Ferman padişahın Kürtçe bizimdir

İstanbul Kürt Enstitüsü ve Özgür Gündem gazetesi, Apê Musa’nın mirasıdır. Bu miras, Kürtler için hazineden daha değerlidir. Biri dilsel, diğeri bilinçsel asimilasyonun panzehirdir. Bu kurumlar Kürdün zihnine, kalbine, yoluna ışık tutar.

03 Ocak 2017 Salı | Kültür-Sanat

Cihad İlbaş


Herkes çocukken ailesi tarafından lakap takılarak sevilmiştir. Bu lakaplar çoğunlukla isimden veya fiziki özelliklerden yola çıkılarak konur. Bana çocukken hep “Ato” dediler. İsmimle bir ilgisi yoktu. Fiziki olarak da bir şey ifade etmiyordu. Aklım ermeye başladığında anlattılar; Musa Anter’e benzeyeyim, onun izinden gideyim diye öyle demişler.

Musa Anter bir simgeydi. Kürtler için çok kuvvetli, çok berrak bir simge. Kimlikti, kültürdü, tarihti, bilgiydi, dildi. Tek başına canlı bir okuldu, gazeteydi, kütüphaneydi, müzeydi, antolojiydi, dilbilgisi kitabı ve sözlüktü. Kendisinden alıntı yaparsak o bu durumu şöyle ifade ediyordu: “Türkiye’nin 55 yıllık girdisinin, çıktısının yeminli, canlı bir şahidiyim. Hem yalnız şahidi mi? Değil!..  Sanığıyım, mahkumuyum ve davacısıyım.”

Kürt yazar Mehmed Uzun, dille olan ilişkisini anlatırken Musa Anter’den şöyle bahsediyordu: “Evde, mahallede Kürtçe konuşurduk. Anadilimdi Kürtçe, konuşma dilim. Ama bana okuma yazma öğreten olmadı. Yıllar sonra 12 Mart’ta (1971), hapishanede öğrendim Kürtçe okuma yazmayı. 18 yaşındaydım. Musa Anter’le amca oğlum Ferit Uzun öğrettiler. Kürtçeyle ilk ciddi ilişkim böyle başladı.”

Hapishanede ve dışarıda birçok Kürde kimliğini, tarihini, kültürünü, dilini o öğretti. Onun tedrisatından geçenler modern Kürt edebiyatını, sanatını, siyasetini, basınını bugünlere getirdiler. Onun İstanbul’daki evi için Kürt aydınları “Kürt Konsolosluğu” benzetmesini yaptılar.

Yaşadığı sürece Kürtler için mücadele etti. JİTEM tarafından Amed’de Eylül ayında öldürüldüğü 1992 yılının 18 Nisan’ında, Kürtler için muazzam öneme sahip İstanbul Kürt Enstitüsü’nün kurucuları arasında yer aldı. Apê Musa’nın temsil ettiği değerler bir kuruma kavuştu.

Kürtçe’nin sürgünle diyalektiği

Yüz yıldan fazladır, Kürtçe’yle ilgili birçok önemli gelişme, İstanbul Kürt Enstitüsü gibi diasporada veya sürgünde, Kürdistan dışında ya da hapishanede yaşandı. Kürtçe’nin sürgün ve diasporayla hep ilginç bir diyalektiği olageldi. İlkleri hep sürgünde oldu Kürtçe’nin. İlk Kürtçe gazete “Kurdistan”, Mîkdad Mîdhat Bedîrxan tarafından 1898’de Kahire’de çıkarıldı. İlk Kürtçe dergi Rojî Kurd 1913’te, ardından Jîn ise 1918’de İstanbul’da basıldı. Latin alfabesiyle basılan ilk Kürtçe dergi “Hawar”, Celadet Elî Bedîrxan tarafından 1932’de Şam’da çıkarıldı. 1983’te, ilk Kürt Enstitüsü Paris’te kuruldu. İlk Kürt televizyon kanalı Med TV, 1995’te Londra’da kuruldu. Kürdistan’da bir Kürt Ensitüsü’nün kurulması için 2003 Süleymaniye ve 2004 Amed’i beklemek gerekecekti. Birçok Kürt yazarın, aydının ömrü sürgünde ve/veya hapiste geçti, eserleri Kürdistan dışında basıldı.

Apê Musa’nın mirası

İstanbul Kürt Enstitüsü ve Özgür Gündem gazetesi, Apê Musa’nın mirasıdır. Bu miras, Kürtler için hazineden daha değerlidir. Biri dilsel, diğeri bilinçsel asimilasyonun panzehirdir. Bu kurumlar Kürdün zihnine, kalbine, yoluna ışık tutar.

Kürt Enstitüsü, geride kalan 24 yılda, Kürt dili, kültürü, tarihi adına birçok çalışmaya imza attı. Kürt tarihindeki ilk bilimsel dergi Zend’i çıkardı, en uzun süre yayın yapan Kürtçe süreli yayınlardan biri oldu. Bünyesinde Kürt gelenekleri ve kültürüyle ilgili çalışmalar yapan yazar ve araştırmacıları destekledi, eserlerini bastı. Tüm dünyada Kürtçe öğretiminde ana eserler olarak kullanılan sözlükler ve dil kitapları çıkardı. Halen Türkiye’nin çeşitli üniversitelerindeki Kürtçe bölümlerinde (sahi, nasıl hala kapatılmadılar?) ve hatta Rojava’daki okullarda yüzbinlerce öğrenci bu materyalleri kullanıyor.

İlk Kürtçe dersler 

2004’te Kürtçe dil kursları serbest bırakıldığında, ilk Kürtçe dersler Enstitü’de verilmeye başladı. O günden beri her yıl, düzenli olarak artan sayıda kişiye Kürtçe dersleri verdi. Dünya Anadili Günü’nde, eğitim öğretim yılının başlangıç haftalarında ve senenin muhtelif vakitlerinde Ermeni, Laz, Çerkes ve Arap başta olmak üzere, asimilasyonla yüzyüze olan birçok halkın kurumlarıyla yanyana, birlikte sempozyumlar, paneller, çalıştaylar, basın açıklamaları, yürüyüşler, dil şenlikleri düzenledi. 

Verdiği derslere sadece asimilasyona maruz kalmış Kürtler değil, yanıbaşlarındaki milyonlarca Kürdün dilini öğrenmek isteyen diğer halklardan binlerce kişi katıldı. Son yıllarda Kürdistan ve Türkiyeli olmayan öğrenci sayısında ciddi bir artış oldu. Sadece yabancı öğrencilerin olduğu ve Türkçe değil, İngilizce üzerinden Kürtçe öğretilen sınıflar oluşturuldu.

Asimilasyonu yerle bir etti

Kürdistan dışında yaşaması nedeniyle asimilasyona daha fazla maruz kalmış Kürtlere can simidi oldu. Kürtçe’yi hiç bilmeyen veya çok az bilen gençlere Kürtçe öğretmekle kalmadı, ben dahil o gençleri Kürtçe ders verecek seviyeye getirdi. 

Üçer aylık kurslarına gelen, tedrisatından geçen insanlarda, siyasetin yıllarca yapamayacağı etkiyi yaptı. Sadece dildeki değil, zihinlerdeki asimilasyonu yerle bir etti. Bu tedrisattan geçen pırıl pırıl gençler son dönemde KHK’lerle kapatılan basın kuruluşlarının hemen hepsinde, özellikle günlük yayın yapan Azadiya Welat’ta, Kürtçe, Türkçe ve İngilizce yayın yapan Dicle Haber Ajansı’nda, ilk kadın haber ajansı olan JINHA’da, diğer birçok Kürt kurumunda, Kürdistan’daki belediyelerde çalıştılar, Kürtçe yayınevleri kurdular, kitaplar, dergiler çıkardılar, modern Kürt edebiyat ve sanatının temel taşlarını oluşturdular, oluşturmaya devam ediyorlar ve devam edecekler.

Bu KHK’lerle kapatmalardan önce Amed’de veya İstanbul’da hemen hemen hangi Kürt kurumuna gitseniz Kürt Enstitüsü’nden eğitim almış biriyle karşılaşırdınız. Ben hiç beklemediğim anlarda, hiç beklemediğim yerlerde çok karşılaştım. Yaklaşık 4 yıl önce ders verdiğim bir sınıfta, çok az Kürtçe bilen bir Orta Anadolu Kürdü vardı. Yıllar sonra, geçen yıl bu zamanlar, Zarok TV’de karşılaştım kendisiyle. Kursa başladığında çok az Kürtçe bilen bu öğrencim, Kürdistan’ın 4 parçasından, çoğu hiç Türkçe bilmeyen 10 kadar gence, grafik/animasyon dersleri veriyor, beraber klipler/çizgi filmler yapıyordu. Ve dersleri Kürtçe veriyordu. Nasıl anlatılır bilmiyorum, tüyler ürpertici bir his.

İstanbul’a üniversite okumaya gelmiş Kürt öğrencilerin hepsi değil ama bir kısmı siyasetle ilgilenir, hepsi değil ama bir kısmı sanatla uğraşır. Fakat çok büyük kısmının ortak özelliği, İstanbul’da kaldığı süre boyunca en az bir dönem Kürt Enstitüsü’nün kurslarına katılmaktır.

Metropoldeki Kürde can simidi oldu

Kürt Enstitüsü sadece kendi binasında ders vermez. Zaten İstanbul’da bir değil onbir bina dahi ihtiyacı karşılamaya yetmez. İstanbul Kürt Enstitüsü’nün imkanları kıttır. Fakat Enstitü, bu kıt imkanları fırsata çevirir. İstanbul’un hemen her ilçesinde, derneklerde, sendikalarda, kafelerde, yer bulunamadı diyelim, evlerde, parklarda, sokaklarda Kürtçe kursları düzenlenir. İnsanlar kursa değil, kurs insanlara, mahallelere gider. İstanbul’un adını dahi daha önce duymadığım semtlerini, mahallelerini Kürtçe dersi verirken gördüm. O mahallelerde, toprağından, kültüründen uzakta yaşayan, metropolde asimilasyonun açık hedefi olan, belki birbirine komşu ama birbirinden habersiz binlerce insanı biraraya getirir, tanıştırır, kaynaştırır bu kurslar. İnsanlar dili sadece öğreneceği değil, kullanacağı, yaşayacağı bir çevre bulur, kendi mahallesinde, semtinde. Metropolde boğulmak üzere olan Kürde can simidi olması bundandır Enstitü’nün. Temas ettiği Kürdü asimilasyondan kurtarır, hayatını değiştirir.

Şimdi mühür vurdular kapısına

2017 yılına ise, İstanbul Kürt Enstitüsü olmadan girdik. 2016 yılının son gününde, KHK ile mühür vurdular kapısına. Neredeyse tüm Kürt kurumları kapatılmışken şimdiye kadar mühürlenmemesi şaşırtıcıydı. Yukarıda yazılanlar, ferman elinde olanların mühürlemesi için yeter sebepler, malum.

Son dalgada İstanbul Kürt Enstitüsü’yle beraber mühürlenen dernekler arasında Roboskî Derneği de bulunuyor. Roboskî’de katliamı gerçekleştirenler, katliam emrini verenler için dava dahi açılmadı. Diğer taraftan Roboskî adalet isteyenlerin derneği mühürlendi işte. Katliamı protesto yürüyüşüne katıldığı gerekçesiyle ise yaklaşık 2 yıldır tutuklu, gazeteci-yazar Özgür Amed. Kendisi daha tutuklanır tutuklanmaz, mektuplaşmadan benden Kürt Enstitüsü’nün Kürtçe dil öğrenim kitabı Hînker’i ve Kürtçe-Türkçe sözlüğü istedi. Koğuşunda beraber kaldığı arkadaşı Kürtçe bilmiyordu. 12 Mart 1971’den bu yana değişmeyen gerçek, Kürtçe sürgünde ya da hapishanede öğrenilen bir dildi. Özgür, Apê Musa ve Mehmed Uzun’la aynı şehirde, Amed’de farklı bir hapishanede, onların geleneğini devam ettiriyordu.

Kürtçe Kürtlere yasak!

Anladığımız kadarıyla Kürtçe Kürtlere yasak, ama devlete serbest. Bütün Kürtçe radyo ve televizyonlar kapatılmasına rağmen devletin resmi kanalı TRT Kurdî yayına devam ediyor. Televizyonlardan Türkçe edilen hakaretler yetmiyor, Türkçe bilmeyen Kürtler de anlasın diye Kürtçe ediyorlar sanırım. Kürtçe gazeteler kapatılıyor, kitaplar, dergiler toplanıyor, gözaltına alınıyor (ironi değil), ama cumhurbaşkanı Kürtçe tweetler atıyor. Elinde Kürtçe Kuran sallayıp meydan meydan gezerek Kürtlerden oy isteyenler, hem Kürtçeyi, hem dini kullananlar, Kürt dil kurumlarının kapatılması için KHK çıkarıyor. Ha bir de unutmadan, Adnan Oktar var. Kendisinin Kürtçe “official” Twitter ve Facebook sayfası var. Kürtçeyi en özgür kullanan kendisi. O pisîk senin, şu pisîk benim, tweetliyor. Kürtçe böyle zulüm görmedi velhasıl.

Bütün bu olanlar, yeni bir çözüm masası kurulabilirse, en önemli maddelerden birinin, tartışmasız dil de dahil olmak üzere Kürtlerin statüsü olması gerektiğini gösteriyor. Kürtçe, KHK veya iktidarların keyfi uygulamalarıyla müdahale edilebilir olmaktan çıkmalı, resmi dil olmalı ve eğitim verecek kurumlar, iktidarların müdahalesinden azade, özerk yapılar olmalı.

Peki şimdi ne olacak? Yukarıda serüveni anlatıldığı üzere, Kürtler Kürtçe’ye, Kürtçe Kürdistan’a hasrettir. Fakat ferman/KHK padişahınsa Kürtçe bizimdir. En yokluk vakitlerinde hapishanede dilini öğrenen, sürgünde gazete-dergi çıkaran, televizyon kuran halk, kurumu mühürlendi diye dilini, kültürünü öğrenmekten vazgeçecek değil. Kürtler çocuklarına “Ato” diye seslenmeye devam edecek. Her bilgisayar, her televizyon, insanların cebindeki her telefon bir Kürt Enstitüsü. Kürtçe bilen herkes etrafındaki bilmeyenler için bir mamoste. Apê Musa gibi, Mehmed Uzun gibi.


 İstanbul Kürd Enstitüsü’nün Başkanı Sami Tan: Onlara terk etmeyiz


“Bizim haberimiz olmadan gece girip, mahallenin muhtarı eşliğinde kapıyı kırmışlar. Bilgisayarın kasalarını götürmüşler. Kendilerince kitap seçip gitmişler ve Enstitü’yü mühürlemişler. 

Cumhurbaşkanı Diyarbakır’a gittiğinde Musa Anter cinayetinden ve Diyarbakır Cezaevi’nden bahsedebiliyor ama Anter’in kurduğu bir dernek kapatılabiliyor. Demokratik alanı, birilerinin keyfiyle kazanmış değiliz. Onların keyfiyle de terk etmeyiz. Kürt dilinin korunup geliştirilmesi mücadelesini sonuna kadar sürdüreceğiz.’’


Ahmet Türk: Kürt halkı değil, siz kaybolacaksınız 

2009 yılında Kürt Enstitüsü tarafından verilen 5’inci Kürt Dili Ödülü’nü alan Ahmet Türk şöyle demişti: ’’Kürtler büyük emekler vererek, büyük bedeller ödeyerek bu günlere geldi. Bu günden sonra kimse Kürt halkının sesini bastıramaz. Herkes buna inansın. Eğer zorla, baskıyla Kürtleri bitireceğinizi umuyorsanız bilin ki Kürt halkı değil, siz kaybolacaksınız’’


İstanbul Kürt Enstitüsü 18 Nisan 1992 yılında İstanbul’da Musa Anter, Feqî Huseyîn Sağnıç, İsmail Beşikçi, Abdurrahman Dürre, İbrahim Gürbüz, Cemşid Bender ve Süleyman İnanoğlu tarafından kuruldu.

1762

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA