İt dalaşı

26 Ekim 2016 Çarşamba

RAGIP ZARAKOLU

Yok birbirinizden farkınız ama birinizin Osmanlı Bankası olduğu kesin.

O da herhalde Türk Ocaklarını, Ülkü Ocaklarını yetersiz bulup Osmanlı Ocaklarını kurduran “üst akıl”.

Ama bu “üst akılın” ne kadar entelektüel olduğu da Allahlarına malum.

Yetmişli yıllarda milliyetçi cephe, sol aydınlanma karşısında entelektüel açıdan yerlerde süründüğü için ortodoksiye karşı daha farklı yorumlar getiren Kemal Tahir’e, Cemal Meriç’e muhtaç kalmıştı.

İslam entelijansyası zaten Moğol istilasından sonra Bağdat Kütüphesi’nin yakılması sonrası dönemde, İslam “yoruma kapalı” denildikten sonra tarihe karışmıştı.

Bu arada Arami/Süryanilerin sayesinde Yunan düşüncesi, Aristo vb. Arapça’ya aktarılmış, Arapça dili ve Endülüs üzerinden de Avrupa’ya iltica etmişti.

Cemil Meriç’i en üzen olaylardan biri, gelip kendine okuma yapan İslamcı bir genci ülkücülerin vurması olmuştu. Belki de sola karşı yürütülen kirli savaşta bu kez yer almak istemedikleri için cezalandırılmıştı.

Ülkücüleri yükselen solun üstüne süren devlet, yetmişlerde İslamcıları da iç savaşın içine çekmek istedi. Ama sol kesim ile İslami kesim bir çeşit centilmenlik anlaşması yapınca bu gerçekleşmedi.

60’larda ülkücüler henüz emekleme çağında oldukları için, sola saldırma misyonunu İslamcı kesimin MTBB’de üslenen kadroları üstlenmişti. Ama yetmişbire iki kala, özel eğitimden geçirilmiş ülkücü komandolar kanlı Pazar sonrası, sniperları ile solcu gençleri vurarak misyonu devraldılar. Ama elemanlar henüz yeterince yetişmediği için, örneğin bir dönüm noktası olan, İÜ öğrenci Birliği seçimine dayanışma için gelen Taylan Özgür’ün doğrudan devlet gizli servis elemanı ile vurulması idi. Bundan sonra, Mehmet Cantekin ve diğerlerinin vurulmasında, Ocak elemanları 12 Mart darbesine kadar hayli kirli iş becerdi. 

Cemil Meriç’in okuyucularından biri de, ülkücü Yaşar Okuyan’ın kardeşi idi. Ama Meriç ile Manifesto okuyan kardeş sola yönelecekti.

Osmanlıya soyunanların gerçekte Osmanlı dünyasının ne olduğundan haberleri yok. Anladıkları sadece Fütuhat tevatürleri. Fütuhatın 21. yüzyılda cihadizm olarak yeşermesinden daha normal bir şey yok.

Bunları bana AKUT başkanı Mahruki, için, 5 Ekim 2016’da, Kanal A’da katıldığı programda “Adaların Yunanistan’a Lozan’la verilmediğini, o anlaşmaların daha önce yapıldığını, ancak AKP hükümetlerinin 2004’ten bu yana 17 adamızı Yunanistan’a terk ettiğini ve bu suçun vatana ihanet suçu olduğunu ve bu suça bulaşan Başbakan, Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanları’nın yargılanacağını” söylemesi nedeniyle suç duyurusu sonucu tutuklanması hatırlattı.

Şimdi al birini vur ötekine.

Doksanaltı yılında üstünde keçi bile yaşamayan kayalıklar nedeniyle Türkiye ve Yunanistan az daha savaşa giriyordu.

Bu kayalık 12 Ada ile birlikte bölge zaten 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar Yunanistan’ın değildi. Çok hayran oldukları Osmanlı devleti, Libya savaşında İtalyan sömürgeci ordusuna yenildikten sonra buraları İtalyanlara bırakmıştı.

Eğer “vatana ihanet”ten yargılacak biri varsa, elbette o zamanın Osmanlı erkanı olmalıydı. 

Roma’da görevli pek muhterem bir diplomat bu kayalıkların İtalya’ya ait olduğununa ilişkin belgeleri Ankara’dan saklamıştı. Daha sonra CHP milletvekili olan bu zat, mesala pekala bundan, savaş kışkırtıcılığı yapmaktan yargılanabilirdi.

Al vurunu vur ötekine… Kürtleri ezmekte hemfikir olanlar şimdi it dalaşında.

AKP, bürokrasi, adliye ve askeriye de odaklanmış militarist kadrolara karşı, temizliğe girişirken, biraz olsun okumuş kadro ihtiyacı içindeydi.

Bunu en entel geçinen Cemaat ile doldurmaya çalıştı.

Ama cemaat vakit tamam, kontrolü alma zamanı geldi diyip, özellikle barış sürecinden sonra harekete geçince de RTE’de panik ataklar başladı.

Cemaatin temel iki özelliği, anti komünist ve anti-kürt olmasıdır.

RTE, bu durumda kelleyi kurtarmak için, Cemaatin tasfiye ettiği Ergenekon diye nitelenen kadrolarla işbirliğine girdi, elbette, bizzat kendi liderlerinin entelijans servis elemanı olduğunun açıklandığı ülkücü kadrolarla…

Bu kadroların da tek talebi, Kürtleri ve solu ezme operasyonunun devamı idi.

Şimdi bu son dava, SÖZCÜ ile yol ayrımının işareti.

Muhaliflere, eleştirilere karşı kullanılan kutsal RTE’ye hakaret suçlaması şimdi zaten endişe içinde olan malum çevreye yönelmeye başladı.

Halbuki söylem aynı. Biri nefes alındığını duyduğumuz adalar bizim değil der. Sözde Lozan ve daha sonraki uluslararası sözleşmeleri savunan kemalizan kesim ise, vay bu kayalıkları niye verdin der.

Al birini vur ötekine. Yok birbirinden farkınız.

Andre Gunder Frank, Latin Amerika’da yetmişler sonrası yükselen yeni sınıfı Lümpen Burjuvazi diye nitelemişti.

İşte şimdi bize cuk oturuyor. Al sana Lümpen Burjuvazi, İstanbul ve diğer kadim kentlerin ve doğanın içine eden lümpen burjuvazi, oligarklar… Al sana Osmanlı ve Cumhuriyet adaletini bile aratan Lümpen Adalet, al sana Lümpen Politika…  Daha tehlikelisi, Lümpen Dışpolitika...

Türkiye insanını bu kadar küçük düşüren, utandıran sizden daha beter holigan siyasetçiler çıktı mı acaba?

TCK 301. Madde kaldırılmadan önce, yargılanan ve mahkum olan sizler olacaksınız!



2544
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: