Sozdar DERSİM: Kaynağına akan bir bilge

Malatya Cezaevi’nin birbiri ardına açılan demir parmaklıklı kapılarının en ardında, tüm içtenliğiyle işte bize gülümsüyordu Gurbet. Fotoğrafını dahi görmemiş olsamda O’nu hemen tanımış, ancak hayal kırıklığına da uğramıştım… Kısa boylu, duygusal biri düşmanın onca işkencesi karşısında nasıl irade göstermiş olabilirdi ki?

11 Ekim 2017 Çarşamba | PolitikART

Onu daha görmeden önce tanımıştım. Üniversitemizde iz bırakan ilklerdendi. Hiç zemini yokken, partiyle ilişkiye girmeden, destek almadan yurtsever gençliği örgütlemişti birkaç arkadaşıyla birlikte. Ardılları onun yarattığı mirastan söz ettikçe etkileniyordum. Zira onun temelini attığı örgütlenme birkaç yıl sonra koca bir orduya dönüşmüş, düşman üniversitemizin dış kapısından içeri adımını dahi atamaz olmuştu.  

Ayrıca o dönemlerde bir kadının okuyup‚ ‘hayatını kurtarması’ kolay değildi. Kimyager olmasının getireceği avantajları elinin tersiyle iterek hayatını halkının özgürlüğüne adaması, üniversitemizin yurtsever gençlik kitlesi nezdinde büyük saygınlık ve hayranlık uyandırmıştı. 

Gurbetelli, Mahsum Korkmaz Akademisi’nde gördüğü eğitim ardından Çukurova’ya gelmiş, bir süre sonra ihbar sonucu esir düşmüştü. Gençlik arasında üzerinde bulunan örgütsel içerikli notları çiğneyip yuttuğu, ağır işkencelere rağmen düşmanına hiçbir bilgiyi vermediği konuşuluyordu. Giderek özeniyorduk; Gurbetelli gibi örgütlemeye, Gurbetelli gibi direnmeye, onun gibi yaşamaya... 

Bir gün yolumun onunla aynı cezaevinde kesişeceği aklımın ucundan bile geçmezdi. 



Cezaevinde buluşma…

Malatya Cezaevi’nin birbiri ardına açılan demir parmaklıklı kapılarının en ardında, tüm içtenliğiyle işte bize gülümsüyordu Gurbet. Fotoğrafını dahi görmemiş olmama rağmen hemen tanımış, ancak hayal kırıklığına da uğramıştım. Hayalimde iriyarı, kuvvetli, otoriter pozisyonda duran bir devrimci tasavvur etmiştim. Böyle kısa boylu, duygusal biri düşmanın onca işkencesi karşısında nasıl irade göstermiş olabilirdi ki? Sahip olduğu iradeyi cezaevinde kaldığım üç ay süresinde anlamam zor olmadı. 

Kısa bir süre sonra çıkacağımızı bildiğinden ve emek verdiği Çukurova Üniversitesi gençliğinden geliyor olmamızdan dolayı bize ayrı ilgi gösteriyor, militanlaşmamız için çaba sarfediyordu. Eğitimsiz geçirdiğimiz bir anımızı dahi hatırlamıyorum; beş günlük açlık grevi ve tüm cezaevindeki yoldaşlara bizzat kendi eliyle yaptığı baklavaları hazırladığı gün dışında. 

Gurbetelli, cezaevinde her arkadaşa karşı aynı duyarlılığı gösteriyordu. Havalandırmaya her çıkışımızda öncesinden planına aldığı bir arkadaşla ilgileniyordu. Sorumluluğu altında bulunan arkadaşların örgütsel ortama, düşman gerçekliğine, eğitim çalışmalarına dair gözlemlerini soruyor, şahsına yönelik varsa eleştirileri dinleyip perspektifler sunuyor, her gün başka bir özelliğimiz üzerinde duruyordu. Özlemlerini de, umutlarını da, öfke ve sevinçlerini de güçlü yansıtıyordu, olaylardan derin etkileniyordu. Onunla birlikte yurtseverliğimiz, devrimciliğimiz gelişiyordu. Bize kendi şahsında kavga etmenin, kendinle cebelleşmenin, erdemli olmanın yolunu gösteriyordu. Onun teorik birikimine de, pratik zekasına da, emekçi yönüne de hayrandım.

Günün birinde “Neden beni hiç eleştirmiyorsun” diye sorduğunda, “Sende eleştirecek bir yan bulamıyorum ki” demiştim. Nefes nefese çalışıyordu çünkü. Benim gözümde özgürleşmeyi başarmış bir kadındı O. Onun gibi bir cevherin hapiste olmasını hazmedemiyor, mevcut düzene karşı daha da kinleniyordum.

Cezaevinde her gün bitiminden önce anılarımızı paylaşıyor, şarkılar söylüyor, fıkralar anlatıyorduk. Bana her gece ‘Ağlama Yar’ şarkısını söylettirirdi. Hemen her gün söylemeye utanır, çekinir, ‘belki vazgeçer’ diye onlarca dakika beklerdim. Ama o ne yapıp eder, söylettirirdi. İlk ondan duydum bu şarkının Kemal Pir’in en sevdiği parça olduğunu. Daha sonra Şam’da Önderliğin katıldığı bir moral etkinliğinde de bunu bana söyletmişti. Bu nedenle bu şarkının hayatımda ayrı bir yeri var. 


‘Bizim de günlük bir gazetemiz oldu’

Sanırım 1992 Haziranı‘nın ilk günleriydi. O zamanlar Kürtlerin günlük bir gazetesi yoktu. Haftalık yayınlanan Yeni Ülke gazetesi vardı sadece. Elinde bir gazete tutuyordu: “Adı Özgür Gündem‘miş!“ diye bağırdı. Yaşadığı çocuksu sevinci anlatmaya söz bulamıyorum. Sevinçten yerinde duramıyordu. “Nihayet! Bizim de günlük bir gazetemiz oldu, düşünebiliyor musunuz?!“ demişti. Cezaevinden çıktıktan sonra o gazetenin genel yayın yönetmeni olacağını bilmiyordu elbette.  

Aradan üç yıl geçtikten sonra yine Şam’da, Önderlik Sahası‘nda kesişti yolumuz. Bu kez Zeynep olarak seslenecektim. Sohbetimiz iki saat sürmüştü. Yaşadıklarımızı birbirimize anlatmış, süreçlerin bize neler getirdiğini, neler öğrettiğini tartışmıştık. Onun kardeşi, benim okul arkadaşım Dr. Orhan’ın (Agir) bizden sonra saflara katıldığı ve kısa bir süre sonra şehit düştüğü haberini ondan öğrenmiştim. Baskın yemiş, tekrar cezaevine konulmuştu. Yaşadığı onca şeye rağmen gözlerindeki parıltı, inanç, inat ve kararlılık hiç sönmemiş, aksine daha da bilenmişti. Kardeşinin şehadetinin yükünü olanca ağırlığıyla taşıyordu. 

Belki de en büyük zayıflığı duygusallığı, sabırsızlığı, kısa veya uzun vadeli her görevin bir an önce yerine getirilmesini istemesiydi. Kendisini tanıyor, güveniyordu. Bilmenin verdiği güveni taşıyordu. Eğitim süresince köylülüğün temsilcilerine, ona özenenlere, küçük hesaplar peşinde koşanlara, yarım yoldaşlıklara, umutsuz, gamsız kişiliklere isyan halindeydi. Bu yönlü yürüttüğü savaşımda hayli zorlandı. Köylülük ittifakı zorladı, kendi sabırsızlığı, duygusallığı zorladı ama hiçbir zaman zayıflıklarına teslim olmadı. Bu denli zorlanıp da pes etmeyen, her gün kendisiyle ve çevresiyle savaşıp ayakta durabilen başka bir kişilik daha tanımadım. 


‘Sana Vatanelli olmak yakışır’

Akademide gördüğümüz üç aylık eğitim sonrasında ülkeye dönüş için söz vermek üzere Önderliğin karşısında sıralanmıştık. Önderliğin onunla yaptığı diyaloglar hâlâ hafızalardadır. Önderlik, isminden yola çıkarak müthiş bir çözümleme yapmış, kendisine büyük güç vermişti. Çözümlemenin özü şuydu: “Gurbet‘in bütün acılarını belleğinde biriktirmişsin, Gurbetelli’den Vatanelli olmaya mecbursun! Sana Vatanelli olmak yakışır.“ Bu söz hepimiz için kaynağa dönüş, yeni yaşamı geliştirme iddiası anlamını taşıyordu. Tüm arkadaş yapısı pür dikkat ona kesilmişti. 

Temmuz 1995’te, Önderliğin ‘Fırtına Tugayı’ ismini verdiği ve peygamberlerin yürüyüşü olarak nitelendirdiği 80’i aşkın komutan ve savaşçının ülkeye coşkulu yürüyüşünde Gurbetelli de yer alıyordu. Önderlikle ayrıldığımızda her arkadaş ağlarken, o metanetini koruyordu. Arabada sürekli yüzüne bakıyordum ne zaman boşalacak diye. Aslında ayrılığın acısını yüreğine gömdüğünü hissedebiliyordum. Ülkeye yaklaştıkça kalp atışları artıyor, heyecanlanıyor, gözündeki parıltı artıyor, dağlara kavuşma sevincini dillendiriyordu. Dêrik’ten başlayan ve Zap’a varan yolculuğumuz süresince çoğumuzun umursamadığı ya da yeteri kadar anlamlandıramadığı dağı, taşı, suların kıvrımlarını, gökyüzünü, çalı çırpıyı, çiçeği, börtü böceği, yol arkadaşlarının tavırlarını bir edebiyatçı uzmanlığıyla tarif ediyor, güzellik katıyor, yaşadığı ilk deneyimlerden müthiş heyecan duyuyordu. Yol boyunca yaşadıklarını not düşmek için elinden kalemi düşürmedi. Yolun daha başlangıcında, koşullar ne olursa olsun her gün birkaç satır da olsa günlük yazacağımıza dair sözleşmiştik. Onun günlüğü “Yüreğimi Dağlara Nakşettim” kitabı olarak bugüne kadar geldi, ben ise yolculuğumuzun daha ilk günlerinde defterimi kaybettim.   



‘Yeni Agirlar‘ onu çok sevdi

Yolda fizikmen çok zorlandı Gurbetelli. Gördüğü işkenceler ve hastalıkları nedeniyle dizleri tutmuyordu. İradesi, inadı sınırsızdı ama ne yapsa da dizleri taşımıyordu. Gözüm iki dizinin titrediğine, adımlarını zar zor attığına ilişince sonsuz acı duymuştum. Bundan dolayı kendisine kızıyor, derin hüzün yaşıyordu. Yaşadığı zorlanma üzerine “Keşke başka alanlara gitseydi” dediğim oldu. Ancak o bu yolda başarmaktan başka kendisine seçenek tanımamıştı. 

Gurbetelli gerillada sağlığı nedeniyle yaşadığı sıkıntılar ardından kendi deyimiyle ‘Vatanelli olarak kaynağa dönüşte kendini buldu’ ve bana göre dünyanın en zor işini üstlendi: Kendisine yabancılaşmış bireyleri yeniden yaratma, başkaları için değil kendisi için var etme, savaşta sevgi aşılama, cins bilinci yaratma, zafere kilitlenmiş, inançlı, iradeli bireyler yetiştirme işini… Önderlik ona ‘yeni Agirlar yetiştirme‘ görevi vermişti zira. Hırsla, sevgiyle, inatla işine sarıldı. Yetiştirdiği ‘Yeni Agirlar‘ onu çok sevdi.       

Onu 1996 1. YAJK Konferansı’nda son kez görmüştüm. 8 Ekim 1997’de de bulunduğum alana doğru yola koyulmuştu. Uzun bir aradan sonra tekrar görebilmenin heyecanı içerisindeydim ama göremedim. Kendi halkına ihanet eden, “Savaşta kadın ganimettir” deyip kendi Kürdüne saldıran, (Gurbetelli’nin tabiriyle) ‘vatan satıcıları’nın eliyle katledildi.    

Acım dünkü kadar taze. Yokluğunu hâlâ derinden hissediyorum. Böyle bir devrimciyi tanımış, emeğiyle yetişmiş olmaktan ötürü kendimi şanslı görüyorum. Onun bıraktığı miras, özgürlüğe yürüyen bugünkü ardıllarına ışık tutuyor.


27 Ha­zi­ran 1996


yenisini aşmaya var mısın

ay ışığı da 

sayfalarca yazmaya var mısın 

gezmeye var mısın

türkü söylemeye var mısın

varım 

varım

senin yolunda özgürleşmeye varım

Agir. 

Olmuyor

olmuyor

ay ışığında yazdıklarım okuyamasam da 

sivrilerin şalvardan sokması ve çıkardıkları 

seslerin çirkinliğini dile getiremem. 

Buna eşlik eden Mozart’ın radyodan 

yükselen notalarını hiç. 

Ay dedenin parıltısını 

Tutu kuşunun ötüşünü ve yankılanışını 

gece cırcırlarının ötüşünü 

yer yatağımı

yorganımı

komu

başucumdaki Doğu Alman silahımı

belimden çıkarmadığım şutık ve raxtımı 

anlatamam

tıpkı

akan suyun güzelliğini ve sesini 

öten kuşların senfonisini

besteleyemediğim gibi

binbir çeşit ot ve böcekleri resmedemediğim gibi

Herbiri ayrı bir fırçadan çıkmış 

desem de

hiçbir fırçanın çizemediği dağlar ve bayraklar gibi, 

bu güzellikler içinde 

durmadan gezen savaş uçakları

ve onlara karşı sürekli yapılan 

savaş, savunma, saldırı planları gibi

bunları nasıl yazsam ki hangi dille kelimelerle

yaşayan bilir yaşayan Agir.


Gurbetelli Ersöz



384

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA