Köylerde Kürtçe'nin yerini Türkçe alıyor

Köylerde ve bir zamanlar Kürtçe’nin kalesi olan ilçelerde Kürtçe’nin yerini kısmen Türkçe’ye kaptırması var. Buralarda yeni neslin bir kısmı artık Türkçe büyüyor.

11 Ağustos 2017 Cuma | Dizi


İSMET KAYHAN


AKP yönetimindeki Türk devletinin DBP’li belediyeleri gasp edip kayyum olarak atadığı memurların yaptıkları ilk iş Kürtçe’ye savaş açmak oldu. İlk kayyum atanan belediyelerden olan Diyadin’de kayyumun ilk icraatının belediyenin Kürtçe ve Türkçe hazırlanmış çiftdilli tabelasını indirmek oldu. Sonrasında gasp edilen tüm belediyelerde, Kürtçe’nin daha yoğun kullanıldığı yerler olan kültür ve sanat merkezleri kapatıldı veya çalışanları tasfiye edildi. Amed Büyükşehir Belediyesi’nde ise Kürtçe’ye karşı gerçek anlamda bir savaş açıldı. Belediyenin dile yönelik projeleri durduruldu. 

Kürtlerin 40 yıllık mücadelesinin sonucunda oluşan kimlik bilincini, hafızasını yok etmek istiyor. Özellikle Kürtçe’ye saldırının altında yatan Kürt sosyal dil bilimcisi Şerif Derince, "Kürtçe çok daha zor zamanları atlattı, bugünleri de atlacağından hiç şüphem yok" diyor.

Ancak Derince, daha ciddi bir tehlikeye dikkat çekiyor: Köylerde ve ilçelerde Kürtçe’nin yerini Türkçe alıyor. Yeni nesilin bir kısmı Türkçe konuşuyor.


Yaşadığımız çağda her şey çok hızlı değişip dönüşüyor. Bu kadar hızlı bir sirkülasyonun olduğu bir zaman diliminde Kürt siyasetinin dil konusunda farklı alternatifler geliştirmesi gerekmiyor mu?  

Kürt siyaseti dediğimiz son derece heterojen bir yapı. İçinde farklı öncelikleri olan ve farklı alanlardan gelen birçok aktör bulunuyor. Bu aktörler arasında en azından söylemde eskiye göre daha fazla dil bilinci olduğu anlaşılıyor, ancak henüz bu bilincin fark edilebilir bir pratiğe dönüşemediğini ve toplumsal karşılık bulamadığını görüyoruz. 

Bunun bir sebebi Türkiye’de siyaset yapma biçimi olan pratikten kopuk ve söylemlerle yetinme anlayışının Kürt siyaseti içinde de karşılık bulması. Diğer bir deyişle saha ile siyaset kurumu arasında dil alanında bir kopukluk var. Diğer bir sebebi de dil mücadelesinin kapsamlı, tutarlı, planlanmış, kamuoyu ile paylaşılmış ve kabul görmüş bir stratejik çerçeveden, yani dil planlamasından, yoksun olması. 

Örneğin, Hatip Dicle DTK eşbaşkanı olarak 2 yıl kadar önce 21 Şubat Dünya Anadili günü vesilesi ile bir dil seferberliği başlatacaklarını duyurmuştu. Hatta somut örnek olarak artık restoranlardaki menülerin çiftdilli olmalarını sağlayacaklarını söylemişti. Oysa aynı tarihte DTK’nın websitesi sadece Türkçe idi. Aynı durum DBP ve birkaç istisna dışında çoğunluk belediye websiteleri için de geçerliydi. HDP’nin sitesi Türkçe ve İngilizce hazırlanırken Kürtçe dahil edilmemişti örneğin. Söz konusu kurumların şimdilerde websitelerinde Kürtçe yer alsa da, esas olarak hala görünürlük Türkçe üzerinden sağlanıyor. Bunların hepsi birer ölçüt, bahsettiğimiz dil bilincinin pratiğe geçirilmesiyle ilişkili. Bu konuda Kürt kadın hareketinin websitesi ve yayınlarında Kürtçe’ye daha ciddi yer verilmesi önemli. Bir de esas olarak Kürt özgürlük hareketinin yayınlarında, kamusal görünürlüğün sağlandığı televizyon yayınlarında ve basın açıklamalarında uzunca bir süredir yoğun bir şekilde Kürtçe kullanması örnek alınması gereken bir durum.


Bu tür örneklere ve deneyimlere sahip başka halklar var mı? 

Yakından tanıma, görme fırsatım olan iki farklı dünya deneyiminin bu konuda Kürt siyasetine çok önemli örnekler teşkil edeceğini düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi Galler deneyimi. Özellikle siyasal, toplumsal ve ekonomik alanda Galce dilinin yeniden canlandırılabilmesi için uygulanan dil kullanımı strateji çerçevesinin örnek alınması yol gösterici olacaktır. İkinci örnek olan Bask deneyimi de anadillerini korumak için örgütlenen toplumsal mücadelenin şekillenmesi ve uygulamaya konulması açısından Kürtler için önemli. Denilebilir ki bu iki deneyimde de halklar önemli ölçüde yasal statü ve siyasi özerkliğe sahip. Evet bugün için öyle. Ancak bu kazanımlar olmadan önce başlayan ve belki de bugüne gelinmesini sağlayan güçlü bir dil mücadelesi söz konusu.


Kürt siyasetinin nabzının attığı Diyarbakır’da Kürtçe’nin yok olmaya doğru gittiği yönündeki tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Kürt siyasetinin merkezi Amed, asimilasyona boyun mu eğiyor?

Veriden yoksun bakıldığında bu tür söylemler ön plana çıkıyor. Ben şahsen durumun iddia edildiği gibi tek taraflı yaşandığını düşünmüyorum. Bir kere Diyarbekir/Amed merkezden bahsediyorsak, burası eskiden beri çokdilli olan ve tek bir dilin tamamen hakim olmadığı bir mekan. Eskiden Ermenice, Kürtçe ve Türkçe’nin görünür olduğu, farklı sokaklarda Süryanice ve Rumca’nın konuşulduğu bir durumdan Türkçe’nin kamusal alanda egemen olduğu bir hale geldiği doğrudur. Ancak Kürtçe’nin burada tamamen egemen olduğu bir dönem yok zaten. 

Kürt siyasetinin bu kadar güçlü olduğu bir kentte, Kürtçe’nin de buna paralel görünür olması beklendiği için böyle bir değerlendirme yapılıyor. Doğrudur, Kürtçe’nin daha görünür olması gerekirdi, ancak daha önce de bahsettiğimiz gibi bu ancak kapsamlı bir dil stratejisine, söyleme sıkışıp kalmayan bir seferberliğe bağlı.

Öte yandan, siyasal bilincin gelişmesi, ister savaş ister ekonomik nedenlerden dolayı olsun köyden kent merkezine göçler, artan ulaşım imkanları, ilgili dil örgütlerinin ve yerel yönetimlerin çalışmaları ve daha birçok faktöre bağlı olarak Amed merkezde eskisine göre çok daha fazla Kürtçe görünürlüğünden bahsedebiliriz. Bir de tabi, Amed merkezin hangi bölgesinden bahsedildiği önemli. Sonuçta sınıfsal farklılıklara göre şekillenen bir kent gerçekliği var karşımızda. Bazı sokaklarda Türkçe’nin esamesi okunmazken bazı yerlerde de Kürtçe’ye dair en ufak bir esinti bulamayabilirsiniz.

Bence burada esas üzerinde durulması gereken, köylerde ve bir zamanlar Kürtçe’nin kalesi olan ilçelerde Kürtçe’nin (hem Kurmancî hem de Kirmanckî/Zazakî için geçerli bu durum) eskisi kadar hakim olamaması, yerini kısmen Türkçe’ye kaptırması. Buralarda yeni neslin bir kısmı artık Türkçe büyüyor. Kent merkezinde Türkçe’ye kaptırılmış alanlar yavaş da olsa yeniden Kürtçeleşirken, köylerde ve ilçelerde Kürtçe’nin yerini Türkçe’ye kaybetmesinin önüne geçilmeli. Dolayısıyla tek taraflı homojen bir gidişat yok, Amed’in asimilasyona boyun eğdiğini söylemek gerçekliğe haksızlık olur.


Kuzey Kürdistan’ın kentleri ve ilçelerinde Kürtçe’nin durumunu nasıl özetlersiniz… Ve bir de eskiden Türkçe köylere giremiyordu, ama şimdi oraya da sızmaya başladı…

Elimizde durumu tam olarak gösteren veriler yok malesef. Bu nedenle de genel geçer iddialardan bulunmak yanlış olabilir. Ancak sınırlı sayıdaki çalışma, bu konuda iki sürecin beraber işlediğine dair bir takım ipucları veriyor. Birincisi, bazı yerlerde ve hatta bazı aileler arasında sömürgeci modernite olarak tanımlayabileceğimiz, Türkçe’nin egemen olduğu değerler dünyasına bir kayış yaşanıyor. Orta yaş ve üzerindeki insanların kendi aralarında Kürtçe konuştuğu, gençler ve çocuklarla Türkçe konuştuğuna şahitlik ediyoruz. Yine bu durumda, pazar yerlerinde, toplu taşıma araçlarında, görece daha prestijli veya kamusal alanlarda Türkçe gittikçe genişliyor. Örneğin dolmuşa bindiğinizde şöförün de yolcuların de çok yüksek ihtimalle Kürtçe bilmesine rağmen orada Türkçe konuşulması gerekiyormuş gibi hareket etmesi bu tür bir değerler dünyasının parçası. 

Öte yandan yine aynı yerlerde, başka kişiler de ısrarla ve bilinçli bir şekilde tüm kamusal alanlarda Kürtçe konuşmaya gayret ediyor; banka, market, postane, kafe ve lüks restoranlarda çalışanlara doğrudan Kürtçe hitap ediyor; çocuklarının Kürtçe öğrenebileceği koşulları oluşturmaya çalışıyorlar. Hatta bazı aileler, kendileri kısmen Kürtçe’yi unutmuş veya gündelik hayatlarında yeterince kullanamıyorsa da çocuklarının Kürtçe öğrenmesinde ısrar ediyor. Ya da bazı köylerde ve ilçelerde, Kürtçe dışında bir dilde konuşmak ayıplanma sebebi. Buralardaki kültürel ve toplumsal kodların bir parçası olan bu tutum, bir de siyasallaşma ve ulusal bilinç ile tamamlanınca, Kürtçe’nin önemi de gündelik hayatta konuşulan bir dilin ötesine geçmektedir. Bu süreç de ulusal modernleşme olarak okunabilir. 


Hangi tür modernleşme daha çok imkana sahip ve daha hızlı yol alıyor?

Malesef sömürgeci modernitenin birkaç adım önde olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bir de bu her iki süreç sadece Kürdistan’da değil, Kürtlerin yoğun yaşadığı Türkiye diasporasında da farklılıklarla beraber karşılık buluyor. Ancak gerçekte durumun daha iyi analizi için sağlıklı ve sistematik verilere ihtiyacımız var.


Benim oğlum/kızım iş bulacak, ileride güzel okullarda okuması lazım, ya da aksanlı konuşursa, anne babaların korkusu… Bu dezavantajlı durumu nasıl aşacağız?

Bence artık eskisi kadar geçerli bir korku ya da yaklaşım değil bu. Birincisi bu şekilde yaklaşan ailelerin çocuklarının tamamen asimile olduklarında bile öyle hayal ettikleri gibi iyi okullarda ve iyi işlerde kendilerine yer bulamadıkları görüldü. İkincisi ailelerin ve çocuklarının karşılaştıkları eşitsizlik ve ayrımcılıkların Kürtçe’yi bırakıp tamamen Türkçe’ye geçmekle bitmediğini de fark ettiler. Ancak yine de tüm ailelerin bu farkındalığı kazandığını söyleyemeyiz. Birçok durumda, ebeveynleri onlar ile özellikle Türkçe konuştuğu için Kürtçeleri zayıflayan kişiler şimdi kendileri ebeveyn olunca bir alışkanlık olarak ya da başka türlüsünü bilemedikleri için çocuklarıyla Türkçe iletişim kuruyor. Yapısal olan, sömürge modernitesinden beslenen bu dezavantajlı durumun önüne geçmenin yolu daha önce bahsettiğimiz hem negatif hem pozitif dil planlaması olan bir toplumsal mücadele.


Kayyumlardan sonra Kürtçe nasıl kırımla karşı karşıya? 

İlk kayyum atanan belediyelerden olan Diyadin’de kayyumun ilk icraatının belediyenin Kürtçe ve Türkçe hazırlanmış çiftdilli tabelasını indirmek olduğunu hatırlatmak gerekir. Sonrasında kayyum atanan tüm belediyelerde, Kürtçe’nin daha yoğun kullanıldığı yerler olan kültür ve sanat merkezleri kapatıldı veya çalışanları tasfiye edildi. Diğer tüm belediyelerden fazla kapasitesi olan ve uzun zamandır Kürt siyaseti tarafından yönetilen Amed Büyükşehir Belediyesi’nde ise Kürtçe’ye karşı gerçek anlamda bir savaş açıldı. Belediyenin dile yönelik projeleri durduruldu. Kurmancî ve Zazakî tiyatro yapan Şehir Tiyatrosu’nun tüm kadrosu, ki burası Kürdistan’ın en önemli tiyatro kurumuydu, işten çıkarıldı, Kültür ve Sanat Dairesi felce uğratıldı. 


Bir de Zarokîstan projesinden bahsetmek gerekiyor. 

Zarokîstanlarda, 2-6 yaş arasındaki Kürt çocuklarının kendi anadilleri üzerine temellendirilmiş çokdilli bir program takip ediliyordu ve kısa bir süre içinde buraların ne kadar büyük bir ihtiyaca cevap olduğu anlaşılmıştı. Ancak Zarokistanların çalışanları tam da 21 Şubat Dünya Anadili Günü kutlanacakken alay edercesine işlerinden çıkarıldı. Başta Amed olmak üzere kentlerde belediyeler sayesinde Kürtçe’nin görünürlüğü ciddi oranda artmıştı. Şimdi her tarafta Türk bayrakları ile beraber Türkçe afiş ve bilboardlara rastlıyorsunuz. 

Yerel yönetimler dışında, ayrıca KHK ile kapatılan dil kurumları ve Kürtçe eğitim yapılan özgür okul projesinden bahsetmek gerekiyor.  Tüm bu saldırılar ile Kürtçe çalışmalarına adeta set çekilmiş oldu.

Elbette bunların hiçbiri şaşırtıcı değil. Ne de olsa devletin yüzyıllık bir inkar ve imha politikası var. Kürtlerin siyasal ve toplumsal mücadelesi bu politikayı çoktan boşa çıkarmış durumda bana sorarsanız. Ancak devlet aklı bu, vazgeçmez. Fırsattını bulduğu her anda kodlarında olan siyaseti gütmeye devam eder. Kürtçe çok daha zor zamanları atlattı, bugünleri de atlacağınden hiç şüphem yok. Umarım geri dönüş, yukarıda bahsettiğimiz kapsamlı bir dil stratejisi ile beraber olur.


Zazaların yerine kimsenin konuşmaya hakkı yok


Türk devletinin Kürt siyasetini hareketini zayıflatmak için farklı kimlik oluşturması Zazaca siyasetini nasıl yorumluyorsunuz?

Egemenler her türlü yolu ve yöntemi kullanarak iktidarlarına karşı yürütülen mücadeleleri boşa çıkarmaya veya köşeye sıkıştırmaya çalışırlar. Zazaki konusunda da devletin böyle bir niyeti olduğu eskiden beri açık. Hatırlarsanız en son seçmeli ders konusunda Kurmancî ve Zazakî üzerinden bir ayrıştırmaya gitmeye çalıştı, ancak gelen tepkiler karşısında pozisyonunu fazla sürdüremedi. Devlet her fırsat bulduğunda bu konuyu sulandırmaya çalışacaktır. Asıl olan Kürtlerin kendi içlerinde bu konuda tutarlı bir politika geliştirmesidir. Bazı tartışmalara bakıldığında, devletin “Zazaca ayrı bir dildir” tezine karşı bir kısım Kurmançlar basit bir şekilde “Hayır değildir” diyerek tuzağa düşüyor. Oysa bence tartışmanın bu şekilde yapılmasının kabul edilmemesi gerekir. Bir kere, Zazaki’nin durumu hakkında esas özne Zazaların kendisi, ne devletin ne de Kurmançların veya başka bir kesimin Zazaların yerine konuşmaya hakkı yok. 

İkincisi, dillerin kategorize edilmesinde dilbilimi alanının kendine has pozitifist bir yöntemi var. Bu yöntem tarihsel ve kültürel bağlama bakılmadan yapılmakta ve dili salt yapılardan ibaret ele almaktadır. Bu yöntemi de kabul etmek zorunda değiliz, hele ki söz konusu Kurmancî ve Zazaki gibi fazlasıyla ortak tarihsel bir geçmişse, o zaman dilbilimsel yöntem eksik kalmaktadır. 

Üçüncüsü, dil ve lehçe ayırımı tamamen politik bir tartışma. Kurmancî ve Zazakînin ilişkisini belirleyecek olan bu ikisinin sahip olacağı statü olacaktır. Diyelim ki, Kürtler statü sahibi oldu ve Kurmancîyi tek resmi dil kabul ettiler; o zaman Zazaki için gerçek bir ayrışma süreci başlayacaktır. Oysa eşit statüye sahip oldukları ve buna uygun dil politika ve pratikleri takip edildiği sürece ayrışmadan ziyade ortaklık devam edecektir. Örneğin Güney Kürdistan’da şu an Kurmancî ve Soranî lehçeleri eşit statüye sahipler ve kamusal alanları var, bu yüzden de iki farklı dil olarak kabul edilmiyorlar. 

Bir diğer nokta, ben şahsen Kurmancî ve Zazakî meselesinin Kürtler için bir risk ve çatışma alanı değil, önemli bir fırsat penceresi olduğunu düşünüyorum. Sonuçta dünyanın her yerinde, Türk devletinin yaptığı gibi tekçi ve homojenleştirici dil politikaları izlenmiyor. Malesef bizim maruz kaldığımız deneyim Türkiye’deki dil politikası olduğu için tüm diller için aynı durumun geçerli olduğunu düşünebiliyoruz. Kürtlerin Kurmancî ve Zazaki konusunda gerek söylem ve politik düzeyde gerekse de pratik ve uygulamalarda tartışmaya zemin bırakmayacak şekilde eşitlikçi ve çoğulcu bir yaklaşım takip etmesi gerekiyor. Böyle bir yaklaşım, bu deneyimi hem Kürtler için son derece zenginleştirici ve demokratikleştirici bir fırsata çevirir hem de dünyaki çeşitli halklar için başarılı bir referans haline getirir. Bence halk arasında ve geleneksel ilişkilerde Kurmanç ve Zazalar için böyle bir yaklaşımın hayat bulduğu örnekler var. Ancak basın, siyaset, yayıncılık, edebiyat, eğitim gibi alanlardaki örgütlü deneyim bu konuda sınıfta kalmış gözüküyor. Kürt siyasetinin bu konu üzerinde ciddi kafa yorması gerekiyor. Kürtler bu konuda kendi çözümlerini geliştirebilir ve bunu da toplumsallaştırabilirse devletin tüm çabası boşa kürek olarak kalacaktır.



1086

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA