38 içimde bir çıban başıdır - 1. Bölüm

Annem dedi ki, "Oğlum, gel buraya, yanıma gel." Ben dedim ki, “Anne orada tamatik var, bana kurşun değer, ben burada duracağım.” Annem uzandı yere, beni bacağımdan yakaladı, çekti, kendi kucağına aldı, beni bırakmadı bir daha. Beni bırakmadı. Dedi, "Gel, gel oğlum, gel ki kemiklerimiz birbirine karışsın." "Kaçma" dedi.

25 Temmuz 2017 Salı | Dizi

Ali Dayı’nın öyküsü... 1. Bölüm

Osman Oğuz


BAŞLARKEN...

 Ali Başar, neredeyse 90 yaşında. 1930 ya da 32’de, Dersim’de doğmuş. Bunun anlamı hemen gelmiştir aklınıza: 38’i, soykırımı artık hafızası olan bir çocuk olarak yaşamış. Aslında daha doğru bir anlatımla, o günlerde tanık olduğu 38’i bütün bir hayatı boyunca yaşamış, denilebilir.

Ali Başar, 38 ardından İstanbul’a gitmiş, türlü işlerde çalışmış. O sırada daha sonra Dr. Şivan adıyla nam salacak Sait Kırmızıtoprak başta olmak üzere Kürt öğrencilerle tanışmış. Bu, hayatının bir diğer kırılma noktası olmuş. O günlerden sonra artık -işte, 90’ına merdiven dayayana dek- “komünist bir Kürt” olarak sömürgeci zulmü altındaki yurdunun ve halkının davasının takipçisi olmuş; motivasyonlarından ilki de, “38’in intikamı” imiş.

Ali Dayı’yı (onu tanıyan herkes böyle hitap ediyor) ziyaret ettiğimizde “çok geç” olmuştu artık. Felç geçirmişti, yürümekte ve konuşmakta zorlanıyordu. Hatta laf arasında bunun için sitem ettiği de oldu. “Sömürge halk, canlı yaşayanları unutuyordu, onlarla ilişki kurmuyordu” dedi; “Bu, Politika gazetesinin suçu, eksikliğidir” dedi; “Delikanlı, daha evvel görseydin beni, daha evvel!” diye iç geçirdi, “Kitap yazardın, kitap!”

Yine de anlattı Ali Dayı. Kesik kesik, arada molalar vererek, “Çok yorgunum” diyerek. Çünkü anlatmak istiyordu, hem de çok istiyordu. Onca yaşına, geçirdiği felce, ağrı sızısına rağmen hem vücudunu hem hafızasını zorladı. Ve saatlerce anlattı. Öyle güzel anlattı ki hem, zerre büyüklenme, abartı olmadan; vurucu olan, cümlelerinin süsü-püsü değil, aksine yaşadığı onca çarpıcı hatırayı müthiş bir soğukkanlılık ve yüreklilikle art arda dizmesiydi.

Evden çıktığımda ardımdan gözyaşı döküyordu Ali Dayı ve eşi Gülten Teyze. Bir süre kendime gelemedim. Sürekli Ali Dayı’nın sözleri gezindi etrafımda. Ses çözümü için yeniden dinlerken, Ali Dayı’ya misafir olmakla üzerime büyük bir yük aldığımı daha iyi anladım. Bu hikâye, anlatılmalıydı; hakkı verilerek anlatılmalıydı. Bunu yapabildim mi, bilmiyorum; ama dileğim budur.

Hikâye üzerinde çalışırken bir de, Ali Dayı’nın evinde not defterlerimizin karıştığını fark ettim. Onunkini kullanmış, sonra almış, getirmişim. Tek bir sayfası dolu, onda da zorlukla yazıldığı belli şu cümle var: “22-9-15. Bugün iki HDP’li bakan istifa etti. Televizyondan açıkladılar.” 90’ına varmış da halen öyle dikkatle kulak kesiliyor Ali Dayı. Halen anlamaya, anlatmaya ve en çok da unutmamaya çalışıyor. Umarım ki yaptığımız iş, onun unutulmamasına da ufacık olsun bir katkı sağlar.

Üç gün boyunca Ali Dayı’nın hikâyesini, mümkün olduğunca üzerinde hiç oynanmamış kendi cümleleriyle okuyacaksınız. Öyle ya zaten güçlü bir edebiyatla ve yorgunluğu artınca bir miktar zedelense de sistematikle anlattı o. Fakat su istediği ya da yorgunluk belirttiği cümleleri veya tekrarları, eksik kalmış cümleleri bile kesmeyeceğim. Kesmeyeceğim ki Ali Dayı’nın anlatma arzusu, metinde de sesindeki heyecana yaklaşan bir görünürlükte olsun…

Söylediklerinin tamamının az ya da çok bir teyit süzgecinden geçtiğini de belirtmiş olayım. Fakat yine de doğru olan, bunları bir “belge gibi” okumak değil, “hissiyatı” anlamak niyetiyle okumak olur.

Çalışma sırasında ve sonrasında önerileri ve eleştirileriyle önemli katkılar sunan Rengin Azizoğlu’na ve Dr. Yektan Türkyılmaz’a teşekkür ederim. 

Ezcümle: Söz, Ali Dayı’nın.



Ali Dayı’nın saatler süren söyleşideki ilk cümlesi: “Dersimliyim.” Bu, “Kimsin” sorusuna verdiği cevap. Sadece memleket bildirmiyor; ağrı sızısına, özlemlerine dair ipuçlarıyla dolu. Çünkü onun kimliğini her şeyden evvel “Dersim” kuruyor.

Devam ediyor: “Çocukluğum Dersim’de geçti. Gençliğim İstanbul’da geçti. 1932’de doğdum. 38’de 6 yaşındaydım. Benim babam da şehit düştü. Babamın adı Mako’ydu. Demenanlı. Kutudere’de şehit düştü. Biz Kutudereliyiz. Bizim yerimiz orası. Komumuz, evimiz orası.”

Ali Dayı, aşiretini babası üzerinden tarif ediyor. Annesiyle ise arasında ileriki anlatımlarından da anlaşılabilecek daha başka, özel bir bağ var. Annesi ki, yaman bir kadın. Adı, Mihriban. Alan Aşireti’nden. Ali Dayı’nın babası olan Mako’yla evlenmeden önce Dersim-Palu sınırındaki bir köyden Evdal Ağa’nın oğlu Mamo’ya vermişler onu. Şeyh Sait İsyanı gelmiş. Evdal Ağa, Şeyh’in sadık takipçilerindenmiş. Önce ağa vurulmuş, sonra Mihriban’ın kocası Mamo. Anlatılan o ki Mihriban, “Teslim olacağıma ölürüm” deyip dağa çıkmış, Mamo’nun arkadaşlarını bulmuş ve çaprazları bağlayıp savaşa katılmış.

Şeyh’in Diyarbakır’da idamı ardından arkadaşları, Mihriban’ı getirip aşiretine teslim etmiş. Bir süre sonra onu, Demenanlardan Mako’ya vermişler. Demenanlar ki, Dersim’in koruyucusu, yılmazı. Dururlar mı, Dersim toprağını çiğnerken Türk askerinin postalı?

Mihriban’ın ikinci kocası da Dersim Soykırımı’na direnirken can verir böylece. İlki Şeyh Sait’te, ikincisi Dersim’de... İşte Ali Dayı, Kürdistan’ın bu savaşçı ailesinin bugüne ulaşan ferdidir. O anlatsın gerisini.

“Dersim 38’i hatırlıyor musun” diye soruyorum Ali Amca’ya, “Hatırlamaz olur muyum ben” diyor ve devam ediyor: “38, içimde bir çıban başıdır. 38 rakamını gördüm mü babamın ölümünü hatırlıyorum, çocukluğumu hatırlıyorum. 38 rakamını gördüm mü...”

Duraksıyor Ali Dayı. Gülten Teyze araya girip, “Babanın öldüğünü anlat” diyor. Ve Ali Dayı bir müddet bekleyip alıyor sözü yeniden. Sonrasını, araya girmeden, sohbetin -daha doğrusu “tarih dinletisinin”- akışı içinde olduğu gibi aktarmak, sanırım en doğrusu:

 Ali Başar: Babam iki defa yaralanmıştı. Çarpışmada. Türk askerleriyle. Anlatamıyorum, çok zor.

Benim babamın doğduğu yer, Kutudere. Mekanı orası. Kutudere’de görevliydi. Kol diyorlardı o zaman, bölük veyahut da başka şey demezlerdi. Kolê Demenanê, Kolê Kutudere... Benim babamın görevi, Kutudere’yi kapatmaktır.

Zel Dağı’ndaki Türk askerleri çadır kurmuşlar, yerleşmişler. En tepesinde Zel Dağı’nın, her tarafı gözetliyorlar. Fakat o zaman işbirlikçiler vardı. Ondan sonra katırı olan, beygiri olan, hayvanı olan Türk askerlerine malzeme taşıyordu. Benim babam orayı kapatmıştı. Zel Dağı’na kimseyi bırakmıyordu. Gelen kervanları, yani cephane taşıyanın, silah taşıyanın, kumanya taşıyanın yolunu kesip bütün yükünü alıyorlardı, suya döküyorlardı. Veyahut da kendileri yiyorlardı.

O dönemde bazı aşiretler Türk devletine kumanya taşıyordu, cephane taşıyordu. Motorlu araçların Dersim’e girmediği bir tarihti. Türk devletinin de motorlu taşıtları gelmiyordu, yoktu. Hep hayvanlarla. Dersim’i katlederken de en çok süvari birlikleri vardı. Çünkü atlar, her tarafa girebiliyordu. Vasıtalar olmadığı için süvari birlikleri vardı, onlar da at kullanıyordu. Süvari birlikleri köyleri sarıyordu, ondan sonra kurşuna diziyorlardı.

Benim babam, Kolê Kutudere’deydi. Kutudere’de yaralanmıştı. İkinci yaralanmada yarası ağırdı. Arkadaşları getirdiler. Biz Pirkanî’de yaşıyorduk, Alan aşiretinin içindedir. Benim anam Alanlıdır. Biz de Demenanlıydık. Onun için biz Pirkanî’de, dayılarımızın içinde yaşıyorduk. Çukur ağaları vardı. Onlar bizi kurtardılar ama kendileri öldü.

Gülten Başar: Babası direnenlere yardım ediyormuş. Yaralanmış. İkinci yaralanmasından sonra babasının dişi de ağrımış. Kendi kendine dişini iple mi neyle çekmişse, o gün bütün ağzı şişmiş. Bakmışlar ki ağırdır, gece yarısı babasını eve getirmişler. O zaman ölmüş babası, evde. 38’de babası ve kardeşiyle tarlaya toplamışlar, onu anlatsın.

Ali B.: 6 yaşındaydım. Süvari birlikleri köyün etrafını sarmıştı. Bir Pirkanî’deydik, kaçmıştık, Alan aşiretinin içindeydik. Benim babam dağdaydı. Yorgunum, konuşamıyorum ki. Yorgunum...

Askerler... Süvari birlikleri köyün etrafını sarmışlardı. Çok yorgunum.

Ben çocuktum, beni bağlamamışlardı. Zaten o zaman genç, yaşlı hepsini iplerle bağlamışlardı. Bizi... Kekliğim vardı benim. Ablam davara giderken bir keklik yavrusunu almış, büyüttük. O hayvan evimizde. Ortalık kalabalık oldu mu, atlar matlar filan kalabalık, baktım ki benim keklik kaçıp gidiyor. Arkasından koştum. Almak istedim. Ben bilmiyordum. Arkada bir darbe geldi bana yüzükoylu yere düştüm. Asker benim kaçtığımı zannediyor. Halbuki ben kekliğimi görmüşüm, onun için koşuyorum. Ağzım burnum yere geldi. Ondan sonra kan içindeydim. Annem benim üzerime kapandı. Kapandı. Bu sefer annemi dövdü. Benim ablam Besê, beni koltuğunun altına aldı, köyün içinde su harkı geçiyordu, su vurdu, kanı temizledi. Bir asker, tüfeğin harbesi var ya, çubuğu, çekti, o çubukla benim ablamı dövdü. Ablam su harkının içerisine yıkıldı.

Ondan sonra ben anneme dedim, ”Anne” dedim, ”Ben kaçacağım.” Gideceğim şu aşağıda... Saklambaç oynuyorduk, söğüt ağacı vardı, kökü oyuktu. Giderim o söğüt ağacı oyuğuna gireceğim ben, orada dururum. ”Yok, yok” dedi. ”Bizi öldürecekler, sen acından ölürsün, gel” dedi. Beni götürdü annem. Pat küt Türkçe bilenler vardı o zaman... Komutan diyor ki, ”Evlerinizi kitlemeyin, kapılarını açık bırakın.” Annem kapıyı açık bıraktı, ondan sonra hepimiz köyün meydanına toplandık. Toplandık. Köyün meydanında. Öyle ki atlar, kişnemeleri, süvari birlikleri... Bizi Çukur’a götürdüler. Sağımızda solumuzda askerler yürüyor. Aynı bir duvar gibi yürüyor bizle. Biz nasıl ki bir su oluktan geçiyor ya. Öyle o şekilde biz de aradan gidiyorduk. Ekili bir tarlanın içine oturttular bizi. Buğday tarlasıydı. Etrafımıza makineli tüfekler kurulmuştu. O zaman kimse makineli tüfek bilmezdi, ”tamatik” diyorlardı. Gösteriyorlardı. Diyorlardı, ”Bak ha bir tamatik ordadır, bir tamatik burdadır, ha bir tamatik de bu taraftadır.” Yahu diyorduk, tamatik nedir? Diyordu, tamatik çok mermi atıyor.

Tamatikler kurmuşlardı. Şimdi o zaman korktum ben. Korktum. Annemin kucağından indim aşağı. Böyle buradan oraya kadar uzandım ben, gittim ben. Annemden ayrıldım. Annem dedi ki, ”Oğlum, gel buraya, yanıma gel.” Ben dedim ki, anne orada tamatik var, bana kurşun değer, ben burada duracağım. Annem uzandı yere, beni bacağımdan yakaladı, çekti kendi kucağına aldı, beni bırakmadı bir daha. Beni bırakmadı. Dedi, ”Gel, gel oğlum, gel ki kemiklerimiz birbirine karışsın.” ”Kaçma.”

6 yaşındaydım. Niçin beni öldürmek istediler? Hani ya çocuk katilleri var ya... İşte bu. Benden küçük kardeşlerim de vardı. En büyük aile çocuğu benim, ötekiler ben daha da küçüktü. Hepimizi öldürmek istediler.

Yorgunum. Çok kötü. Kötü zamanımda geldin. Felç geçirdim. Bir damla su ver bana Gülten.

 Bundan sonrası ilk mola. Ali Dayı’nın anlattığı, Dersim Soykırımı’nın bugüne ulaşan çok az fotoğrafında da görülen vaziyet. Askerler, birer birer gezerler köyleri ve köylüleri sıraya korlar; götürdükleri dere ağzında, ovada veya kaya dibinde, ya kurşuna dizer ya insafa gelip salarlar. Bu sırada artlarında kalan evler de nasibini almaktadır, kıyımdan. Mola ardından da hikâyenin bu tarafını dinledik Ali Amca’dan.

 Ali Başar: Bizi toplayıp Çukur’a götürmüşlerdi. Güneş batıncaya kadar, yaz sıcağı... Dediler ki, ”Siz affedilmişsiniz.” İpleri çözdüler. Hepsini, milleti, binlerce kişi... Ayağa kaldırdılar, ”Söyleyin, ‘Yaşa, Yaşa, Mustafa Kemal Paşa’, sizi serbest bırakacağız. Türkçe bilmediklerinden dolayı kimisi ”Haşa, haşa” kimisi ”Yaşa, yaşa” dedi.

Bizi bıraktılar. Susuzluktan... Çocuktum. Annemin elini bıraktım, koştum suya. Çeşme vardı. Böyle büyük su akıyordu. Bu evimizin iki misli büyüklüğündeydi, arı petekleri vardı. Arı peteklerinin hepsini suya vermişler, hepsi arı ölüsü dolu. Balı dökmüşler çeşmenin içerisine. Ha böyle bu kadar yüksek... O bal suyun içinde, su ikiye ayrılmış, yarısı sağda, yarısı solda akıyor. Suyumu içtim, elimi daldırdım bala, bal aldım.

Ablamla beraberdik biz. Gittik eve. Bizim ev yok. Kabımızı, kacağımızı, tenceremizi, leğenimizi... Ne varsa hepsini Pax’ın Nahiye Müdürü Latif Keleştemur götürmüş. Askerlerle beraber. Kaplarımızı, diğerlerimizi. Keko vardı. Biraz Türkçe biliyordu. ”Keko, keko, bu kaplarımızı niye götürmüşler?” Dedi ki, ”Beylik malıdır.” Kaplarınız, beylik malıdır. Annem beylik malının ne demek olduğunu bilmiyor. ”Keko” diyor, ”bu beylik malı ne demektir? Bunlar bizim tencerelerimizdir, bizim kap kacağımızdır, beylik malı nereden çıktı?” Diyor, ”Devletin malıdır.” Ganimet. Ondan sonra aldılar, götürdüler.

Komşulardan yardım istedik. Kimse bize yardım etmiyor. Kimse devletin kapısına gitmek istemiyor. Korkuyorlar.

Keko, annemin amcasının oğludur. Kardeşi vardı. Böyle iyi kötü, biraz Türkçe biliyorlardı. Keko, kardeşi Hüseyin’e söyledi. Dedi ki, ”Mihriban’ı götür Nahiye Müdürü’ne.” Annem için. ”Nahiye Müdürü’ne git, kaplarını istesin. Bunlar beylik malı değildir.” Annem bizi aldı, hepimizi, çocukları topladı. Ablalarım da vardır. Hepimiz toplanıp gittik Latif Keleştemur’a. Nahiye Müdürü’ne. Tercümanımız Hüseyin Dayı’dır. Dedi ki, ”Paşam, paşam, aha bu kadın var ya, gelmiş diyor ki ‘Benim kaplarımı versin. Kaplar benimdir, beylik malı değildir.’” ”Kimdir bu kadın?” Benim küçük kardeşim vardı, annemin kucağında daha halen meme emiyordu. Annem de çocuğunu kucaklamış, çömelmiş, böyle duvarın dibinde duruyor. Müdür bey geldi. Bu Araplar gibi, böyle fistan gibi uzun bir şey giymiş, bir de başına bir şey koymuş. Arap kılığı. ”Kim bu kadın” dedi. Anneme tekme tokat vurdu, dövdü annemi. Kucağındaki bebeği düştü, ta buradan oraya kadar yuvarlandı gitti. Annemi dövdü. Telefon etti karakola müdür. O zaman manyetolu telefonlar vardı, böyle büküyorlardı, büküyorlardı, filan. ”Alo, karakol. Alo, karakol.” Büküyorlardı, gene büküyorlardı. ”Alo, karakol.” Karakol cevap verdi. Dedi ki, ”Jandarmaları gönderin, bu kadını götürün.” Jandarmalar geldiler. Üç-dört kişi, beş kişi. Annemi götürmek istiyorlar. Çok afedersin, haşa sizden, dedi ”Götürün” dedi, ”Sabaha kadar kullanın” dedi. Hüseyin Dayı, yüzü koylu yere düştü. Annemin amcasının oğludur. Yere düştü, sürüne sürüne gitti, müdürün çizmelerini kucakladı. Çizme vardı ayağında. Çizmelerini kucakladı, dedi ki, ”Paşam, paşam, affet. O benim bacımdır” dedi, ”jandarmalara verme.” ”O benim bacımdır, jandarmalara verme.” Zor, güç bela, benim ablalarım daha büyüktü, çığlık atıyorlar, ağlıyorlar, ortalığı velveleye vermişler.

Ondan sonra annemi aldık jandarmaların elinden. Bağırtımız, çağırtımız, ağlamamız... Annemizi geri aldık. Eve gittik, bir daha da gitmedik artık.

Devlet. Beylik malı. Hepsi gitti.

 Bir süre duraksıyor Ali Dayı ve babasına dönüyor yeniden:

 Ali Başar: Babam Kutudere’de yaralandıyken, gece arkadaşları getirdiler. Siyah bir çulun içine sarmışlar, iki ağacın arasına koymuşlar. Ondan sonra getirdiler yanımıza koydular. Bu boğazı şişmiş, böyle buraları şişmiş, her tarafı. Benim babam bir gece yanımızda kaldı, öldü. Kimse babama mezar kazmadı. Korkuyorlardı. Şimdi terörist diyorlar ya… O zaman da eşkıya diyorlardı. Babama mezar kazmadılar. Tam bir hafta babamızın ölüsünün yanında yattık biz. Bir hafta. Kimse babama mezar kazmadı. Dağdaki arkadaşları duyuyor. Ondan sonra geldiler, ormanın içerisinde bir çukur kazıyorlar, gece geldiler, babamın cesedini aldılar, götürdüler. Anneme tarif ettiler, filan yerde, filan yerde, ormanda. Filan yerde büyük kaya vardır, taş vardır, orada gömüyoruz biz. Gel zaman git zaman... Ondan sonra gittik, annem bana dedi ki, ”Gel gidek babanın mezarını bulalım.” Gittik biz. Onların tarifi, annemin söylediği, aradık, hiçbir şey bulamadık biz orda. Babamın mezarı, Dersim’de. Ondan sonra bulamadık. O ormanın içerisinde.

Ondan sonra. Gülten biraz su ver bana.

Ben unutmuşum ama sorularını söyle. Başka ne söyleyeyim ben.



YARIN:

* Soykırım sonrası İstanbul’a yolculuk

* İstanbul günleri: Hamallık ve “talebelerle” tanışma


3407

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA