Yeni bir şey söylemek

ilhamadarbakur@gmail.com | 08 Eylül 2017 Cuma

İLHAM ADAR BAKIR

Dünya sinemasında, Türkiye sinemasında, Kürt sinemasında üretilen filmlerin çok büyük bölümü hem biçimsel olarak hem yaklaşım olarak hem de içerik olarak insana, insanlık durumlarına, insan doğa, bitki, hayvan, ilişkilerine dair yeni bir şey söylemekten gerçekten de çok uzak. Elbette bu sadece sinema için geçerli değil, diğer sanat dalları için, filozofik ve entelektüel üretim için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Elbette bunda kapitalist sistemin yaşadığı tüm krizlere rağmen mutlak hegemonyasını ilan etmiş olmasının ve kendisinin ebedi sistem olduğuna dair yaratmış olduğu iknanın insanlarda yeni bir yaşam tasavvur edemez duruma gelmesinin çok önemli bir etkisi var. 

Yeni bir yaşam tasavvurunun bu kadar zayıf olduğu bir dünyada elbette sanatın da yeni bir şey söyleme kapasitesi oldukça daralmış oluyor. Sanatçının toplumun yaşadıklarının dışına çıkabilme, kitlelerin göremediğini görebilme ve dolayısıyla yeni bir yaşam tasavvuruna dair yeni bir şeyler söyleyebilme kapasitesi olduğunu kabul etsek bile bunun çok güçlü toplumsal zemini yoksa sanatçının da bu kapasitesi ne yazık ki ya harekete geçemiyor yahut harekete geçse bile toplumda bir karşılık bulamıyor. 

Ben sanatın yeni bir söz söylemek olduğunu düşünmüşümdür hep. Ya da yeni bir çığlık biçimi yahut yeni bir susma biçimi. Ama içinde mutlaka bir yeniyi barındırmalıdır. Alışılagelinenin, yapılagelenin, söylenegelenin tekrar edilmesini bir sanatsal eylem olarak görmediğim gibi sanat gibi inceltilmiş bir yöntemle eskinin, alışılagelenin yeni bir şeymiş gibi anlatılması insanları yeni yaşam tasavvuru geliştirmekten alıkoyduğu için de ayrıca insanlık adına tehlikeli bir şeydir de. Yeninin üretilemediği bir yerde yozlaşmanın gelişmesi kaçınılmazdır. Durgun su mutlak çürür. Yeniyi yaratmak, durgun suyu devindirmektir.

O zaman dönüp bakıyorum son dönemde üretilen sinema filmlerine, gerçekten yeni bir şey söylemiyorlar. Her yıl üretilen filmlerden çok önemli bir kısmı çöp. Dünyanın büyük film festivallerinde gösterilen, ödül alan dünya sinema otoritelerinin beğenisine mazhar olan filmlere bakıyorsun nerdeyse çok büyük bölümünün tek bir yeni lafı yok. Geliştirilmiş yeni çekim ve kurgu-montaj teknikleri dışında yeni bir şey görmek mümkün değil neredeyse. Biraz farklı biçimsel denemeler ve kurgular bile bu yeniliksizlik içinde insana heyecan veriyor. Büyük kapitalist merkezler dışındaki dünyada üretilen sinema filmlerinin de nerdeyse büyük bir bölümü bu büyük festival filmlerine özendikleri için onlar da farklı bir şey söyleyebilme imkanlarını heba ediyorlar. Teknik olarak da daha zayıf oldukları için hepten izlenemez bir çöp haline geliyorlar. 

Oysa felsefenin de, bir bütün olarak sanatın ve sinemanın da yeni bir söz söyleyebilme kapasitesinin bu büyük ve orta ölçekteki kapitalist merkezler dışındaki saklı olduğunu düşünüyorum. Çünkü merkezin değil, çevrenin yeni bir söz söyleme, yeni bir yaşam tasavvuru geliştirme ve yeni bir yaşamı kurmaya ihtiyacı var. Her türlü merkez, statükoyu korumanın, yeni bir söz söylenmesini engellemenin, eskinin, çürümüş ve kokuşmuş olanın yeniymiş gibi sunulmasının merkezidir. Bu yüzden de yeni bir söz söylemek isteyen bir sinemacının, yeni sorular sormak isteyen filozofun, yeni bir dünya tasavvur eden siyasetçinin kendisine kıble edineceği yer merkezler değil çevredir, kendi yanı başıdır. Kendi toplumu ve toplumsallığıdır. Yerelin yeniyi üretebilme kapasitesini görebilen ancak yeni söz söyleyen olabilme şansı yakalayabilecektir. Büyük bütçelerle, büyük gösterişli törenlerle yapılan büyük festivaller değil kıyıda köşede kendi yerel olanak ve dinamikleriyle yapılmış film festivallerini takip etmek yeni söz söyleyen bir filme rastlayabilme imkanını çok daha fazla barındırıyor.



689
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: