yalan söylediklerini biliyor. Yapacak başka bir şeyleri yok çünkü. 

Çok değil, iki-üç hafta önce hepsini hizaya çektiler çünkü Newroz gününü nasıl yansıtacaklarını, ne açıklama yapacaklarını hepsine dikte ettiler. Halbuki fotoğraflar hepsine ulaştı. Biz nasıl gördüysek, halk nasıl gördüyse onlar da gördü. En önemlisi utanmamak işte. Yalan olduğunu bile bile bu dezenformasyondan medet ummak, “Halk Newroz’a katılmadı” yalanına sarılmak utanç verici bir durum ama onlar utanmıyorlar. Geçen sene Newroz için belediye otobüs tahsis etmişti, bu sene tabii kayyum olduğu için böyle bir durum gelişmedi; ama ona rağmen insanlar dört yandan Newroz alanına geldi. 



Ermeniler Hayır diyecek

Şu günlerde hepimiz yoğun bir “Evet” propagandasına maruz kalıyoruz. Tüm medya organları bunun propagandasına yoğunlaşmış durumda. 16 Nisan’da yapılması öngörülen referandumla ilgili fikriniz nedir? Türkiye Ermenileri bu süreci nasıl değerlendiriyor?

Hiçbir istatistiki veriye sahip değilim ama gözlemlerime dayanarak yorum yapabilirim. Bu gözlemlerim beni 2015 7 Haziran seçimlerinde de yanıltmadı. Ermeniler, 7 Haziran’da yüzde 80 oranında HDP’ye oy vermişlerdi. Bu da kendi başına “Ermeniler Kürtlere nasıl bakıyor” sorusunun yanıtı aslında. Ve benim tahminime göre Ermeniler, referandumda da büyük oranda “Hayır” diyecek. Evet’in bu kadar bastırılması ise son tahlilde Hayır cephesine yarayacak gibi geliyor bana. Bu memlekette denir ya, toplum hep mağdurdan yana olur; bana göre Evet’in bu kadar yüksek sesle, bu kadar devlet imkânlarıyla örgütlenmesi, buna karşı Hayır’ın bir pankartına, bir afişine tahammül edilmemesi en sonunda Hayır’ın işine yarayacak. 

7 Haziran için söylediğimi 1 Kasım için söyleyemeyeceğim ama. 1 Kasım’da bir sürü Ermeni yılgınlığa düştü. Yılgınlığın sebebi ise cumhurbaşkanının hırçınlığıydı. Bu hırçınlıkla işler topyekün çığrından çıkacak gibi düşündüler. Ama 7 Haziran’a kadar Ermeniler hiçbir Kürt partisini bu kadar desteklememişti ve hiçbir Müslüman hareketi Ermenilerden destek görmemişti. 2002 seçimlerinde Erdoğan’a oy veren Ermeni oranı yüzde 5’i geçmez ama bir sonraki seçimde bu tablo değişti. 2007’de Ermeniler büyük oranda Erdoğan’a oy verdiler. 2015’e geldiğimizde ise tablo tamamen değişti. Demokratikleşme toplumda başka başka kırılmalara yol açıyor çünkü. 

2002 önemli bir tarihti; çünkü Erdoğan vaatlerle gelmişti. 1920’den beri hep aynı mantıkla, aynı insanlarla yönetildi Türkiye. Bürokrasisi aynı sabit noktadaydı, son tahlilde Ecevit’le Demirel arasında zerre fark yoktu; aynı durum şu anda da Erdoğan ve Kılıçdaroğlu için geçerli, aralarında zerre fark yok. Söz konusu Ermeniler olunca, Kürtler olunca nasıl aynılaştıklarını binbir örnekle gördük, görüyoruz. Daha doğrusu söz konusu olan toplumun demokratikleşmesi olunca nasıl aynılaştıklarını her dönemde görüyoruz. CHP’ye oy veren Ermenileri de görüyorum, cumhuriyet mitingine giden milliyetçi Ermeniler de var., Ergenekoncuların eylemlerine katılanlar da. Onlar anti AKP’cilik üzerinden örgütleniyor tabii. AKP’ye oy veren Ermeniler de baştaki liberal tutumuna güvendiler sanıyorum ama varabileceği yer burası işte. Küresel neo-liberal politikaya mahkum oldular, bu zihniyetin gidebileceği yol sınırlı çünkü.


Pakrat Estukyan kimdir?

1953'te Rumelihisarı'nda doğdu. Çocukluğu Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Taksim Feridiye Caddesi'nde geçti. İstanbul'daki Esayan, Mıhitaryan ve Getronagan Ermeni okullarında okudu. Boyacıköy Kilisesi Sayat Nova Korosu'nun kurucularından oldu. Öyküleri "Nor San" ve "Hobina" dergilerinde, "Marmara" ve "Agos" gazetelerinde yayımlanmıştır. 

Estukyan halen, haftalık "Agos" gazetesinin Ermenice bölümünde çalışmaktadır.



1173

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA