Herkesin O’na bir borcu var

yildirimrojda@hotmail.com | 01 Kasım 2017 Çarşamba

ROJDA YILDIRIM

O'nunla ilk karşılaşması Ortadoğu'nun kavurucu bir yaz dönemine denk gelmişti. Aynı alan içerisinde farklı yaşam deneyimlerine sahip kadınlar olarak sadece onunla değil kendileriyle de karşılaştıkları ilksel zamanlardan biriydi bu. Çokça heyecan biraz tedirginlikle birlikte yol almanın yeni bir biçimiyle tanışmışlardı. “Özgürlük yürüyüşü” adını verdiği yürüyüş, şafak söker sökmez başlar, O hep en önde olurdu. O kadar hızlı yürürdü ki O’na ulaşmak oldukça zordu. Dağlık ve engebeli alanlarda hızla yol aldıktan sonra içeriği kadın özgürleşmesi olan “özgürlük konuşmaları” yapılırdı. Sonra tek tek kadınlara söz hakkı verir, özgürlük olgusu üzerine kadınların düşüncelerini ve yoğunlaşma düzeylerini anlamaya çalışır, adına “özgürlük diyalogları” derdi.

Gelenekselliği ve kölece duruşları sorgulamak için her kadına bir hakikat aynası tutardı. Mevcut kadınlık bir çeşit lal olma haliydi. O’nun için kadınların konuşması, kendini ifade etmesi “lal olanın dilinin çözülmesiydi.” Kendisi olamamış bir cinsin kavram ve duygu dünyasının özgürleştirilmesi adımlarıydı bunlar. Konuşmak ise “dilsizlerin özgürlüğe ilk adım atışlarıydı.” 

“Kürdistan'ın küçük bir protipi” dediği Akademi sahasında bir gün bütün erkeklerin kadınlar için yemek hazırlamasını istemişti. Üçyüzü aşkın kadın oturmuş, erkekler de yemek servisi yapmıştı. Birçok kadın bu özgün gün vesilesiyle duygularını dile getirmişti. En son kapanış konuşmasını yaparken “Şimdiye kadar neden böyle bir şey düşünemedim acaba? Demek ki bende de halen feodal kırıntılar var” demişti. Bu sorgulama düzeyi bir çeşit şaşkınlık yaratmıştı. O'na göre yaşamın kendisi sürekli bir devinim, mücadele ve yaratım demekti. Çünkü orada çözümlenen “an değil tarih, birey değil toplumdu.”

Biyolojik doğuşunu birinci, özgürlük hareketinin çıkışını ikinci, devletsiz demokratik ve özgür toplum inşasını ise üçüncü doğuş olarak nitelemişti. “En değerli projem” dediği kadın özgürlüğü ise doğuşun özüydü. O'nun deyimiyle “kadınlar kesintisiz bir mücadele anlayışına, kendi bedenleri ve kimlikleri üzerinde mutlak söz hakkına sahip olursa özgür olabilirler”di. Bu da her koşul altında örgütlenmekti, yaşamın kendisi, özü ve cevheri de buydu.

Ve yine bir zamanlar o kutsal topraklarda bu felsefesini verdiği binlerce kadını ve erkeği uğurladı. Hepsiyle tek tek ilgilendi, dinledi, öneri ve görüşlerini sundu. Hepsinden bir dağ parçası yarattı. O koca yürekli insanlar O’nun izinden yürümeyi onur bildiler. Gün geldi toprağa düştüler, gün geldi kendi bedenlerini parçaladılar, gün geldi amansız işkencelerde direndiler. Ve o dağ parçaları O'nun izinde sürekli çoğaldı.

O'nunla Kürt kadınları ve her Kürt bireyi arasında anlamı farklı diyebileceğimiz bir bağ vardı. Bundandır ki her uğurlama töreni ağır geçerdi. Bir arkadaşım kendi anısını anlatırken şöyle demişti: “Gidip de bir daha O’nu görememek vardı. Bu sebepledir ki boğazlar düğümlenirdi. Duygular tarifsizleşirdi. Ayaklar zor sürüklerdi. Beden ayrı yürek ayrı taraflara giderdi. Ayrılmak zor olsa da vedalaşılırdı. “Kendi grupları bizzat O'nun tarafından uğurlanmıştı. O'nunla sarılıp vedalaştıktan sonra tepeden aşağıya doğru giden kadınlarda bir şeyler dikkatini çekmişti. El sallayışları ürkekti. Ve o yüksek kayalığın üzerinden kadınlara bağırmıştı: “Kolunuzu dik tutun ve yükseğe doğru sallayın ve asla kolunuzu kırmayın” demişti. Ve sonra eklemişti; “Her koşulda kolunuzu özgürce sallayın, korkmayın özgürlükten” demişti. Kadınlar durmuş ve var güçleriyle kollarını havaya kaldırmıştı. Öyle bir sallamışlardı ki yokuş aşağı uçtuklarını sanırdınız.

O günden beri binlerce kadının eli hiç kırılmadı, özgürlük yolculuğuna O’nun yolunda devam etti. O’na uluslararası komplo yapıldığında ve sonraları kara bir Şubat gününde tutsak edildiğinde tam da bu özgürlük felsefesiydi hedeflenen. Doğuşundan beri Kürt halkının ve tüm halkların kulağına tıpkı bir sır gibi fısıldadığı özgürlüktü asıl olan. Bu sır dur durak bilmeden kulaktan kulağa bir ezgi gibi fısıldandı ve yayıldı. 18 yıldır uygulanan ağır tecrit bunun içindi. Milliyetçiliğin, mezhepçiliğin, cinsiyetçiliğin bir karabasan gibi çöktüğü Ortadoğu coğrafyasında ağır hastalığa neşteri O vurmuştu. Hasta bırakmak isteyenlerin hayatıyla sınıyor oluşları bundandı.

O'nun ideolojisi ve felsefesini yol bilenler, Rojava'da, Şengal'de, Kobanê'de, Reqa'da nice zaferlere imza attılar. Reqa zaferini kadınlar Önderlerine armağan ettiler. Yitik bir coğrafyayı ve bitirilmek istenen bir halkı yeniden ayağa kaldıran bu Önderliğe elbetteki herkesin bir borcu var. Hele hele karanlıkta bırakılan, sesi boğdurulan kadının borcu çok daha fazla...



907
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: