Bir yönetme biçimi olarak Türkiye’de linç

Tuncay Şur

03 Ocak 2017 Salı | Forum

Linç; “Birden çok kimsenin kendilerine göre suç olan bir davranışından ötürü birini, yasa dışı ve yargılamasız olarak öldürmesi.” Türk Dil Kurumunun bu linç tanımlaması genel geçer bir tanımlama olsa da tanıma birden çok ilave yapılabilir. Örneğin linç bir kişiye dönük olabileceği gibi bir topluluğa dönük de uygulanabilir, ayrıca linç her zaman ölümle sonuçlanmayabilir ve en mühim noktalardan biri olarak, linçe maruz kalan her zaman sayısal azınlık pozisyonundadır.

Tanıl Bora, 112 sayfalık dev eseri “Türkiye’nin Linç Rejimi” kitabında, linçin modern bir sözcük olduğunu ve ortaya çıkıp pratik edilişinin Amerikan iç savaşı sonrasında ırkçı bir grup olan Ku Klux Klan gruplarının siyahlara karşı kullandıkları şiddete dayandığını söyler.

Ku Klux Klan “kendini bilmez” “marjinal” bir topluluk değil, sıradan insanların da dahil olduğu -yani “işinde gücünde” olan insanların- bir topluluktu. Bora kitabında, linçin erken cumhuriyet döneminden günümüz Türkiye’sine uzanan serüvenini “meşhur” linç örnekleri ile açıklar. Bu örnekler tesadüfi bir biçimde tarihin belirli dönemlerinde zuhur eden muşum hadiseler değil, bilakis sistematik ve eklemli cereyan eden “rasyonel” kurguya dayalı tertibatlardır.

Bora’nın enfes kitabından çıkan sonuç şudur; Türkiye’de linç bir “kriz yönetimi”, rejime eklemlenen bir aparat, resmi teşvikli gayrı resmi-hukuki bir yönetim tekniği, disiplin aracı ve uygulamasıdır. Türkiye’de linçin tarihsel serüveni için birkaç sıralı örnek vermek gerekirse, 1933 Razgrad, 1934 Trakya linç ve yağmaları, 1945 Tan Matbaası yağma ve linçi, 1955 6-7 Eylül yağma ve linçleri, 1960-80 arası sıradanlaşan yağma ve linçler, 93 Madımak katliam ve linçi ve Kürtlere yapılan “rutin” linçler…Linçin sistematik devamlılığı onu siyasal iktidarın üstünde (belirli siyasi iktidarlar döneminde artış olsa da) bir tür “rejim”, yönetme biçimi, “kriz yönetimi”, esaslı bir “gelenek” konumuna taşır. 

Linç tertibatları öncesinde, esnasında ve sonrasında linç(ler)e eşlik eden bazı söz dizilerine bakarsak linçin siyasi iktidarlar üstü bir motivasyondan ilham aldığını görebiliriz. Örneğin, “tahrik olma, milli hisler, milli refleks, millet tepkisi, milli infial, milli seferberlik vb” tüm bu söz dizemlerindeki ortaklık “milliliktir.” Milli olmak ise ancak egemen olana mahsustur, ona bahşedilmiştir ve benzer şekilde tahrik olma hakkı da sadece ona verilmiştir. Dezavantajlı olan kişi ya da topluluğun tahrik olma hakkı olamaz, o ancak tahrik olan kalabalığın linç nesnesidir.

Peki bu kalabalık (güruh) ne zaman, kime ya da kimlere karşı, ne düzeyde “tahrik” olup “refleks” gösterir? Bu sorunun yanıtı aslında açıktır. Linççi güruh(lar) “Gayrı milli” addedilen kişi ve topluluklara (bu ülkede makbul yurttaş olmayan yani, Türk-Müslüman-Sünni ve Erkek olmayan, herkes farklı tonlarda ve sürekliliklerde gayrı milli olabilir) herhangi bir kriz anında, “gerektiği” kadar “refleks” gösterme hakkına sahiptir, bu linç güruhlarına bahşedilen yazılı olmayan bir haktır. 

Olağanüstü halde yaşadığımız şu günlerde (gerçi cumhuriyet tarihinin neredeyse yarısına yakını özelikle Kürdistan’da olağanüstü hal rejimi ile yönetilmiştir zaten, dolayısıyla bu da çok yeni bir şey değil) linç daha başka ve tehlikeli bir forma bürünebilir/bürünüyor. Carl Schmitt’in “istisnayı belirleme ve olağanüstü hali tayin etme gücünün” iktidarda( hükümran anlamında) olduğu belirlemesine Michael Wildt, iktidarın azınlıkta olanlara karşı şiddeti onaylama ve dahi teşvik etme halinin “aşağıdan yukarıya doğru” bir olağanüstü hale doğru evrildiğini ekliyor. Hükümranın olağanüstü haline ilaveten aşağından gelen bir olağanüstü hale tanıklık ediyoruz, aşağıdan gelen bu olağanüstü hal gerektiği ve lüzum duyulduğu kadar uzatılır, uzatılabilir.

Daha iyi bir ifade olan Tanıl Bora’nın belirlemesi ile linç bir “kriz yönetimi” olarak gerektiği zamanlarda devreye sokulur. Ancak bir vurgu yapmak lazım o da şu; şu ana kadar yazılanlardan linçin her zaman ve resmi teşvik ve destekle icra edildiği anlamı çıkmamalı, zira linç münferit de olsa resmi irtibat olmadan da vuku bulabilir. Bu ülke tarihinin en keskin yönetim krizlerinden birini yaşıyor, savaşın etkileri bu toplumdaki sıradan “makbul” ve “milli” yurttaşın hiçbir zaman yüzleşmediği (Ku Klux Klan örneğinde olduğu gibi, marjinal birtakım kendini bilmezler değil, her toplumsal formasyondan insan) kendiliğinden, organize edilmiş ya da göz yumulan linç ritüellerini yeniden çağırıyor, linç yeniden “tarihsel vazifesini” yerine getirmek için çağrılıyor. Barış ikliminde kurulan neredeyse tek gündemi barış olan HDP’nin binaları ateşe veriliyor, yağmalanıyor “geleneğe” uygun bir biçimde.

Peki, nereye varacak bu yazı, dert ne, ne demek istiyorum? Yaklaşık iki yıldır ıskalanmış bir barışın bedelini ödüyoruz hepimiz, daha ne kadar bedel ödeyeceğiz bilmiyorum ama umutlu olmak yerine temkinli olmak daha geçer gerçekçi bu günlerde sanırım. Umberto Eco bir yazısında şöyle der; “..Mayısta, savaşın sona ermiş olduğunu duyduk. Barış, bende tuhaf bir duygu yarattı. Bize bir İtalyan genci için sürekli savaş ortamının normal olduğu söylenmişti..” Ben yaşım itibariyle savaşın içinde doğdum ve hala savaşın içindeyim, iki yıllık bir barış süreci Eco’nun değimiyle “tuhaf” bir duygu yarattı bende ve başta Kürdistan insanı olmak üzere eminim birçok insanda. O “tuhaf” duyguyu tekrar yaşamamız şimdilik uzak bir ihtimal olsa da savaşın sonsuza kadar sürmesi de bir o kadar uzak bir ihtimal.


Bora, Tanıl (2014), Türkiye’nin  Linç Rejimi,  Birikim Yayınları: İstanbul.


1232

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA