Kürt ve Ermenilerin acılı tarihi bir ironi mi

70’lerde TRT adına dahili bir eğitimden geçirilmiştik. Bu saldırılar karşısında nasıl bir yayın politikası izleyeceğimiz anlatılıyordu. Dışişleri Bakanlığı Ermeni Masası Şefi’nin söylemi bugünkü gibi aklımda. Temsilci şöyle diyordu: “Konuya ilişkin politikamızın birinci ayağı, böyle bir katliamı ret ve inkâr etmektir. Şayet bu tezimiz tutmazsa, bu bir iğtişaş yani karşılıklı öldürme/mukateledir. Şayet bu da tutmazsa 'Ermenileri Kürtler öldürdü' diyeceğiz...” Alın size Abdülhamid’den İttihad’a devreden, oradan Cumhuriyet’e aktarılan devlet politikası...

14 Mart 2017 Salı | Dizi

MEHMET BAYRAK


Sinan Aras imzalı ve “Tarihin İnce İronisi” konulu bir yazıda şöyle deniyordu: “Kürtler 1915 Jenosidi boyunca yer yer Ermenilere yardım ederken yer yer de Osmanlıların emirleri doğrultusunda katliamlara âlet oldular. Ulusal kurtuluş mücadelesi veren Kürtleri her defasında dış güçlerin maşası olmakla suçlayan sömürgeciler, 1915 Ermeni Kıyımı’nda Ermeni aydınlarını dünyanın gözü önünde katlettirirken, ilerde gene çömezi Kemalistlere de birçok uygulamayı miras bırakacaktı. (...) Kürt ve Ermeni aydınları ulusal özgürlükleri ve kimlikleri için egemen sınıfların boy hedefleri oldular. Bugün sık sık Kürtlerin Türk kökenli olduğu, ulusal talepleri için ayağa kalkanların, mücadele edenlerin Ermeni olduğu yönünde kara propagandalar, söylemler dile getiriliyor. Aydınların gelecek kuşaklara bıraktığı onlarca eser, yaşama bağlılık, kararlılık ise unutulmamalı. Tarihler çeşitli dönemlerde değişse de özünde egemen politika aynı; seyirci kalındığında ise kısa süre sonra seyirciler, asıl oyunda kurban rolünü oynamakta kalıyorlar. 1915 Ermeni tehciri, 1925 Kürt başkaldırısı iki ayrı yönetimde gerçekleşse de, sömürgecilerin ortak karakterini vurguluyor.” (Nû Roj gaz. Sayı:26/ 1997).

Yaklaşık 50 yıldan bu yana 1915 Soykırımı’ndan Halide Edib Adıvar’ın yardımıyla son anda kurtrulan ünlü Ermeni aydını , müzikoloğu ve daha 1903’te Moskova’da “Kürt müziği” üstüne bir kitapçık yayımlayan Gomitas Vartabed ile küçük yaşta tanıdığım kimi Ermeni komşularımız dolayısıyla ilgilendiğim Ermeni sorunu ve iki halkın yakın dönemdeki acılı tarihi gerçekten de tarihsel bir “ironi” gibi.

Kürtler, 19. yüzyılın ilk yarısında hak ve özgürlükleri için mücadele ederken kimi Ermeni Âşuğların bunları yok etmeye çalışan Osmanlı yönetiminin yanında saf tuttuklarına tanık oluruz. Sözgelimi Osmanlı Ordusu, münhasıran “ceza müfrezeleri” ile 1837’de Mîr Muhammed İsyanı’nı bastırmaya giderken ve İçtoroslar’a kadar uzanan seferde binlerce Êzîdî ve Alevi Kürt’ü katlederken Ermeni Âşuğ Levhi, Osmanlı Sultanı Mahmud’a ve dindar Çerkes Hafız Paşa’ya övgüler dizer:


Vallahüâlem Gazi Mahmud Han

Gelmemiş cihana, misli yok hâşâ

Tahtında ber-karar eylesin Sübhan

Geçirsin hükmünü dağ ile taşa.

 

Emr-i ferman ile eyledi himmet

Merd Hafız Paşa’ya verildi ruhsat

Serasker olub da eyledi gayret

Şecaatla memur oldu bu işe. 

(Bkz. M. Bayrak: Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri; 3. Bas. Özge Yay. Ank. 2014, s. 85-88)


Bu dönem, Osmanlı’nın Alman subayı Moltke (sonradan Mareşal) gibi danışmanlar eşliğinde yarı-bağımsız Kürt mîrliklerini dize ve hizaya getirme mücadelesinin yoğunlaştığı dönemdir. 1835-1839 yılları arasında Osmanlı Ordusu’nda müşavir subay olarak görev yapan Moltke’nin “Türkiye Mektupları” ile Fransız gezgin Poujoulat’nın Seyahatnâme’sinde; Kürtlerin bu süreçte yaşadığı dramatik gelişmeler konusunda son derece çarpıcı anılar ve anekdotlar aktarılır.

Kürt mîrlerinin varlık mücadelesi verdiği hareketlerden biri de 1847 tarihli Bedirhan Bey İsyanı’dır. Bu harekete ilişkin olarak da yine Ermeni Âşuğu Lisanî, 48 dörtlüklü uzun bir destan düzer. Destanın ilk kıtası şöyledir:

Söyleyim sizlere dinleyin bari

Kürdler’in cenginden edem beyanı

Kim ki Padişah’dan çekmez hazeri (korkuyu MB)

Bulur belasını yoktur imkânı 

(Bkz. M. Bayrak: Age. s. 104-110)

Aynı sıralarda çıkan Ermeni gazetesi Arşaluys Araratyan’da da şu ifadeler yer alır:

“Adı geçen barbar Bedirhan Bey’e boyun eğdirmek için tehdit edici olmayan bütün insancıl çabaları gösteren Osmanlı Devleti, başkumandanlığını Osman Paşa’ya verdiği büyük bir orduyu ona karşı göndermeye hazırlanmaktadır. Gerektiğinde Osman Paşa’yı, Diyarbekir valisi Hayreddin Paşa destekleyecektir.”

Bu destanlarda ve verebileceğimiz başka destanlarda, Ermeni Âşuğların genelde Osmanlı’nın yanında yer aldığı görülür. Ancak Tanzimat’tan sonra Ermeni toplumunda görülen dönüşüm, destanlarına da yansır. “Destanlara Yansıyan Osmanlı - Ermeni Söyleşmeleri” olarak nitelendirdiğimiz bu tür destanlarda Ermeniler, yeni Osmanlı belgisi karşısında savunulmaya çalışılır. Yazarı belli olmayan ancak Ermeni kimlikli bir Âşuğ tarafından kaleme alındığı anlaşılan “Reâya Destanı”nda şu ifadelere rastlanır:


Şu meramı bildirmeye yüz sürerek 

gideriz,

Başımıza hasır yakar, Hünkâr’a arz 

ederiz.

İncil-i Şerif’in doğru gayretini 

güderiz,

Eski kanun üzerine, hâşâ ki biz âsiyiz,

Cedd-i ceddimiz reâya, Ermeni’nin 

hasıyız.


Çünkü bize Fireng derler, hani bizim 

             şapkamız,

Bu şaşkınlar şu hususdan, nice tutar 

yakamız.

Hünkârın has bahçesinin muteber 

            meyvesiyiz,

Ceziremiz koynumuzda, reâyanın 

            hasıyız. /.../


Gayretimiz Hak içindir, millet için 

değildir,

Hatasına yüzbin tövbe, illet için 

değildir,

Hünkârımız bin yaşasın, zinnet için 

değildir,

Anın şanı bize yeter, haşa ki biz 

    âsiyiz.

Ceziremiz koynumuzda, reâyanın 

 hasıyız. 

(Bkz. M. Bayrak: Alevi- Bektaşi Edebiyatında Ermeni Âşıklar/ Âşuğlar, Özge yay. Ank. 2005, s. 83-85)


II. Abdülhamid döneminde yazıldığını tahmin ettiğimiz bu Reâya Destanı‘nda adeta o dönemin politik ruhuna uygun olarak Kızılbaşlara da sataşmalar yer alır:

“Her fesadlık Kızılbaş’dan, neçe doğmuş her yüzden/.../ Ya Kızılbaş yağcıların etdiği düzenleri/ Yudalım mı şu ateşsiz kaynayan kazanları”

Arap harfli bir cönkten alarak ilk kez yayımladığımız II. Abdülhamid dönemine ilişkin bir başka “Ermeni İle Osmanlı Arasında Söyleşme Destanı”nda da biri Ermeni diğeri Osmanlı/Türk iki âşık arasında ciddi bir hesaplaşmaya tanık olunur. Bu, aynı zamanda 1895/96 yıllarında cereyan eden Zeytun Olayları üzerinden bir hesaplaşmadır. Kimi bölümleri eksik veya silik olan bu destanın ilk ve son dörtlükleri şöyle:


Ermeni der dörtyüz yıldır timara

Beylik versin arz edelim Hünkâra

Esir olduk yeter biz bu diyara

Hürriyetle yaşatalım biz bu cihanı. /.../

Böyle gelir geçer ahvâl-i dünya

Günâgün olur fitneler peyda

İbret alsın diye a’lâ-vâlâ ta

Âşıklar yazmıştır bu destanı


Ermeni Soykırımı ve Kürtler

II. Abdülhamid dönemi, birçok açıdan Kürt ve Ermenilerin acılı tarihinde bir “kırılma” dönemidir. Bu dönem, bir yandan tüm halkları Osmanlı ve İslâm çatısı altında toplamayı, bir yandan da buna bağlı olarak etno-dinsel temizlik operasyonunu ifade etmektedir.

Dersim bölgesi Ermenileri ile Alevi Kürtler, daha Abdülmecid döneminde ilan edilen Tanzimat düzenlemeleri doğrultusunda “Ermeni-Kürt İstiklâl Komitesi” adıyla ilk demokratik örgütlenmeyi gerçekleştirmiş; yapılan uluslararası anlaşmalar çerçevesinde Ermeniler, hak talepleriyle ortaya çıkarken Abdülhamid karşı atağa geçerek bir yandan Sünni Kürt, Arap ve kısmen Arnavud aşiretlerden “Hamidiye/Aşiret Alayları” adıyla “milis” kuvvetleri oluşturmuş ve bunları hem Ermenilere hem de Kürtlere karşı kullanarak büyük bir kırılma yaratmıştı. Görünüşte Ruslara karşı örgütlendirilen bu kuvvetler, Balkanlar dahil her alanda kullanılmaya başlanmıştı.

Böylelikle tepeden inmeci bir anlayışla zora dayalı bir “Osmanlı-İslâm” milleti inşasına girişilmiş ve bu politika daha sonra İttihad ve Terakki Hareketi’nce “Türk- İslam” milletine dönüştürülmüştü. Bu potada yer almayanlar ise temsil (asimilasyon) ve ihtida (zorla din değiştirme) yöntemleri başta olmak üzere te’dib (edeblendirme), tenkil (cezalandırma) ve tenkil/tehcir (zorla göçertme ve sürgün) dahil her yöntem kullanılarak tasfiye edilmeye çalışılmıştır. (Bkz. Ed. Ümit Kurt- Güney Çeğin: Kıyam ve Kıtal/ Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Devletin İnşası ve Kolektif Şiddet, Tarih Vakfı Yurt Yay. İst. 2015, 490 s.)

Tarihsel verilerin ortaya koyduğu gerçeklerden biri, Alevi Kürtlerle Gregoryan/Hristiyan Ermeniler arasında büyük bir yakınlık bulunduğudur. Bu yakınlık, 19. yüzyıldaki yenileşme hareketiyle daha da gün yüzüne çıkmıştır. Daha 1789 Fransız Burjuva Devrimi öncesi 3 Bektaşi Babasının devrimin ideologlarıyla görüşmesi bir yana bu durum, özellikle Batılı gezgin, din adamı, araştırmacı ve devlet adamlarının Kürt ve Ermeni coğrafyasındaki temaslarıyla daha da bilince çıkmış ve Osmanlı yönetimini rahatsız etmiştir. Nitekim 1864’te Dersim’de kurulan “Ermeni-Kürt İstiklâl Komitesi”nin Paytaht İstanbul’a giden yöneticileri 2 yıl süreyle tutuklandığı gibi bu tarihten sonra özellikle mahalli yöneticilere hazırlatılan “Kızılbaşların Hristiyanlığa kaydığı” yolundaki raporlar bahane edilerek gerek Hristiyan toplulukların gerekse Kızılbaş ve Êzîdî Kürt topluluklarının zorla İslâmlaştırılması yönünde bir politika yürütülmekteydi. (Bu konuda ayrıca bkz. C. Gündoğdu: Abdülhamid Döneminde Alevi/Kızılbaş Algısı ve Siyaseti, Kürt Tarihi, Sayı: 17/ 2015)


İlk maktuller: Hakikatçı Aleviler

Tarihçi ve TV programcısı Namık Kemal Dinç, Ermeni Soykırımı’nın 100. yılı dolayısıyla İMC TV’de “Ermeni Soykırımı ve Kürtler” konulu bir dizi program hazırlayıp yayımladı ve bu söyleşileri daha sonra “Onlar Gittiler ve Biz Barışı Yitirdik” adlı kitapta yayımladı. (İletişim Yay. İst. 2016)

Kitapta yaş sırasıyla şu Kürt aydınlarıyla röportajlar yer alıyordu: Tarık Ziya Ekinci, Naci Kutlay, Ahmet Türk, Mehmet Bayrak, Şeyhmus Diken, Osman Bayındır, Gülten Kaya, Altan Tan, Eren Keskin, Seda Altuğ.

Programı ve kitabı hazırlayan Namık Kemal Dinç, bir önsöz ve Adnan Çelik’le birlikte kaleme aldığı “1915 Diyarbekir ve Kürtler” konulu bir giriş yazısından sonra röportaj yaptığı kişilerin şu sözlerini başlığa çıkarıyor:

Tarık Ziya Ekinci: Türkiye, tarihin derinliklerinde kalan bu olayla yüzleşmelidir.

Naci Kutlay: Ermeni malını kim yediyse hiçbiri iflah olmadı.

Ahmet Türk: Kürtler soykırıma katıldığı ve desteklediği için özür dilemeli.

Mehmet Bayrak: Bölgede Alevi Kürtlerin tutumu genel olarak Ermenileri korumaya dönüktü.

Şeyhmus Diken: Bunların hepsi kentin hafızasında var; kimse zannetmesin ki katledilince, öldürülünce, sürgüne gönderilince silinecek; silinmiyor.

Osman Bayındır: Biz geride kalanlar kaybettik; onlar gittiler, biz barışı yitirdik.

Gülten Kaya: Yüzleşmek için önce kabul ederek ve gerçekten ikrar ve itiraf ederek başlamak gerekiyor işe.

Altan Tan: Allah’ın lâneti bütün zâlimlerin üzerine olsun, kim olursa olsun.

Eren Keskin: Soykırımı gerçekleştiren zihniyet Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu.

Seda Altuğ: Soykırıma ilişkin hafıza, bölgelere göre farklılık gösteriyor.

Anlaşılacağı üzere işlediğim konu, daha çok Alevi Kürt-Ermeni ilişkileri üzerinde yoğunlaşıyordu. İstanbul’daki bir Alevi dergâhında çektiğimiz programda Atatürk’ün 1925’ten sonraki Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Etno-Politika Uzmanı Prof. Hasan Reşit Tankut’un gizli raporlarından giderek bu iki unsur arasındaki büyük yakınlığa ve dayanışmaya dikkat çekmiştim. Tankut’un daha Osmanlı döneminde Sivas’ın Hafik kazasında Maiyet memuru iken Yalıncak köyünde Ağuçan pîrlerinden şair Seyid Aziz ile yaptığı son derece öğretici bir mülakattan başlayarak Kürecik bölgesindeki Hakikatçı Alevi önderlerinden Dümüklü Ali’nin 1890’lı yıllarda İçtoroslar hattındaki Ermeni katliamlarında “işbirliği ve korumalık” yaptığı için köyünden 17, çevreden 118 adamıyla birlikte nasıl katledildiğini; yine 1915 Soykırımı sırasında aynı bölgeden Kasımoğlu Memedali’nin Ermenilerle işbirliği yaptığı gerekçesiyle nasıl hileyle Harput’a götürelerek asıldığını; keza 1919’da bölgede bir inceleme gezisi yapan İngiliz Binbaşı Noel’in de açıkça belirttiği gibi Dersim bölgesinden 25 bini aşkın Ermeni’nin nasıl korunarak Rusya’ya geçirildiğini belgelerle ortaya koymuştum.

Hakikatçı Alevilerle Ermeniler arasındaki ilişki ve Alevilerin onları koruma adına ödediği bedel, başlı başına bir araştırma-inceleme konusudur. “İçtoroslar’da Oda Kültürü ve Kürtçe Edebiyat” (Özge Yay. Ank. 2015) başlıklı bir çalışmamda tek örneğine yer verdiğim bu konuyla ilgili arşivimde 30 dolayında Osmanlı resmi belgesi bulunmaktadır. İşin ilginç yanı bu yazışmalarda Kızılbaş Kürtlere yönelik katliam “Alevi-Sünni çatışması”, Ermenilere dönük katliam ise “Ermeni ihtilâli sonucu meydana gelen iğtişaşat” yani Ermenilerle Türkler arasında bir karşılıklı öldürme/öldürülme yani “mukatele” olarak nitelendirilir.

Osmanlı’nın bu “siyasi oyun”u ise 1970’li yıllardaki bir anımı yeniden canlandırdı. Zaten üstteki röportajda da bir soru üzerine konuyu yeniden irdelemiştik. TRT’de muhabir olarak çalıştığım yıllarda Türk misyonlarına karşı kimi Ermeni saldırıları gerçekleşmiş; bunun üzerine devletin sesi TRT adına dahili bir eğitimden geçirilmiştik. Bu saldırılar karşısında nasıl bir yayın politikası izleyeceğimiz anlatılıyordu. Dışişleri Bakanlığı Ermeni Masası Şefi’nin tümüyle üsttekiyle çakışan söylemi bugünkü gibi aklımda. Temsilci diyordu ki, “Konuya ilişkin politikamızın birinci ayağı, böyle bir katliamı (soykırım demiyor zaten MB) ret ve inkâr etmektir. Şayet bu tezimiz tutmazsa, bu bir iğtişaş yani karşılıklı öldürme/mukateledir. (İttihadçılar da Divan-ı Harb’te kendilerini böyle savunmuştu. MB) Şayet bu da tutmazsa ‘Ermenileri Kürtler öldürdü’ diyeceğiz...”

Alın size Abdülhamid’den İttihad’a devreden, oradan Cumhuriyet’e aktarılan devlet politikası...


Ermenileri kurtaran Kürt ‘Schindler’ler...

Yukardaki örnekte görüldüğü üzere 20. yüzyılın ilk büyük Soykırımı’nı ret ve inkâr etme adına bugün dünyada bile örneği görülmeyen, devletin milis kuvveti niteliğindeki “koruculuk” sisteminin temelini oluşturan Hamidiye Alayları’nın arkasına saklanarak kirli ve kanlı yüzünü örtelemeye çalışan zihniyet; her nedense Yahudilerin hiç olmazsa binden fazlasını Nazilerden kurtaran Alman işadamı Schindler gibi yerli “Kürt Schindler”leri bilerek görmezden gelir...

İşte bu zihniyetin bilerek görmezden geldiği bu çarpıcı gerçekliği, diyasporadaki kimi Ermeni tanıkların yanı sıra (bkz. M. Aktaş: Diyaspora Ermenileri, Özgür Politika, 26-28.04.2005), 2005’te yayımladığım “Alevi-Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşıklar/Aşuğlar” kitabım dolayısıyla Hrant Dink aracılığıyla yardımda bulunan Ermeni araştırmacı Sarkis Seropyan, bir yazısıyla ortaya koyuyordu. (Bkz. Sarkis Seropyan: Vicdanlı Türk Valisi Faik Âli Ozansoy, Toplumsal Tarih, Sayı: 23/ 1995; S. Seropyan: Vicdanlı Bir Osmanlı Valisi: Ali Faik Bey, Agos gaz. 19 Nisan 2013)

Bir yazısında “Vicdanlı Osmanlı Valisi”, diğerinde “Vicdanlı Türk Valisi” olarak nitelendirdiği, soykırımdan Ermenileri kurtaran Kütahya Mutasarrıfı Faik Âli’nin (Ozansoy), 14-15. yüzyıllarda yaşamış Diyarbakırlı ünlü Alevi-Kürt şairi Seyyid Nesimî’nin 7. kuşaktan torunu olduğunu ve “ozan-soy” soyadını da buradan aldığını biliyor muydu acaba? (Bu konuda bkz. Taha Toros: Mazi Cenneti)

Bu konudaki ilginç bir yazıya da yukarda adı geçen araştırmacı Ümit Kurt imza atıyor. Yazının başlığı, “Ermeniler’i Kurtaran Kürt Schindler: Cemil Bahri Könne”.

Yukarıdaki önemli çalışmanın editörlüğünü de yapan Kurt; Efrîn Kürtlerinden olan ve sonradan kurtardığı bir Ermeni kadınla evlenen son dönem Osmanlı subayı Cemil Bahri Könne’nin Antep sürgünlerini nasıl kurtardığını anlatıyor:

“1915 Ermeni Tehciri ve Soykırımı sırasında Ermenileri koruyan, kollayan ve evlerinde neredeyse tehcir bitene kadar hayatını tehlikeye atarak saklayan Müslüman Kürtler, Araplar ve Türkler oldu. Bu kişiler İttihat ve Terakki idaresinin (evlerinde Ermeni saklayan tespit edilirse idam cezasıyla hüküm giyeceklerdir) emrini hiçe sayarak, kendi yaşamları pahasına Ermenileri saklamaya devam ettiler.” (Bkz. Cumhuriyet Sokak dergisi, 19 Nisan 2015, Sayı 6).

Kuşkusuz mutasarrıf Faik Âli Bey ve mühendis-subay Cemil Bahri Könne, bu konuda tek “vicdanlı yöneticiler” değiller. Araştırmacı Burçin Gerçek de yaptığı alan çalışmasıyla bunun yeni örneklerini ortaya çıkarıyor. Yazar, “Akıntıya Karşı/Ermeni Soykırımı’nda Emirlere Karşı Gelenler, Kurtaranlar, Direnenler” konulu çalışmasında (İletişim Yay. İst. 2016) birçok yeni onurlu kahramana yer veriyor: Halep ve Konya Valisi Celal Bey, Kayserili Ömer Efendi; Midyat, İdil ve Dargeçit’teki Ermenileri koruması altına alan Heverki aşireti lideri Ali Batte; Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi, Beşiri Kaymakam Vekili Sabit Süveydi, Midyat’ın Halah köylüleri; Sivas’ta Emir Paşa; “Yanımdaki Ermenilerin saçının bir telini bile teslim etmem” diyen Dersimli Beko Ağa; evine aldığı 200 Ermeni kadın ve çocuğa sahip çıkan ve Hamidiye Alayları’na “Beni öldürün, size onları vermem” diyen Van Ercişli Murad Ağa bunların sadece bilinenleri. (Bkz. Banu Tuna: 1915’te Akıntıya Karşı Duranlar, Radikal Kitap, Sayı:826/2017) 


Sonuç

Tahmin edileceği gibi her türden tabiat ve toplum olaylarını destanlaştıran Ermeni Âşuğlar, özellikle Zeytun ve Kilikya katliamlarının yanı sıra 1915 sonrası soykırımını da destanlaştırmışlardır. Bu türden acılı destanların bir bölümüne çalışmamızda yer veriyoruz. Ancak, burada Maraşlı Âşuğ Piruşan’ın “1915’ten 1929’a Kadar Ermeni Milletinin Felaketinin Destanı”ndan birkaç dörtlükle sözlerimizi noktalıyoruz:

Binbeşyüz onbeş tarihten beri/ Belli olmaz Ermeni milletin yeri/ Çöllerde çürüdü kemik ve deri/ Kim acıdı gördü hallerimizi?// Bahçemizi bağımızı bozdular/ Altun gibi potalarda süzdüler/ Diri diri derimizi yüzdüler/ Kim acıdı gördü hallerimizi?// Mal mülkü terk ettik düştük yollara/ Açık çıplak indik sıcak çöllere/ Destan olduk düştük dilden dillere/ Hiç soran olmadı hallerimizi// Dokuzyüz onbeşten yirmiye kadar/ Nasıl ki yirmiden dokuza kadar/ Her sefalet geçti bugüne kadar/ Hiç soran olmadı hallerimizi// Az yazdım okuyan çokça anlasın/ Milletperver olan iyi dinlesin/ Her millet-sevici bir tane alsın/ Okuyup anlasın hallerimizi. (Haleb- 1929)


634

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA