Biliyoruz katil kim?

Ercan Jan Aktaş

05 Ocak 2017 Perşembe | Forum

7 Haziran 2015 seçimlerinde Türkiye’de halkların vicdanı RTE/AKP’nin beklemediği, hiç istemediği ve olmaması için her türlü baskı ve şiddeti sahaya sürdüğü bir tabloyu açığa çıkardı. HDP’nin halklar, inançlar, emek ve kimliklerden oluşan heterojen yapısına ciddi bir halk desteği açığa çıktı. “Oyum HDP’ye” diyenlerin de ötesinde bir destek ve başarı sağladı. Bu tablo topluma uygulanan baskı, şiddet, bastırma, korkutma ve bu şekilde ayrıştırarak ve “hizaya sokma” politikalarına ciddi bir karşı koyuş ve başka bir Türkiye’nin mümkün olduğunu haykırmaydı. Bu tablonun gereklerine göre politik bir duruş yerine aynı gece; “bundan sonra artık barışın filmini çekerler” diye ekranlarda nefret dolu demeçler verdiler. 

Sonrasını istedikleri politikalara götürmek için süreci başlattılar. Halklar toplumsal barış demişken 1 Kasım seçimlerini beklemeden AKP/MHP/IŞİD savaş koalisyonu oluştu. 20 Temmuz Suruç katliamı ile birlikte Türkiye tamamen şiddet/savaş denkleminin içine çekildi. IŞİD, Türkiye’de ırkçı/militer sisteme muhalif, devletin ısrarla ürettiği savaş politikalarına karşı barış diyen kesim ve insanları hedef almaya devam etti. Sosyalistler, Kürtler, Ermeniler, Aleviler başta olmak üzere barış diyen kesimlere dönük katliamlar gerçekleştirdikçe Türkiye ciddi bir toplumsal kesim adeta hayranlıklar içinde bu katliamları izledi. Katliamlardan sonra insanların acıları ile alay ettiler, IŞİD canilerini yeni katliamlar için davet ettiler. 

2017 yılının ilk saatinde gelen Reine katliamı ile bu toplumsal yarılmanın geldiği boyutu görüyoruz. Bu korkunç tabloya rağmen Türkiye’nin en üst politik aktörlerinden başlayarak ekranlarda onlarca ikiyüzlü, sahtekâr; “ülkemizde insanlar büyük bir dirayet ile süreci yaşıyorlar, halkımız her zaman birbirinin acısını bildi, bizim halkımız devleti söz konusu olduğunda her zaman bir arada durmasını bildi,” deme pişkinliğini gösterebiliyorlar. Her şekilde durmadan devlet kutsanmaya devam edilirken insan hayatı görmezden gelinmeye devam ediyor. Yaşadığımız katliamlar sonrasında ekranlara çıkıp pişkince sırıtarak ve aklımızla alay edercesine kendilerine gazeteci, yazar, uzman, akademisyen, politikacı diyen bu insanların ısrarla ürettikleri bu yalanlar ile hepimizin hayatlarını kararttıklarının farkında değiller mi acaba?

Oysa her şey çok açık bir şekilde gözlerimizin önünde cereyan etti. 2016’nın Aralık ayına girdiğimizde Türkiye metropollerinin birçoğunda başlarında takkeleri ile kendilerine “Müslüman Gençlik” diyen gruplar Noeli gerekçe göstererek açık bir şekilde Hristiyanlara, yeni yıl kutlayanlara dönük nefret söylemleri içeren bildiriler dağıtmaya başladılar. “İslam barış ve hoşgörü dinidir” diyenler sokaklarda dövizler ile “Müslümanlar Noel kutlamaz” demeye devam ederken kimi Müslüman gruplar da sokaklarda Noel baba kıyafeti giydirdikleri kişilerin başlarına silah doğrultarak eylemler yaptılar. Üniversite kampüslerinde Noel Baba kuklalarını sünnet ederek ateşe verdiler. 

Aslında sokaklardan başlayarak çeşitli ırkçı/islami medya –Yeni Akit, Milad, Milli Gazete- üzerinde işlenen bu nefretin merkezinin devletin ta kendisinin olduğunu „Kendini ve yaratılış gayesini unutarak, değerlerimizle örtüşmeyen, insan hayatına katkısı olmayan gayrimeşru tutum ve davranışlar sergilemek bir mümine asla yakışmaz“ Diyanetin Cuma hutbesi için camilere gönderdiği hutbede görüyoruz. Devamında; „Kıyamet gününde insanoğlu şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz“ diye bir hutbe bu Türkiye’nin 82.693 camisinde okundu. On milyonlarca inana böyle bir hutbe neden gönderilir, bu hutbenin ‘kendisi gibi inanmayan, kendisi gibi düşünmeyen, kendisi gibi yaşamayan’ kesim ve insanlara dönük bir nefret içerdiğini kimse inkâr edebilir mi? 

Hannah Arendt “kötü davranış”, “kötü niyet” olarak başlayan bir sürecin Nazi Almanya’sında nasıl bir sürece everilebileceğini çok iyi bir şekilde anlatmıştır. Arendt İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi toplama ve imha kamplarında yaşananları kötülüğün en radikal biçimi olarak değerlendirir; Auschwitz’i, bu anlamda, bir kırılma noktası olarak görür. Arendt’in 20. yüzyılda kötülüğün yeni yüzüne tanıklık ettiğimiz iddiasının ardında, insanları insanlar olarak gereksiz kılmaya dayanan çok çarpıcı bir fenomen yer alır. İmkânsızı imkânsız olmaktan çıkaran, insanları her şeyin mümkün olduğuna inandıran totalitarizmin, cinayeti bir sivrisineği ezmek kadar anlamsız ve de basit olduğuna inandırır.

İşte Reine katliamı sonrasında sosyal medya hesaplarında akan yazı ve paylaşımlarda bunu görüyoruz. Kendi kişisel hesaplarında “Kahrolsun Noel baba hızını alamayıp bu kez kendi dostlarının mekanını basmış ve yaralılar var”, “Noel baba diye tutturdunuz ve babanız da kahpe çıktı nolcak şimdi”, “içlerinde keşke HDP’ye oy verenler çıksa” paylaşımlarında bulunanlar için Suruç, Ankara ve Reine katliamlarından ölenlerin, Cizre’de bodrumlarda korkunç bir şekilde ölenlerin hiçbir değeri yoktur, hayatlarında bir sivrisineğin eksilmesi kadar bir duygu yaratmıyor bu kesimlerde.

Vicdanı olmayan bir toplumun hiç kimseye olmadığı gibi kendisine de bir fayda gelmeyeceğini ne zaman görecekler? Belki bu kesimin böyle bir derdi bugün için yoktur. Ölene kadar sultan olmak peşinde olan ve mutlak iktidarı dışında her şeyi teferruat gören Tayyip Erdoğan içinde böyle bir dert olmayabilir. Ancak Türkiye’nin bu söylem ve politikalar ile büyük bir karanlığa yuvarlandığını 7 Haziran seçimlerinde az biraz gösteren kesimler daha neyi bekliyorlar! Her gün biraz daha geç olacak. O vicdan bu ülkede, bu ülkenin sokaklarında var. Bunu zaman zaman sokaklarda görebiliyoruz. Az biraz cesaret ile başka bir ülke/başka bir hayat mümkündür diyenler olarak bu korkunç gidişi durdurabiliriz.

Şimdi değilse ne zaman!


1958

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA