İstikrar kimin yararına?

Selimferat@web.de | 09 Ocak 2018 Salı

SELİM FERAT

İran’daki toplumsal karmaşayla birlikte, „istikrar“ terimi enflasyona uğradı.

Korku ve gericilik abidesi bir ülkede „istikrar“ kimin yararına sağlanacaktı?

Biliyoruz: tüm zulüm iktidarları günün birinde alaşağı edilecek!

Şah rejimi de alaşağı edildi.

Mollalar rejiminin alaşağı edilmesi, Erdoğan rejiminin alaşağı edilmesinden on kez daha zor olsa da, bu kaçınılmaz bir son!

Otuz yıllık sürgün yaşamından sonra birkaç yıl önce İran’a dönen, şimdilerde emekli, Üniversite’deki hocam, İran’daki rejimin alaşağı edilmesinin önündeki engelleri sıralarken, en az bir milyon Şii’nin, Molla rejiminin yedek intihar ordusu olarak, kendilerini feda etmeye hazır olduklarının altını çizmişti.

Molla rejimi dışında, istikrara sahip bir İran’ın varolması kimin yararına? 

İki örnek vermek istiyorum:

İstikrar’ın en azından, İran’la ekonomik ticaret hacmi 10 Milyar Euro‘yu bulan Türkiye’nin; ticaret hacmi 5 Milyar Euro’yu aşan Almanya’nın (Alman kaynaklarına göre, İran’daki makinelerin tümünün yüzde 80’inin Almanya menşeli) yararına olduğu ortada. 

Ve dolaysız olarak, sıranın Türkiye’ye geleceğini iddia edenlerin haklı kehâneti (?) şu oldu:

İran’ın, „Belucistan, Farsistan ve Kürdistan“ olarak üçe bölünecek.“

İşin doğası gereği, İran’ın istikrarı aciliyet arzederken, Türkiye’nin „istikrarı“da gündemleşti.

Çavuşoğlu-Gabriel görüşmesi öncesindeki beklentiler ve Macron görüşmesinden sonra, Erdoğan iki alanda yeniden kabadayılaşma „icazeti“ aldığının altını çizdi.

İşte Kürdistan’la ilgili söyledikleri:

„Biz vurduk mu oturturuz. Ne PKK bir şey yapabilir, ne YPG.“

Sonra: „ABD ile aramızdaki hukuk hükmünü yitiriyor“ belirlemesiyle, AB ile ABD arasındaki aktüel çatışmada, Fransa ve Almanya pozisyonuna yakın bir manevra yaptı.

Aynı dönemde Trump bir dahi olduğunun altını çizerek sanki tıbbi bir rapor sundu: „Akli dengem ve çok zeki olmam, hayattaki en büyük varlıklarım.” 

Erdoğan’ın Fransa dönüşünde, Türkiye’nin dünyanın en demokratik ülkesi olduğunu ima eden sözlerini kolonyal faşizmin mantıki karşılığı olmayan, us ötesi ironisi olduğunu tekrarlamadan;

Dünya’yı deliler mi yönetiyor sorusunu da sormadan;

Franz Fannon’un hocası, Aimé Césaire’nin kolonileştirilenlerin ülkeleriyle ilgili bir tanımını aktararak, İran ve Türkiye’nin ortak „tarihi mülkiyeti“ ve kaçınılmaz sonlarının altını çizmek istiyorum:

Césaire, kolonilerden bahs ederken:

- Bilinçli olarak korku;

- Aşağılık duygusu kompleksi;

- Deprenme;

- Diz çökme;

- Ve umutsuzluk koridorunda koyularak, kovalanan milyonların dünyasının tablosunu çiziyor.

Bu tablo, İran ve Türkiye’nin Kürdistan’da yarattığı tahribata dair.

İki ülkenin başka ortak özellikleri, egemen ulusun halkına ve daha başka uluslara uyguladıkları baskıcı ve özellikle de mücadeleden caydırıcı politikaları.

Kolonileştirilenler, bu iki iktidardan kurtulmuş değiller.

Ancak Türk ve Fars halkları daha ne zamana kadar onlara mecbur olmalarına yol açan, caydırıcı şiddet politikasına evet diyecekler?

İran’daki toplumsal ayaklanma, gelecek için önemli bir umut ölçeği olarak görülmelidir.

Bu bağlamda Türkiye’nin İran’da istikrardan taraf olması anlaşılır, nafile bir „tedbir“.

Bu tedbirler, Batı Medeniyeti adına alınmak isteniyor: ayakta kalmasını istedikleri, Medeniyet!

Cevabı Césaire’ye bırakıyorum: „Medeniyetten bahsediyorlar, ben ise proleterleşmekten ve mistikleşmekten bahsediyorum.“




755
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: