Bağdat ziyareti iflas eden İhvanci siyasetin ilanıdır

09 Ocak 2017 Pazartesi

HALİT ERMİŞ

Türkiye ile Irak arasında Başika kampı ve Musul operasyonu üzerinden 2016’da ipler son derece gerilmişti. Karşılıklı yapılan açıklamalar restleşme sınırını aşmış, savaş tehdidine kadar varmıştı. Suriye ve Irak siyaseti tümden dibe vurduğu gibi, giderek dünyadan izole olur duruma gelmişti. Buna rağmen, Lozan’ı bir kayıp olarak değerlendiren Türkiye, Ortadoğu’da yeniden eski Osmanlı sınırlarına açılarak imparatorluk kurma hülyalarındaydı. Ancak, bugün Başbakan sıfatıyla Binali Yıldırım’ın Bağdat’a gerçekleştirdiği ziyaret tüm bu hayal ürünü siyasetin iflas edişinin ilanı niteliğindedir. 

Erdoğan ve Türk devletinin Irak ile üzerinde uzlaştıkları belirtilen maddeler bu siyasetin iflasının belgesidir.  Hatırlayalım, Erdoğan Musul operasyonu başlarken, Başbakan Haydar Ebadi’nin açıklamalarına karşın, “hem saha da hem de masada olacağız” demişti. Bu varlığını da Başika kampındaki askerleriyle gerçekleştirecekti. Ancak Bağdat’ta 7 Ocak’ta üzerinde anlaşma sağlandığı belirtilen 9 maddeden bir tanesi, Türk devletinin askerlerini Başika’dan çekmesidir. Bir diğer önemli madde de, Türk devletinin, Musul operasyonunda Irak’ın kararlarına saygı göstereceğidir. 

Bu şekilde Türkiye Irak’ta tümüyle sınır dışıdır. Bırakalım, misak-ı milli sınırlarına açılması, açık şekilde sınır dışı edilmiştir. Eski Osmanlı’yı yeniden canlandırarak, bölgedeki etnik ve kültürel azınlıkları denetimine alma, Sünni mezhepçi politikayla bölgenin liderliğine soyunan politik zihniyetin 21. Yy’da bölgenin reel durumuyla örtüşmediği net olarak ortaya çıktı. 

20.Yy. klasik ulus devlet sisteminin bölgede giderek yıkılmaya yüz tuttuğu bir dönemde, ümmetçi ve mezhepçi bir siyasetle bölgede imparatorluk inşa etmenin boş bir hayal olduğu netleşti. Türkiye’yi bugün içte kaotik duruma sürükleyen dışarıda ise yalnızlığa iten Sünni mezhepçi ihvan siyasetidir. 

Dolayısıyla, Irak’la içine girdikleri diyalog arayışının aynısını çok yakın bir zamanda Suriye ile de yaşamaları kuvvetle muhtemeldir. Erdoğan’ın “Sen benim dengim değilsin” dediği Ebadi’nin kapısı nasıl çalındıysa, “kardeşim Esat”tan Eset’e dönüşen Beşar Esad’ın da U dönüşüyle tekrar “kardeşim Esat” olması yüksek olasılıktır. 

Buna karşın, Erdoğan ve Türk devletinin Ortadoğu siyasetinde vaz geçmedikleri tek şey Kürt düşmanlığıdır. Görünen o ki, imparatorluk hayalleri, misak-ı milli projeleri, Sünni İslamcı-İhvancı-ümmetçi siyaset suya düşerken, anti-Kürt siyasetinde sonuna kadar ısrar edilecektir. Bunun için Bağdat ve Hewler görüşmelerinde temel bir konu da Şengal ve Medya Savunma Alanlarıdır. Bağdat üzerinden PKK’nin Şengal’deki varlığını pazarlık konusu yaparken, Hewler üzerinden Şengal ve Kandil’i pazarlık masasına koyarak Kürtler arası birakujî savaşını zorladı. 

Güney siyasetinin özelde de KDP’nin bu siyasete ne kadar evet diyeceğini tam olarak zaman gösterecektir, ancak Türk devletiyle bugüne kadar yürütülen ilişkinin Kürtlere büyük zarar verdiği tartışmasızdır. Geçtiğimiz haftalarda Neçirvan Barzani’nin birakujî savaşını dillendirmesi, bu zararlı ilişkinin sonucudur. Eğer KDP, bu son görüşmelerde Barzani’nin tehditlerini uygulama yönünde Türk devletiyle anlaşma sağlar ve birakujî savaşına yatarsa, kaçınılmaz olarak Kürtlerin bölgedeki geleceklerine büyük bir zarar verecektir. Yok, eğer tersi bir tutum alır ve Kürt halkının en büyük hayali ve beklentisi olan ulusal kongre yönünde karar verirse, o zaman bölgede son koz olarak kalan anti Kürt siyasetini de Türk devletinin elinde almış olacak ve o zaman da gerçek bir Kürt baharının kapısını açmış olacaktır. 

Çünkü bölgede sular durulup, taşlar yerine oturduğunda Kürtler, bugünkü manevra alanını kesinlikle bulamayacaklardır. Rusya üzerinden Suriye, Bağdat üzerinden İran ve Irak ile ilişkilerini yeniden rayına koyan Türk devletinin yeniden, eski bölgesel anti Kürt ittifakını yaratmaya çalışacağı kesindir. Dolayısıyla Kürtler, bugün Bağdat’ta Irak ve İran’la gerçekleşen el sıkışmalarının yarın Şam’da gerçekleşme olasılıklarının sonuç olarak kendilerine olası yansımalarının hesabını doğru yapmak durumundalar. Özellikle KDP, bölge devletlerinin çıkar hanesine artı puan olarak yazılan anlamsız Rojava ve PKK karşıtlığını bir tarafa bırakarak Kürt ulusal kongresi yönünden somut adımlar atmalıdır. Kürdistan’ın bağımsızlığından sürekli dem vuran bir siyasi partiden beklenen en makul adım da budur. 



1944
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: