Türk devletinin narsizm siyaseti

29 Aralık 2016 Perşembe

ABDURRAHMAN AYDIN

Birkaç gün önce, Cumhuriyet Gazetesinde İlhan Uzgel’in bir röportajı yayınlandı. “Dış Politikada Mutlak Yenilgi” başlığını taşıyor röportaj. Meselesini ele alırken, son derece serinkanlı bir mesafede duran Uzgel, sözü edilen yenilgiyi Türkiye’nin dış politikasını belirleyenlerin Esad’ı devirme tutkularından geri adım atamamış olmalarına bağlıyor. Türkiye’nin PYD ile ilişki kurduğu ilişkinin de Kürt sorununu çözmek üzerine değil, Esad’ı devirmek üzerine olduğunu belirten Uzgel, Türkiye’nin kendi var oluşunu, siyasetini tek bir boyuta indirgediği saptamasında bulunuyor.

Elbette bu durumun bir nedeni de Türkiye’nin kendi gücünü abartması, kendisine olduğundan daha güçlü görünmesi. AKP iktidarının dış politikası hususunda ‘ergenlik’ benzetmesi çok sık yapıldı, haklı olarak. Sosyal hizmet kitaplarında ergenlik ilginç bir benmerkezcilikle tanımlanır. Ergenin kendisiyle ve dünyayla ilişkisi, daima “ben ve onlar” biçimindedir. Fakat ergen benzetmesi, aynı zamanda yapısal bir şeylerin üzerini örtüyor olamaz mı? Bence örtüyor. Üzerini örttüğü şey de genel olarak Türk Devlet politikasının bir ulus siyasetinden ziyade bir narsisizm siyaseti üzerine bina edilmiş olduğudur. “Biz ve dünyanın geri kalanı” ikiliği, yalnızca AKP ile karşımıza çıkmış bir ikilik değildir; AKP olsa olsa zaten mevcut bir ikiliğin içerisine yerleşmiş durumdadır. Türk-Yunan iç savaşını, bizlere nasıl da yedi düvele karşı verilmiş bir Kurtuluş Savaşı mitolojisiyle sunduklarını hatırlamak bile yeterli. Üstelik İngilizlerin Kuzeybatıya doğru ilerleyişini durduranlar da Kürtler olduğu halde, yedi düvelin yedi cephesinde bir tane Kürt cephesi bile sayılmaz. Ergenin en tipik özelliğidir çünkü gerçekte kendisine ait olmayan hikayeleri kendisininmiş gibi anlatmak ya da gerçekte deneyimlememiş olduğu şeylere ilişkin hikayeler uydurarak bunları bizzat kendi deneyimleriymiş gibi sunmak…

Ulus siyasetini, bir ulusal kimlik oluşturma sürecini önemsiz kılmak gibi bir niyetim elbette yok. Fakat Frantz Fanon’un izinden giderek, ulusal siyasetin yanı sıra narsistik bir kimlik üretim sürecini de biraz daha odağa çekmek de gerekiyor. Çünkü Türk’ün yaralı kimliğini açığa çıkaracak olan şey budur. Nasıl mı? Şöyle ki Kurtuluş Savaşı mitolojisi 1915 Kırımının üzerini örter; İngilizleri durdurmuş Kürtleri İngiliz ajanlığıyla itham etmeyi mümkün kılar (Şeyh Saidleri hatırlayınız); Sevr mi Lozan mı tartışması içerisinde bütün maddi yenilgiler gözden kaybedilir; yine bu türlü bir tartışma örneğin gerçek bir siyasal öneme sahip olan Kurucu Meclis tartışmasını veya 1921 Anayasası ile 1924 Anayasası karşılaştırması gibi tartışmaların önünü kapatır. Söz konusu vatansa gerisi teferruattır! Bu teferruatlar arasında kuruluşundan bu yana Türkiye’nin sahip olduğu ‘gerçek’ siyasal imkanlar da bulunsa dahi…Türk kimliği, kendisini kurabilmek için gerçeğe değil, mitolojilere bel bağlar. Bu sahnede, her türlü maddi yenilgiyi, tinsel ve kültürel zafer şahlanışları izler. Yenilgi görmezden gelinemeyecek kadar göz önündeyse bile, bu tinsel atılımların hay huyu içerisinde kaybolur gider. Örneğin Birinci Dünya Savaşını Araplar ihanet ettiği için, Bulgarlar, Arnavutlar, Yunanlılar ihanet ettiği için kaybetmiştir. Hiçbir zaman sorumluluk kabullenmez narsist özne. Daima birilerinin yapıp ettiği bir şeyler dolayısıyla onun işleri ters gitmiştir. Bugün Suriye’deki tökezleme durumu bu kadar belirgin bir biçimde önlerinde durduğu için bu dönemi Kurtuluş Savaşı benzetmeleriyle karşılıyorlar. Bu, basitçe bir propaganda dili olmanın ötesinde bir anlam taşıyor. Türk kimliğini, bir tinsel şahlanma içerisinde tahkim etme işlevini görüyor. Bu söylemin hainleri kim mi? Söylemeye bile gerek yok elbette.

Bu ‘hainler’ gerçekte ‘hain’ oldukları için değil, Türk kimliğinin kurucu söylemi içerisinde daha baştan hain diye bir kategori oluşmuş olduğundan hainler. Bir boş yer ayırmışlar kendi beceriksizliklerinin ve başarısızlıklarının sorumluluğunu her daim yükleyebilecekleri birileri için. İşte o boş yeri doldurup duruyorlar. Bazen şununla, bazen bununla… Bugün de mitolojiyi yaşatmak adına çırpınıyorlarken o yere elbette Kürtleri ve Alevileri layık görüyorlar. Son derece dikkatli olmak gerekiyor elbette, çünkü Suriye yenilgisini asla kabullenmeyecekler ve bu kimliği-mitolojiyi ayakta tutmak için yönelecekleri adres de apaçık görünüyor.



1197
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: