‘Kadın gazetecilere cesareti miras bıraktı’

DAİŞ’in Maxmur kampı saldırısında gazetecilik yaparken yaşamını yitiren Deniz Fırat’ın zorlu yaşamını ve hayallerini anlatan gazeteci kardeşi Beritan İrlan, “Deniz, kadın gazetecilere özgüveni, cesareti ve gerçekleri yazmayı miras bıraktı” dedi.

08 Ağustos 2017 Salı | Kadın


NİMET ÖLMEZ/DİHABER/WAN


DAİŞ’in Şengal işgaliyle birlikte 8 Ağustos 2014 tarihinde Maxmur kampına yönelik saldırısında kamerasıyla görüntü çekerken yaşamını yitiren gazeteci Leyla Yıldıztan’ın (Deniz Fırat) ölümünün üzerinden 3 yıl geçti.

Wan’ın Ebex (Çaldıran) ilçesinin bir sınır köyünde doğup sürgünün son durağında Maxmur kampında yaşamını yitiren Fırat, kendisinden önce mücadele saflarında yaşamını yitiren iki kız kardeşinin de mirasçısı aynı zamanda. İran'daki ilk mültecilik yıllarından sonra, 1998 yılında Maxmur kampına ailesiyle gelen Fırat, ablaları Sarya ve Binevş'ten sonra küçük yaşta kendini zorlu bir mücadelenin içerisinde buldu. Toplumsal bir kadın trajedisinden güçlü kadının zirvesine tırmanan Fırat’ın ilk gazetecilik heyecanını, yazmaya olan tutkusunu ve inci tanesi gibi doldurduğu not defterlerini kendisi gibi gazeteci olan kardeşi Beritan İrlan anlattı.


Ablasının sözleri onun pusulası

Fırat ve İrlan'ın hikayesi, birbirinin ardından aldıkları gazetecilik sorumluluğunu sürdürmenin bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. Fırat’ın parasını biriktirerek aldığı fotoğraf makinesini alan kardeşi İrlan, sanata ve sinemaya duyduğu hayranlığını erteleyerek yola koyulur. "Kendimden bahsedersem Deniz'i anlatırım, Deniz'i anlatırsam kendi hikayemi anlatmış olurum" sözleriyle yaşadıklarını anlatan İrlan, Fırat’ın ölümünden sonra sırasıyla Wan, Amed, Mêrdîn, sokağa çıkma yasağının 79 gün sürdüğü Cizîra Botan’da yaşananlara ve son olarak Sûr’un boşaltılmasına tanıklık eder. Ablası Fırat'ın “Gerçekleri karanlığa gömmeye çalışsa da birileri, onları aydınlığa çıkarmayı başaracağız" sözünü pusulası yapan İrlan, çatışmaların ve yıkımın en fazla yaşandığı Mêrdîn ve Nisêbîn’de objektifini yıkılan tarihe çevirir. 

Şu an Mêrdîn’de gazetecilik yapan İrlan’ı, Stêwr (Savur) ilçesinde aynı heyecanla yakalıyoruz. 


Savaşın içinde yetişen iki kadın

Kavak ve ceviz ağaçlarıyla kaplı Mêrdîn-Stêwr yolunda, ablası Fırat'ı "Şimdi çok umutsuzum, eğer Deniz benim yerimde olsaydı umutlu olurdu. Benim gibi olmazdı" sözleriyle anıyor. İrlan, bir taraftan OHAL ile birlikte ablukaya alınan Midyad, eski Mêrdîn, Qoser, önce toplarla yıkılan şimdi de tarihsel izlerin kaldırıldığı Nisêbîn’de yaşananlardan duyduğu üzüntüyü dile getiriyor. Sonra söz dönüp dolaşıp ablasının uğruna hayatını kaybettiği kamera tutkusuna geliyor. "Ablamla en büyük ortak noktamız, kameraya olan sevgimizdi" diyor İrlan. Daha öğrencilik yıllarında bütün toplumun faydalanabilecek bir sinema salonunu sürgün kampı Maxmûr’da açmayı hedeflediğini ifade eden İrlan, salonu açtıktan sonra da Fırat’ın gelip ilk haberi yapması için sözleştiklerini hatırlatıyor. 


‘En kötü anında bile umutluydu’

İrlan, haber için çıktığı yolculuktan sonra eski Mêrdîn’de sıra sıra dizilmiş evleri aşarak Mezopotamya ovasına bakan geniş bir avluda devam ediyor Fırat'ı anlatmaya. Her ilçenin girişine kurulmuş onlarca askeri karakolları ve hala cenazelerin çıktığı Nisêbîn’den duyduğu hüznü dile getiriyor İrlan, daha sonra gözlerini uzağa dikerek, "Ama Deniz burada olsaydı, bütün bunlardan da tutunacak bir umut bulurdu. En kötü anında bile umudunu yitirmezdi" diyor. Federe Kürdistan Bölgesi’nin Hewlêr kentinde sinema okurken ablası Fırat'la, Maxmur’da su aramak için kamp dışına çıkan ve susuzluktan yaşamını yitiren bir çocuğun senaryosunu filme çekmek istediklerini söyleyen İrlan, "Deniz'le bu aceleci yapımız, çocukça heyecanımız birbirine benzerdi" sözleriyle anlatıyor. 


‘Küçük yaşta mücadeleye katıldı’

Fırat'ın küçük yaşta mücadeleye katıldığını belirten İrlan, "Onu istediği bir şeyden vazgeçirmek kolay olmazdı. Bütün hayatı insanlar için, Kürt halkı için daha iyisini yapmakla geçti. Yıllarca mücadele içindeydi; ancak birkaç kez görebildim. En son 2012-13 yılları arasında geldi kampa ve gazeteci olmak isteğini söyledi. Tabi, şaşırdık; ama Deniz’e güveniyorduk, yapacaktı. Kürt halkının başına gelenleri, yaşanan bütün haksızlıkları çekmek istiyordu. Bana hep, ‘birileri bazı gerçekleri ne kadar karanlığa gömse de onları aydınlığa çıkaracak birileri olur’ sözlerini hatırlatırdı” dedi. 


‘Abla değil arkadaşımdı’

İrlan, sözlerine şöyle devam etti: "Onunla daha fazla vakit geçirmek en büyük isteğimdi. Çok çalışan biriydi. Onu eve getirmek için hep kandırırdım; telefon açar, yalandan bir şeyler söyler, onu eve getirtirdim. Bazen kızar bazen de anlardı beni. Benim için sadece bir abla değil, her şeyimi konuşabildiğim bir arkadaşımdı. Gelir banyomu yapar, saçlarımı tarardı. Gazetecilik pek aklımdan geçmeyen bir şeydi, sinema okuyordum Irak’ta zaten. Hayallerim hep sinemaya yönelikti, film çekmek ve yönetmen olmak istiyordum. Ama Deniz aileden birinin muhakkak gazeteci olmasını istiyordu. O yüzden küçük kardeşimizi ikna etti ve sınavlara gönderdi. Kardeşim gazetecilik için sınava gireceği gün bile onu arayıp acil eve gelmesini, kardeşimin sınava gitmediğini söyledim. Çok kızmıştı, hemen eve geldi. Gelince ben gülmeye başladım, ‘Ne oldu?’ diye sordu. Ben de onu özlediğimi, eve gelmesi için kandırdığımı söyledim. Önce biraz kızdı, sonra gülerek sarıldık birbirimize.”


‘İki hayali vardı’

İrlan, Fırat'ın yaşamını yitirmeden önce hep dile getirdiği iki hayalini şöyle anlattı: “Kendisine dair sadece iki hayali vardı. Van Gölü kenarında toprak bir ev yapıp bütün kardeşleriyle beraber yaşamak ve birlikte Amed’te Surlara çıkıp bir çay içmekti. Bu yaşamda kendisi için dilediği sadece bu iki dilek vardı herhalde. O yüzden Van Gölü’nü her gördüğümde Deniz’i görürüm. O yüzden Sur yıkılırken, benim ve Deniz’in ortak hayallerinin de yıkıldığından duyduğum acı beni nefessiz bırakıyordu" ifadelerini kullandı.


‘Ölüm anında bile bırakmadı’

Fırat’ın ölüm anında bile kamerayı elinden bırakmadığını söyleyen İrlan, yanında bulunan arkadaşlarının anlatımlarını şöyle aktardı: "Ayağa kalkmış, tam kamerasını hazırlarken saklanan birkaç DAİŞ’li saldırmış. Önce ayağından yaralanmış, arkadaşları ayağa kalkmaması için seslenmesine rağmen o tekrar kamera başına geçmiş görüntü almak için. İşte o zaman bir daha ateş etmişler. Ölümüne bile o kamerayı bırakmadı, başından ayrılmadı. Özellikle, Kürt kadın gazetecilerine cesareti, kendine güvenmeyi ve gerçeklere olan inancı miras bıraktı diye düşünüyorum. Ben de Cizre’de bodrum katlarında insanların diri diri yakılmasına şahit oldum. Zordu elbette benim için, insan her an bir kurşunun kendisine denk geleceğini fark edebiliyor. Ben Cizre’de insanların nasıl öldürüldüğüne, Sur’da ise insanların nasıl bir enkaz içerisinden çıkarıldığına şahit oldum. Deniz, en azından düşmanın kim olduğunu, kurşunun nereden geldiğini bilerek savaşıyordu. Ama ben bilmiyordum Cizre’de çalışırken. Cizre’den çıkarken umudumu yitirmeme rağmen Cizre’den çıkıp Sur’a koştum, orada çalıştım. İkimizin en büyük ortak noktası buydu, Kürt halkına dayatılan savaşa karşı gazetecilik yapıyorduk. Yoksa biz de istiyorduk kültürel değerlerin, sanatın, müziğin haberini yapmayı. Savaş gazeteciliği bizim tercihimiz değildi, halkımıza dayatılan bir gerçeklikti. Deniz, şehit düştüğünde annem ‘bu kamera yerde kalmamalı’ diyordu. Deniz’in çabasıyla bir kardeşim zaten gazetecilik okuyor. Ama ben o kameranın hiç yerde kalmasını istemedim ve onun yarım bıraktığını tamamlamaya başladım" dedi.


400

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA