Zarokîstanların tasfiyesi ve karşı mücadele

06 Mart 2017 Pazartesi

ŞERİF DERİNCE

Geçen hafta, mamosteleri ve diğer emekçileri kayyum tarafından işten çıkarılarak tasfiye edilen Amed’deki Zarokîstanları ele almıştık. Zarokîstanların kendisinden daha büyük bir mesele olduğunu belirtmiştik. Çünkü, Zarokîstanlar Kürtlerin “kentlerini de kendilerini de yönetme” iddiasının sosyal alandaki en somut örnekleriniden biriydi. Kürtlerin nasıl bir eğitim yaklaşımı benimsediklerini, çocuklarını nasıl yetiştirmek istediklerini ortaya koyan bir çalışmaydı. Başka bir deyişle, Zarokîstan Kürtçe üzerine temellendirilen “başka bir yaşamın mümkün” olduğunu gösteriyordu.

Dolmabahçe masasının Erdoğan tarafından tek taraflı yıkılmasıyla başlayan süreç, bizzat AKP Hükümeti tarafından “çökertme planı” olarak adlandırılan bir strateji ile sürdürüldü. Bu planın bir parçası olarak binlerce insan canından oldu, onlarca kent yok edildi, Kürtlerin siyasi iradeleri olan vekilleri ve belediye eşbaşkanları tutuklandı, bu hafta itibariyle 82 belediyesine kayyum atandı, basın ve sivil toplum kurumları kapatıldı, binlerce insan halen cezaevlerinde, Xerabê Bava ve Talatê’de olduğu gibi köy yakmalar, katliamlar ve diğer OHAL koşulları dayatılıyor. Ölçek olarak farklı elbette, ancak Zarokîstanların tasfiyesi de yine aynı silsilenin parçası.

Devlet/hükümetin bu nevrotik planının hedefi artık tamamlanmış olan Kürt uluslaşmasını baltalamak ve Kürtlerin, Rojava özelinde dünya sahnesine çok güçlü bir çıkış yapmış olmasını engellemek. Bu tespit defalarca ve birçok kişi tarafından yapıldı. Bu sürecin etkilerini, yarattığı somut sonuçları da hep beraber yaşıyor ve görüyoruz. Sürecin nereye doğru gideceği konusunda da farklı görüşler mevcut ve bu görüşleri destekleyen yeni birçok gelişme oluyor sürekli.

Zarokîstanların geleceği de bu sürecin nereye doğru evrileceğiyle yakından ilişkili. Ancak sözkonusu “gelecek” kendiliğinden oluşmuyor elbette. Bu geleceğin nasıl şekilleneceği, Zarokîstanlardan önce başlamış olan, Zarokîstanlarla beraber güçlenmiş olan ve bundan sonra da devam edecek olan dil mücadelesine bağlı. O halde bu mücadele ile ilgili oldukça fazla kafa yormamız ve en doğru mücadeleyi örmek üzere yola koyulmamız gerekiyor. 

Zarokîstanlar özelinde, atılması gereken en önemli adımın benzer çalışmaları olabildiğince çok fazla insanın dahil olacağı ve sahipleneceği bir noktaya evirmek olduğunu düşünüyorum. Yerel yönetimler ve dil alanında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları varken, dil ve eğitim çalışmalarının bu çatılar altında yapılması normal ve mantıklı idi. Ancak belediyelerin gasp edildiği, kurumların kapatıldığı bir ortamda özellikle Amed gibi siyasi bilincin çok üst seviyede olduğu kentlerde, iki koldan alternatifler üretilmesi mümkün. Birincisi, ailelerin bir araya gelip çocukları için kendi alternatiflerini oluşturması. Diğeri de avukat, öğretmen, doktor, mühendis gibi meslek grupları ile esnaf örgütlerinin kendi kurumları vasıtası ile kreş ve gündüz bakım evleri açmaları.

Amed’de yüze yakın özel kreş ve gündüz bakım evi ile binlerce kamu anaokulu bulunuyor. Hepsinde de aşağı yukarı aynı müfredat uygulanıyor ve eğitimin tek dili Türkçe. Oysa Kürtçe hizmet veren tek alternatifler belediyelere bağlı Zarokîstanlardı ve kentteki ihtiyacın çok azına karşılık verilebiliyordu. Çocuklarını Zarokîstanlara göndermek istemesine rağmen yer bulamayan birçok aile mecburen başka kreşler aramak zorunda kalıyordu. Dolayısıyla, kentte çok ciddi bir Kürtçe hizmet veren kreş ihtiyacı bulunmakta. İster ailelerin bir araya gelerek oluşturduğu alternatifler olsun isterse de kurumların geliştireceği çözümler olsun, veya her iki yol birden kullanılarak, Zarokîstanvari çalışmaların geliştirilmesi gerekiyor. Bunun için, dil hassasiyeti olan herkesin bulunduğu çevreyi bu konuda harekete geçmeye çağırması, çalışanların bağlı olduğu sendika veya kurumun üzerine düşen rolü yerine getirmesi için zorlaması lazım. Bu tür zamanlarda, herkes üzerine düşeni yerine getirmek yerine köşesine çekilir veya çeşitli bahanelerle uzak durursa, o zaman hem “zimanê me rûmeta me ye” sözünün için boşalır, hem 21 Şubat ve 15 Mayıs gibi özel dil günlerinde yapılan açıklamalarının önemi kalmaz, hem çocuklarımızın kendi anadillerinde yetişmesi talebimizin samimiyeti kaybolur hem de önemlisi, dili için bunca bedel ödemiş insanlarımızın hatırası önünde yüzümüz kara çıkar.

Hiç unutmamamız gereken birşey varsa o da dilimizin ipinin kendi ellerimizde olduğu hakikatidir. Devletin tüm politikalarına karşı Kürtçe bugüne kadar taşınabilmiş ve kendi yolunu çizebilmişse, bundan sonrası için de umutlu olmamız gerekir. Yeterki dilimizin geleceğini kendi dışımıza havale etmeyelim, birilerinin bizim için birşey yapacağını beklemeyelim.



660
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: