Yeni iç savaş rejimi

Türkiye’de iktidarlar arası kapışmanın adı olan 15 Temmuz’un üzerinden tam bir yıl geçti. O günden bu yana AKP Türkiye’yi KHK ile yönetmeye başladı. 152 bin kişi işten çıkartıldı, en az 40 bin kişi tutuklandı.

18 Temmuz 2017 Salı | Dizi

Heval Taha


29 Kasım 2014 günü HDP Grup Başkanvekilleri Pervin Buldan, İdris Baluken ve İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile DTK Eşbaşkanı Hatip Dicle’den oluşan heyet İmralı Adası’nda tutsak bulunan PKK Lideri Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşme sonrası heyet adına yapılan açıklamada, Öcalan’ın üzerinde çalıştığı, “Barış ve Demokratik Müzakere Süreci Taslağı”nın genel hatlarıyla olgunlaştığını vurguladığı belirtilerek, “Sayın Öcalan, uzunca bir süredir üzerinde çalıştığı ve devlet heyetiyle detaylı bir şekilde üzerinde tartıştıkları Barış ve Demokratik Müzakere Süreci Taslağı’nın, gelinen nokta itibarıyla üzerinde müzakere yürütülebilecek bir çerçeve olduğu konusunda mutabık kaldıklarını belirtmiştir” deniliyordu. 

Heyetin açıklamasında dikkat çeken bir başka husus ise Öcalan’ın gelişecek sürecin yasal güvenceye alınması konusundaki ısrarıydı. Heyetin açıklamasında, “Sürecin bundan sonraki tüm aşamalarında, demokratik çözümün yasal güvencelerinin oluşturulmasının elzem olduğu ve bu güvenceler sağlanmadan nihai barış ve demokrasi hedefine varmanın mümkün olmadığı, Sayın Öcalan tarafından net, ısrarlı ve kararlı bir şekilde vurgulanmıştır” denilerek, Öcalan’ın bu konudaki ısrar ve ciddiyetine vurgu yapılıyordu. 


Darbe mekaniği uyarısı

Öcalan’ın bu uyarıların dikkate alınmaması durumunda yaşanacaklara ilişkin sözleri ise heyetin açıklamasına şöyle yansıdı: “Tarafların belirtilen hususlarda süreci doğru, ciddi ve kararlı yürütmesi halinde, en fazla 4-5 ay içinde tüm Ortadoğu’nun geleceğini belirleyecek büyük demokratik çözümün sağlanabileceğini vurgulayan Öcalan, bu ciddiyet ve kararlılığın gösterilmemesi durumunda, bölgesel kaosun derinleşeceği ve darbe mekaniğinin sonuç alabileceği uyarısını yapmıştır.”

Görüldüğü üzere Öcalan, AKP iktidarının demokratikleşmeyi öteleyen, çözüm karşıtı gayri ciddi yaklaşımlarına ilişkin kullandığı “darbe mekaniğinin sonuç alabileceği” ifadesi ile devlet yapılanması içinde varlığını sürdüren darbe potansiyeline dikkat çekmişti. 

Öcalan’ın bu tarihi belirlemesini de içeren görüşmede altı çizilen, “devlet heyetiyle detaylı bir şekilde üzerinde tartıştıkları Barış ve Demokratik Müzakere Süreci Taslağı’nın, gelinen nokta itibarıyla üzerinde müzakere yürütülebilecek bir çerçeve olduğu konusunda mutabık kaldıklarını belirtmiştir” ifadesi AKP iktidarının sorunun “müzakereler” yolu ile çözümünü sabote etmesi ile noktalandı. Erdoğan 28 Şubat 2015’te açıklanan Dolmabahçe Mutabakatı’nı tanımadığını açıklayarak süreci açıkça sabote etti.

Öcalan 5 Nisan 2015’te görüştüğü İmralı Heyeti’ne, “Bu görüşme son görüşme olabilir. Devlet bu konuda gayri ciddi bir tutum içerisinde. Gerek siz, gerek devlet heyeti bundan sonra görüşmeye izleme heyeti ile beraber gelmezseniz bunun benim nazarımda hiçbir bağlayıcı yanı, resmi bir niteliği yoktur ve olamaz. Eğer izleme heyeti ile gelmezseniz siz de gelmeyi reddetmelisiniz” diyerek muhataplarının bu konudaki samimiyetsizliğini deşifre etti.


‘Yönetemiyorsam, imha ederim’

Devlet ve AKP iktidarı bu görüşmenin ardından Öcalan üzerinde derin bir tecrit başlattı. AKP iktidarı “görüşme” adı altında başlattığı “teslim alma girişimi” sonuç vermeyince Kürt sorunu konusunda gerçek politikalarına döndü. Erdoğan, AKP adına Dolmabahçe Mütabakatı’nın açıklandığı toplantıda yer alan Yalçın Akdoğan da dahil sürece dahil olan Beşir Atalay gibi isimleri parti içerisinde tasfiye etti.

Ayrıca Erdoğan 17-25 Aralık (2013) yolsuzluk operasyonları ile yaşadığı suç üstü halinin Kürt sorunun çözümü ile derinleşecek demokratikleşme eğilimi içinde örtbas edilemeyeceğini biliyordu. Ülkenin Kürt sorununun çözümü ile içine gireceği demokratikleşme kamu mallarına yönelik talanın da sorgulanmasını beraberinde getirecekti. Yolsuzluk ve hırsızlığa adı karışan bakanlar tüm bunları Erdoğan’ın emri ile yaptıklarını açık bir biçimde ifade ettiler. Fettullah Gülen Cemaati ile girdiği iktidar bölüşümü kavgası 17-25 Aralık operasyonu ile bir savaşa dönüşen Erdoğan kendi kaos planını devreye sokmayı tek çıkar yol olarak gördü.

Ardından Öcalan’ın ısrarla vurguladığı “kaos” ortamına girildi. Erdoğan 15 Aralık 2015’te başlatılan operasyonlarla Kürdistan’da imha ve yeniden bir işgal başlattı. Kürdistan’ın çok büyük bir bölümünde siyasal varlığını kaybetme noktasına gelen Erdoğan “yönetemiyorsam imha ederim” diyerek tarihin en kapsamlı saldırısını başlattı. Erdoğan sabote ettiği çözüm süreci, demokratikleşme ve 17-25 Aralık’ta yaşadığı suç üstünü savaşla perdelemeyi tercih etti. Kaos derinleşti.


15 Temmuz’la asker Kürdistan’ı devraldı

Erdoğan, 15 Temmuz sonrası siyasal zemini ortadan kaldırıp askeri iktidarın açık ortağı yapabilmek için önce HDP’yi sivil siyasetin dışına itme yoluna gitti. Başta eş başkanlar olmak üzere onlarca milletvekilini tutuklayarak parlamento zeminini Kürtlere kapadı. Buna paralel olarak belediyelere atanan kayyumlar eli ile Kürdistan’ın yönetimini askerlerin denetimindeki atanmışlara bıraktı. Erdoğan uzun vadede Kürdistan’da halk oyu ile seçilen siyasetçiler dönemini sonlandırmaya kararlı olduğunu gösterdi. Erdoğan’ın darbe girişimi sonrası askerle yaptığı yeni mutabakat Kürdistan’ın defakto olarak askere terk-teslim edilmesi oldu. Darbe girişimi sonrası Erdoğan ile Genelkurmay karargahı arasında yeni bir pazarlık zemini oluştu. 15 Temmuz asker açısından Erdoğan’ın dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile Dolmabahçe’de yaptığı kayıt dışı görüşmenin bir tekrarı gibi görünüyor. 4 Mayıs 2007’de gerçekleşen Erdoğan-Büyükanıt görüşmesi sonrası ordu içinde temizlik operasyonu başlamış birçok asker hakkında tutuklama ile sonuçlanan davalar açılmıştı. 15 Temmuz sonrası Erdoğan askerle ikinci bir temizlik için uzlaştı. 


Yeni anlaşmanın şartı: Süleyman Soylu

Darbe girişimi sonrası yapılan ilk kabine değişikliğinde Süleyman Soylu’nun içişleri bakanlığına atanması da Erdoğan’ın Mehmet Ağar’ın sivil uzantısını oluşturduğu ordu içinde Ergenekon olarak bilinen derin yapı ile girdiği yeni anlaşmasının bir şartıydı. Soylu Kürdistan’da sivil siyasetin değil derin devlet içindeki askeri kanadın yürütmedeki temsilcisi olarak göreve getirildi.

Erdoğan’ın askerle girdiği bu yeni ittifak kendi partisi açısından da hazırlıksız yakalanılan bir durum oldu. Kurulduğu günden bu yana her kongre de ve her kabinede Kürt kökenlilere kontenjan açan Erdoğan son kurultayda oluşturduğu parti yönetiminde Kürt kökenlileri budadı. Erdoğan’ın bu kongrede yaptığı konuşmada kendi partisi için yaptığı “metal yorgunluğu yaşanıyor” vurgulaması parti tabanının darbe girişimi sonrası oluşan yeni ittifaklara uyum sağlayamamasına işaret ediyordu. 

Darbe girişiminin ardından apar topar yapılan “yasal düzenlemelerle” askerin tasarrufunda bulunan milyarlarca dolar değerindeki araziler el değiştirdi. Yeni iktidar ittifakının kamu malları üzerindeki yeni bölüşümü bu araziler ile başladı. Askerle başlayan yeni ittifakın siyasal sonucu ise AKP-MHP koalisyonu oldu. Bunun sonucu olarak 16 Nisan anayasa değişiklik referandumu ile kabul edilen “Türk tipi başkanlık” modeli ile parlamento devre dışı bırakılırken yeniden tarif edilen güçler ayrılığında asker ikinci etkili güç olarak yeniden tarif edildi. 


15 Temmuz öncesi neden saklandı

8-9 Temmuz 2016 tarihlerinde gerçekleşen NATO devlet ve hükümet başkanları zirvesi için 7 Temmuz günü Varşova’ya giden Erdoğan 9 Temmuz’da geri döndü. Erdoğan o günden sonra alışılmışın dışında ortalarda pek görünmedi. Tatilde olduğu söylendi. Ancak nerede olduğu iktidar çevreleri tarafından sır gibi saklandı. Öyle ki, 15 Temmuz’da yaşanacak darbe girişiminden çok sonra (26 Mayıs 2017) Sözcü Gazetesi’nden Meliha Olgun ve Gökmen Ulu, 15 Temmuz günü Erdoğan’ın nerede olduğunu haber yaptıkları için tutuklandı. Ancak kimse “Erdoğan neden saklanıyordu. Eğer saklanmıyor ise nerede olduğunun haber yapılması ne gibi bir suç oluşturuyor” diye sormadı.

Oysa Erdoğan’ın saklandığı çok açıktı. Saklanıyordu. Uygun bir saatte Hande Fırat’ın telefonu ile yapacağı görüşmeyi bekliyordu. 

Erdoğan iktidara gelirken ittifak kurduğu çevreleri zaman içerisinde bir bir tasfiye ederek tüm gücü tek başına kontrol edeceği bir modele doğru yol almak peşindeydi. İttifak kurduğu güçlerin en etkilisi konumundaki Gülen Cemaati ile girdiği kavga 15 Temmuz 2016 gecesi patlak verdi. Darbelerle iktidar değişiminin Osmanlı’dan günümüze bir geleneğe dönüştüğü Türk siyasal yaşamı içerisinde 15 Temmuz girişimi nev-i şahsına münhasır bir özellik arz ediyor. Geçmişte yaşanmış hayata geçmeyen geçemeyen cunta girişimlerinden daha ciddiyetsiz, başsız sonsuz bir girişim olarak dikkat çekiyor. Öte yandan hedef aldığı siyasal iktidara bu denli fırsat sağlayan bir başka darbe girişimi de görülmemiştir. 

Darbe girişiminin duyurulmasının ardından bir süre sonra CNN Türk’ten Hande Fırat’ın görüntülü telefon görüşmesi ile saklandığı yerden konuşan Erdoğan halkı sokağa çıkarak darbeye karşı koymaya çağırdı. Bu sırada Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan başta olmak üzere üst düzey hiç bir güvenlik amiri ortalıkta yoktu. Kalabalıklar sokaklarda yakaladıkları erlerin kafasını keserek DAİŞ katliamlarını aratmayacak cinayetler işliyordu. 


Kurmay heyette siyasi ayağı da ortada yok

15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından 20 Temmuz günü Erdoğan’ın talimatı ile AKP Hükümeti MHP’nin de desteği ile OHAL ilan etti ve hükümeti de devre dışı bırakarak idareyi Saray’ın ukdesine aldı. O tarihten itibaren ülkeyi KHK ile teslim aldı. Erdoğan’a bağlı savcıların 17-25 Aralık sonrası icat ettiği “Fettullahçı Terör Örgütü” (FETÖ) yaftası ile tarihin en büyük cadı avı başladı. Erdoğan yargısının yarattığı bu hukuk garabeti çok geçmeden muhalefet tarafından da kullanılmaya başlayınca Erdoğan başlattığı algı operasyonunda ilk hamleyi başarmış oldu. Büyük bir çoğunluk bir örgütün kendi kendisine “Fettullahçı Terör Örgütü” adını almış olabileceğine zımnen ikna edildi. Darbenin mutlak faili de bu örgüttü. Devletin denetimi ve onayı ile Türk Silahlı Kuvvetleri içinde örgütlenmesi sağlanan Gülen Cemaati mensuplarının Kürdistan’da uygulanan özel savaşın pratik uygulayıcıları oldukları biliniyor. TSK içindeki güçlerinin buradan da gediği aşikar.

Ancak darbe girişiminde bulunduğunu açıklayarak TRT’den bildiri okutan “Yurtta Sulh Komitesi”nin kurmay heyeti hiçbir biçimde ortaya çıkarılamadı. Darbenin kilit ismi olduğu iddia edilen ve Gülen’in “hava kuvvetleri imamı” olduğu söylenen Adil Öksüz o gece yakalanmasına karşın nasıl ortadan kayboldu hala izah edilebilmiş değil. Dolayısı ile bu darbe girişiminin sivil siyasal kadrolarına da ulaşılamadı. 17-25 Aralık sonrası Cemaati kast ederek “Ne istediler de vermedik” diyen Erdoğan da “Melih Gökçek Ankara’yı parsel parsel Gülen Cemaati’ne sattı” diyen Bülent Arınç da satışı yapan Gökçek de bu sözleri ve eylemleri ile ilgili yargı önünde açıklamaya davet edilmedi.


KHK’larla başlayan cadı avı

16 Temmuz öğle saatlerinden başlayarak sergilenen pratik hükümetin olası bir “darbe girişimi” sonrası tutuklanacak, işten atılacak, işten el çektirilecekler ve soruşturulacaklara ilişkin ciddi bir hazırlık içerisinde olduğunu ortaya koydu.

OHAL ilanı ardından ülkeyi KHK’larla yönetmeye başlayan Erdoğan “FET֔ yaftası yapıştırılan uzun listelerle kamuda ciddi bir personel temizliğine başladı. Bu listelerin içinde Cemaatle hiçbir ilgisi olmayan binlerce muhalif de vardı. OHAL ilanının ardından 22 Temmuz’da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni askıya alan Erdoğan iktidarı işkence ve hukuksuz yargılamanın önünü açtı.


Yağmanın yeni adı Paralel Bütçe; Varlık Fonu

15 Temmuz darbe girişimini her türlü muhalefeti imha edebileceği siyasal bir malzemeye dönüştüren Erdoğan’ın buradan kendisine ve şürekasına ekonomik rant yaratacak mekanizmalar üretmemesi düşünülemezdi. Öyle de oldu. Darbeden bir ay sonra bir grup AKP’li milletvekilinin TBMM’ye sunduğu kanun teklifi ile kurulan Varlık Fonu bu açığı kapamak için devreye sokuldu. 

Cumhuriyet Gazetesi’nde Çiğdem Toker 15 Ağustos 2016 günü kaleme aldığı yazıda konuyu şöyle tarif ediyordu, “Öyle şirket düşünün ki, özel hukuk hükümlerine tabi ama Başbakanlık’a bağlı. Kurulur kurulmaz Ticaret Sicili’ne tescil edilmiş sayılacak. Ama Kurumlar Vergisi’ne tabii değil. Tahvil ihraç edecek, repo - ters repo yapacak, gayrimenkul sertifikaları çıkaracak, yabancı şirketlerin yatırımlarına ortak olacak. Ama Sermaye Piyasası Kanunu’na tabi değil. Her düzeyde yüzlerce çalışan istihdam edecek. Ama Devlet Memurları Kanunu’na tabi değil. Onlarca ihale açacak, milyonluk alımlar yapacak. Ama ihale mevzuatına tabi değil. 
Otoyol, Kanal İstanbul, 3. köprü, 3. havalimanı, Akkuyu Nükleer Santralına finansman sağlayacak. Ama Sayıştay denetimine tabi değil. Meseleyi biraz daha açmak adına bir ayrıntı paylaşalım: Kanun teklifinin 8. maddesinin gerekçesinde, bu Fonun hangi yasalara tabi OLMAYACAĞI listelenmiş. Bir A4 sayfasına yakın bu listede ben 18 kanun ve KHK saydım.”

Bu şu anlama geliyor. Başbakanlık kurumunun 16 Nisan referandumu ile lav edilmesi ile söz konusu fon Erdoğan’a bağlanmıştır. Erdoğan tüm bu kamu kaynaklarını istediği gibi yönetme hakkına sahiptir ve hiç bir denetime de tabi değildir. Erdoğan bu yolla para ve sermaye piyasalarına da müdahale edebilecektir. 

OHAL kapsamı ile sınırlı olması gereken KHK’lar Erdoğan’ın yeni ekonomik düzeninin sağlaması için de kullanılıyor. Örneğin bir KHK ile BDDK kapsamı dışına tutulan PTT’ye “elektronik para ihraç etme yetkisi” tanınıyor. Varlık Fonu’na devredilen ve tüm denetimlerden muaf tutulan PTT’nin düzenleyici kurumları atlayarak faaliyette bulunmasına olanak sağlanmasının darbeleri önlemek için ilan edilen OHAL ile ne ilgisi olabilir. Hırsızlık ve yolsuzluktan sabıka kaydı bu denli kabarık bir iktidarın PTT gibi bir kurumu denetim dışı bırakarak para piyasalarına sokmanın yeni vurgunlara yol açacağı kesin.


15 Temmuz’da halka dağıtılan silahlar ne oldu

Darbe girişiminden uzunca bir süre sonra 4 Aralık 2016 tarihinde yakalanan bir katil zanlısının verdiği ifade o güne kadar üzerinde hiç durulmayan bir başka konuyu da gündeme getirdi. 30 Temmuz 2016’da öldürülen Cesur Demircioğlu’nun katil zanlısı olarak yakalanan Murat Maraş cinayet silahı olarak arabasında bulunan MP-5 tipi otomatik silahla ilgili şu ifadeyi verdi: “Bu tabancayı 15 Temmuz darbe gecesi Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün önünde dağıtmışlardı. Ben de oradan almıştım. Tabancayı hiç kullanmamıştım, amacım köye bırakmaktı. Silahı aldıktan sonra önce İdris Demircioğlu’nun bulunduğu yere doğru ateş ettim. Cesur tüfeği bana doğrulttu, o arada panik ve korku halinde idim. Cesur’a doğru 3 el ateş ettim.”

Maraş’ın bu ifadesi ile ortaya çıkan “15 Temmuz gecesi halka dağıtılan silahlar” olayı CHP’li Eren Erdem, TBMM Başkanlığı’na sunduğu yazılı soru önergesin de meclis gündemine taşındı. Tartışmaların büyümesi üzerine 20 Haziran 2017 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan bir habere göre resmi makamlar, “Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde kaybolan silah sayısının toplamda 16 olduğu belirtildi. Bu silahların 12 Kalaşnikof, üç G-3 ve bir MP-5 marka olduğu bildirilirken, kaybolan silahların 15 Temmuz darbe girişimi sırasında yaşanan arbede sırasında yere düştüğü, bu sırada da çalındığı ifade edildi” şeklinde bir açıklama yaparak “kayıp silah” olayını doğruladı. Ancak bugüne kadar kaç kişiye ne kadar silah dağıtıldığına ilişkin tatmin edici bir açıklama yapılmadı. 


Bir rant kapısı olarak sahte gaziler

Darbe girişiminin karakteristiğini anlamak için çok çarpıcı bir vaka da sahte “gazi”lerdir. Darbe girişimi ardından Türk basını tarafından “5 tankı durduran kahraman” olarak tanıtıldıktan sonra hastane masrafları ödenen ve hesabına “gazilik” parası yatırılan Zafer Onaran’ın sahtekar olduğu ortaya çıktı. 

Ankara, Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden dava dosyasına göre, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra çenesi kırıldığı için hastanede tedavi gören Zafer Onaran, basına darbe gecesi tankları durdurmak isterken yaralandığını ifade etti. Onaran’ın açıklamaları, ‘5 tankı durduran kahraman’ diye manşetlere çıktı. Eşi Aysel Onaran aracılığıyla Sincan Kaymakamlığı’na ‘gazilik’ için başvuran Onaran’ın hastane masrafları ödendi, hesabına da para yatırıldı. 

Kısa süre sonra olayı medyadan öğrenen Onaran’ın akrabası Beytullah Koca karakola gidip “Ne kahramanı... 16 Temmuz’da kavga ettik, çenesini ben kırdım, devleti dolandırıyor” deyip şikâyetçi oldu.

15 Temmuz gecesi öldürülmesinin ardından Erdoğan tarafından sembolleştirilen Astsubay Ömer Halisdemir’in adının da bir inşaat firması tarafından kullanılarak ev satışı yapıldığı ortaya çıktı. Olay üzerine harekete geçen Halisdemir’in eşi Hatice Halisdemir Türk Patent ve Marka Kurumunca baş vurarak “Ömer Halisdemir” isminin patentini kendi üstüne tescilledi. 


Gülen hala sessizliğini koruyor

15 Temmuz darbe girişiminde yer alan askeri personelin içinde Gülen Cemaati çeşitli düzeylerde ilişkisi olan askerlerin de yer aldığı çok açık. Ancak söz konusu bu personelin de en azından son 15 yıldır bu iktidar tarafından görevlendiği de unutulmamalı. 2002 seçimleri, 2010 anayasa değişikliği referandumu gibi tarihi momentlerde Erdoğan ile Gülen’in ortak haraket ettikleri de biliniyor. Yine birçok seçimde Erdoğan’ın Gülen’e milletvekilliği ve belediye başkanlıkları için kontenjan sunduğu da sır değil. 

Yine hatırlatmak gerekirse Bülent Arınç’ın Ankara Büyük Şehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in şehri parsel parsel Cemaat’e sattığı düşünüldüğünde bu ilişkinin suyun altında olan bölümü hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığımızı gösteriyor. Tüm bunlara rağmen Fettullah Gülen’in hala bu ilişkiler hakkında hiç bir söz söylememesi dikkat çekici. Bunca ağır suçlamaya, Cemaate yakın insanlara ait trilyonlara varan servetin el değiştirmesine karşın Gülen’in içine girdiği sessizlik iki güç arasında başlayan kavganın henüz sonuçlanmadığını düşündürüyor.       



KESK’ten KHK bilançosu

15 Temmuz darbe girişimi toplumsal dokuyu bozacak düzeye varan tutuklamalar, işten çıkarmalar Erdoğan’ın Kürtler’in yanı sıra sol, sosyalist tüm muhalifleri kamudan uzaklaştırma operasyonuna dönüştü. Konuyla ilgili KESK’in e-anket yolu ile yaptığı çalışması son derece çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor. 5000 kişinin yanıtladığı KESK’in araştırmasına göre tablo şöyle: “İşten atılanların yüzde 82’si KHK ile ihraç edildiğini öğrenmiştir. İşten atılanların yüzde 62’si AKP iktidarları döneminde kamuda işe başlamıştır. Yüzde 22’si herhangi bir sendikaya üye değildir. Yüzde 11’inin sendikalara üye olması yasaklanmıştır. İşten atılanların yüzde 82’si evli olduğu ifade etmiştir. Evli olanların yüzde 97,5’inin bakmakla yükümlü oldukları en az bir kişi bulunmaktadır. Evli kadınların yüzde 86’sının, evli erkeklerin yüzde 92’sinin çocukları bulunmaktadır. İşten atılanların bakmakla yükümlü olduklarının yüzde 78’i çocuktur, yüzde 55,3’ü öğrencidir, yüzde 9,6’sı engelli veya hastadır. İşten atılanların yüzde 2,9’u engelli veya kronik hastadır. İşten atılanların yüzde 46’sı kiracı, yüzde 26’sının ipotekli konut kredisi borcu var. İşten atılanların yüzde 63’ünün şu an yaşadıkları hanelerde herhangi sürekli bir gelir bulunmamaktadır. İşten atılanların yüzde 44’ünün tüketici kredisi borcu, yüzde 75’inin başka borçları bulunmaktadır. İşten atılanların yüzde 84’ü iş aramıştır ancak iş arayanların sadece yüzde 8’i iş bulabilmiştir. Yüzde 92’si halen iş bulamamıştır. İşten atılanların yüzde 73’ünün aile içi ilişkilerinde, yüzde 90’ının sosyal ilişkilerinde bozulma yaşanmıştır.”


152 bin kişi

Toplumun geniş bir kesiminde derin travmalara yol açan bu cezalandırma yönteminin telafisi mümkün olmayan sonuçlara da neden oldu. 20 Temmuz’dan bu yana basında yer alan haberlere dayanarak BBC Türkçe’nin elde ettiği verilere göre, açığa alınan, tutuklanan ya da meslekten ihraç edilen çeşitli meslek gruplarından çoğu kamu görevlisi en az 37 kişi intihar etti.

Bugüne kadar çıkarılan toplam 25 KHK ile en az 152 bin 569 kişi işten çıkartıldı. Bu süreçte tutuklananların sayısı ise 40 bini aşmış durumda.


 hevaltaha@riseup.net


965

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA