‘Gastarbeiter’ çocukların paramiliter yolculuğu

Dîlan Karacadağ

10 Ocak 2017 Salı | Forum

Almanya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden inşa ve sanayiye dayalı ekonomik büyümenin ihtiyaç duyduğu işgücü talebini İtalya, İspanya, Yugoslavya, Yunanistan; daha sonra Portekiz ve Türkiye’den karşıladı. Getirilen işçiler “Gastarbeiter” yani “misafir işçi” olarak tanımlandı. Çoğu ailesini bırakıp gelmişti. Dönüş tasarlandığı gibi kısa sürede olmayınca Alman devleti, aileleri getirebilmek için yol açtı. Aileler geldi, çocuklar büyüdü ve böylece “gastarbeiter” tanımlaması da zamanla anlamını yitirdi. Gelen işçiler artık “misafir” olmaktan çıkmış, yerleşen birer vatandaş olmuştu. 

Yabancı işçilerin istihdamının sürekliliğine rağmen kullanılan “gastarbeiter” tanımlamasıyla çelişen durum, ırkçılığı da kızıştırdı. Almanya Nazi utancından kurtulmak üzereydi ki, bu işçilerin bir süre sonra ülkesine geri dönmemesi yeni bir ırkçılığın “gerekçesi” haline getirildi. Bu kaba ırkçılığa göre “misafir” işçiler, Almanya’da belirlenmiş bir süre boyunca çalıştıktan sonra, kendilerine ihtiyaç duyulmadığı andan itibaren ülkelerine geri dönmeliydi. Zaten “memleket hasreti” ile yanıp tutuşan işçiler de bunu istiyordu; fakat yaşananlar beklendiği gibi olmadı. Aile yeni ülkeye yerleşmiş, ikinci kuşak dedikleri çocuklar “entegre olmaya” başlamış, hatta kurulan düzene alışmıştı. Dolayısıyla kendi ülkelerinde manevi olarak daha rahat edeceklerini düşünseler de yaşadıkları yeni ülkede kurmaya başladıkları düzen ve mevcut “büyük düzene” alışmaları, onları geri dönme hayallerinden vazgeçirdi. “Sarı Mercedes ile memlekete dönüş” hayalleri de böylece suya düşmüş oldu. 

Bu aidiyet bunalımı içinde kültür ve kimlik çatışmalarının yaşandığı, eskinin baskın olamadığı fark edildi. Dil sorununun da tetiklediği bitmeyen aidiyet sorunu, yeni bir kişiliğin oluşmasına neden oldu. Bu kişiliğin görece modern cihazlarla donanmış en deforme hali, “üçüncü nesil” denilen kuşakta tüm çıplaklığıyla sırıtıyor. Çünkü ebeveynlerinin “memlekette sağ, Almanya’da sol” ikilemindeki vıcık vıcık riyakarlığı, onun çelişkiler yumağından kotardığı Batı soslu yerli lümpenliğine cevaz oluyor.

Türkiye’de sağın bütün tonlarına meftun olan ebeveynleri, Almanya’da sola yaslanır. Aşağılık kompleksleriyle hareket ederek, kendisine yapılan ırkçılığa karşı solu kalkan yaparken alttan kendi ırkçılığını büyütür; iki kültür arasında sıkışmış vaziyette ama işine geleni heybesine doldurur. Bu patolojik vakanın çocuklara yansıması katmerli oluyor. Çocuğa yapılan defolu maneviyat aşısı ve eğitimle kuşanmaktansa ‘yırtma’ telkini; ortaya sözünü ettiğimiz 3. nesil mutantı salıyor.


Kürt savaşının etkisi

Bütün bunlara Türkiye’deki durumun etkileri yadsınamaz. İç çatışmadan sonra darbe ve hemen ardından başlayıp devam eden Kürt savaşı; bunun sağladığı vasat ve toplumsal çürüme ile iktidar yapıları buradaki toplumu etkiledi. Burada siyaset yapan, meydanlara çıkan, devleti teşhir eden, sinmeyip kimliğiyle kişilik kazanmaya çalışan siyasal Kürt’ü anlamaktansa kendi ‘yerli ve milli’ limanına sürüklenmeyi daha konforlu buldu. 


Devletin Türk-İslam ağı

Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) 900’e yakın dernekle Almanya genelini ağ gibi sarmış. Milli Görüş, MHP uzantısı yapılar, Fethullahçılardan Süleymancılara kadar Türk-İslamcı gruplar, Kemalist nasyonalist unsurlar ile AKP iktidarının dış seksiyonları (Bütün elçilik ve konsolosluklar, Avrupa Türk Demokratlar Birliği-UETD-, Osmanlı Ocakları) da hesaba katıldığında; üstüne bir de Türk dizi sektörü boca edildiğinde neredeyse dokunulmayan ‘Türk’ kalmıyor.


‘Egemen kibir’in savunması

İşte bu halin yarattığı savunmacı refleksle yad edilen egemenlik kibiri, katı bir savunma refleksi de geliştiriyor. Bu durum doğal olarak eğitime yansıyor. Elbette Alman eğitim sistemi, öncelikleri, yabancı entegrasyonu ve hazmı ile ilgili problemler var. Ancak bütün bunlara rağmen ‘Türklük’ şemsiyesi altındaki topluluğun, tarif etmeye çalıştığımız kendine özgü diklenmesinin belirleyiciliği inkar edilemez. Çocuklarının yüzde 10’u ancak Gymnasium’a gidebiliyor. Bu oran Alman çocuklarında yüzde 40’tan fazla. İlkokuldan sonra, karma okulun aynı bölümünü de sayarsak her iki ‘Türk’ çocuğundan biri Hauptschule’ye gidiyor. Özellikle öğrenme özürlüler okuluna giden çocukların oranı Alman ve diğer yabancılara göre yüksektir. Federal İş Ajansı’nın verilerine göre; ‘Türk’ işgücünün yüzde 75’i, işsizlerinin ise yüzde 85’inin bir mesleki niteliği bulunmuyor. 3 ‘Türk’ gencinden biri meslek öğrenirken, bu oran Almanlarda 3’te 2’dir. Türklerde suç işleyenler genellikle 30 yaşın altındaki eğitimsiz, mesleksiz gençlerdir. Suç işleme oranı Türk gençlerinde neredeyse yüzde 50’ye varıyor. Alman gençlerinde bu oran 15 civarındadır. Elbete başarılı istisnalar var; başarılı Türkiyeliler olmakla birlikte, ikinci, üçüncü nesil çocukları genellikle eğitimsiz, mesleksiz ve niteliksiz kaldı.


Osmanen Germania örneği

Son günlerde yapılan polis baskını sonucunda gözaltına alınan ‘yeni Türk tipi’nin çetesi ‘Osmanen Germania’ üyelerin çoğu da yukarıda anlatmaya çalıştığımız “Gastarbeiter” çocukları ve Türk-İslam havuzunun beslemesi. Kendisini kas ve şiddet üzerine geçirilmiş Türkçü sembollerle ifade etmeye çalışan bu yığın, Türk İstihbaratı için ciddi bir potansiyel. İstihbaratın manipülasyonu ile zaten hazır kıta bekleyen Kürt düşmanlığı ve aşağılık kompleksinin bileşimi kişilik bozukluğu, ‘ecdad’ avuntusuyla sürükleniyor. Böylece ihtiyaç duydukları aksiyonu, PÖH veya JÖH elemanına uzanan formalitelerdense hemen yanı başındaki Kürtlere yönelme gafletine kapılıyor. İşte Alman basınına da yansıyan Kürtlere yönelik eylemler, suikast planları ve örgütlenme gayreti, bunun sonucu. İstihbarat, onlara büyüme dopingi yapıp bir yılda yaygınlaştırıyor, onlar da “Hells Angels”in çakma formatından bir paramiliter şebekeye dönüşüyor. Agresif, hırçın, saldırgan ama aynı zamanda zaaflarıyla kuşatılmış bir korkaklık. Kendisiyle, ailesiyle, milliyetiyle, diniyle, ülkesiyle yüzleşmekten kaçıyor. 


6 bin istihbarat yamağı

Alman devletin İstihbarat’ı (BND) dünyada en iyi çalışan servislerden. Anayasa Koruma Federal Dairesi’nin bilgi ve analize dayalı saptamalarını da kullanarak bir yargı oluşturabiliyor. Osmanen Germania’ya bu çerçevede bin 500 kişilik polis baskını sonucunda gözaltıların yanı sıra silah-uyuşturucu ikilisinin yaygınlığına tanık olunuyor. Alman basınına bu yapıların MİT ile bağlantısı sızdırılıyor hemen ardından 6 bin kişinin MİT’e çalıştığı ifade ediliyor. 

Sol Parti (Die Linke) Milletvekili Cansu Özdemir’in kendisiyle birlikte Kürt siyasetçilerin tehlikede olduğunu, bir ölüm listesinini dahi hazırlandığını ilan ediyor, hatta İçişleri Bakanlığı’na da bunu bildiriyor. Basında iki günlük yankı dışında hiçbir gelişmek yok, sessizlik var. 


Kuluçka çalışıyor

Anlatmaya çalıştığımız ortam, şartlar ve insan malzemesi olduğu gibi duruyor. Türk-İslam kuluçkası bu mutantı üretmeye; MİT ve bilimum ‘Türk’ yapıları işlemeye; Almanya ve benzer durumdaki Avrupa devletleri de izlemeye devam ediyor. Sadece izleme lüksü olmayan; savunmanın yanı sıra anlama, üzerine gitme ve kazanma derdi olan Kürtler ve demokratik toplumcu Türkiyeliler var. 


27 Kasım 1961’de 55 göçmenin Düsseldorf Havalimanında çekilen fotoğrafı


Türk eğitim sisteminin milliyetçi yapısı, Almanya’ya da taşındı. Almanya’da verilen ilk Türkçe ders, “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” sözlerini içeren ırkçı yeminle başlamıştı.



1021

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA