Babek çağrısı

13 Ağustos 2016 Cumartesi

DILZAR DÎLOK

Babek... Kim olduğu, hangi anlamları bugüne taşıdığı gün gibi aydınlık. Ama aynı zamanda bilinmez... Çünkü o hem Azerilerin, hem İranlıların, hem Kürtlerin kutsadığı, saygıyla andığı ve anarken yaşattığı bir önder. Ortadoğu’nun gerçek kimliklerinden biri Babek. Her inancın, her etnisitenin kendini onda bulduğunu, çoklu kimliklerle yaşamanın kan dökmek değil gökkuşağı kıvamında yaşamak olduğunu bölge insanının Babek’e olan sevgisinden anlayabiliriz. Ve Ortadoğu hakikatini bugün yaşadığımız olaylardan ziyade tarihten bugüne gelmiş olan ve yüreklerde abideleşmiş olan kişilikler yoluyla duyumsayabiliriz ancak. 

Babek üzerine anlatılanlar onun katledildiği anda dahi direnişi ve egemenlere baş eğmeyişi, onlara söz hakkı bırakmayışı ile zirveleşir. Direnişi hakkında yazılanlar hangi kıvamda olursa olsun gelip onun ölmediğine, bugün yaşadığına dayanır. Babek’in direnişinin dili onu ölümsüz kılar. Ortadoğu’daki her ölümsüzlük eylemi Babek’i ölümsüzleştiren bir hakikat olup direniş hakikatine ve demokratik uygarlık ırmağına katılır. 

Tuğrul Keskin’in “Babek, Bir İsyan” adlı çalışmasının sonlarında yer alan sözleri damıtılmış bir zamana adım atar gibi okuyorum: 

“O yaşıyor. Yoksul çobanın ağzından tane tane dökülen sözlerde yaşıyor. Aras nehrinin sularında yaşıyor. Doğu’da yaşayan her kavimden insanın kalbinde yaşıyor.” 

Zaman içinde seyreden adımlarım yavaşlıyor. Cırcır böcekleri birer ikişer duraksıyor ve birden kendilerinden gayri bir sesi dinlemek istercesine sükut ediyorlar. Rüzgar duruyor. Yaprak o sözlerin sessiz tekrarlanışını dinliyor. Kertenkele panik halinde sağa sola koşturmasına ara veriyor. Hiçbir yürünmüş yola itibar etmeyen ve kendi yolunu kendisi ören örümcek de ağını örmeyi durduruyor o an.  Sincap ağzındaki palamudu ellerinin arasına alıyor ve sımsıkı tutarak gökyüzüne bakıyor. Kaplumbağa başını çıkarıp etrafı seyre koyuluyor. Bir karga sessiz uçup bir dala konuyor. 

Nadir anlamları yüklenmiş olan böyle anların dağ başlarında nadir olmadığı bir gerçek. İşte bu an böyle bir an ve kendi bedeninden taşan bir yaratılış anı.

Bir an bu duraksamadan ve Babek zamanına gidişten sonra, onun ölmediğini, onun yaşadığını bir kez daha okuduktan sonra telsiz cihazdaki çağrıyla o an’dan çıkıyorum. Bir gerilla “Babek Babek!” diyor ve biraz bekleyip tekrar çağrısını yineliyor. 

Kürdistan dağlarında bir gerilla birliği telsiz cihazında kullandığı kodunu Babek olarak belirlemiş. O yaşıyor dercesine tekrarlanıyor Babek çağrısı. Bir kaç çağrı sonrasında uzak dağların ardından geldiği belli olan kısık bir ses cevap veriyor: “Babek çağrısı, dinliyorum!” Bizim yoldaşlar başka bir kanalda iletişimi sürdürmek için genel kanaldan ayrılıyorlar. 

Babek dinliyor işte. O yaşıyor. Babek ölmedi diyorum bir daha. Ve asla ölmeyecek. Mazdek’in katillerine verilen ölümsüzlük ünvanının sahte olduğu, egemenlerin hiçbir zaman ölümsüz olamayacaklarını, hiç bir zaman toplumların gönlünde yaşayamayacaklarını bir kez daha anlıyorum. 

Ölümü temsil edenler her zaman en erken ölenlerdir. Babek’i egemenliklere karşı direnenler yaşatıyor ve onu ölümsüz kılan da direnişin ta kendisi. 

Evet o ölmedi. Nasıl ölebilir ki bunca yanıbaşımızdayken, bunca yakınımızda ölümsüzlük eylemleri durmamacasına sürerken, direnişi ölüm pahasına bırakmayan ve teslimiyetin gerçek ölüm olduğunu bilerek son nefeslerini ölümsüzlük bilinciyle soluyan, hakikat arayışını kendi bedenlerinde, sözlerinde ve eylemlerinde ölümsüzleştiren bunca değerli insanların soluğu tükenmemişken. Ve dünyaya soluk aldırırcasına hayatı solurken onlar, Babek nasıl ölebilir ki? 

2015 yılının yaz aylarında Kürdistan özgürlük mücadelesine katılan ve birinin adı Babek olan Azerbaycanlı sosyalist gençleri gördüğümde de aynı şeyi düşünmüş ve sessizce mırıldanmıştım. “Babek ölmedi, ölmeyecek.” 

İşte o zaman bugündeki Babek’in sadece bugünde yaşamadığını, binlerce yıl önce yaşayan Babek’i soluduğu, onun soluğunu bugüne taşımak istediğini duyumsamıştım. 

Babek’in ölmediği hakikatini Kürdistan dağlarından dillendirmenin onuru, içinde bulunduğumuz şu anda demokratik uygarlık ırmağında yıkanmanın huzuru ve kıvancıyla dolduruyor yüreğimi. 

Saraylara, egemenlere, işkencelere, haksızlıklara boyun eğmeyen, her tür egemenlik karşısında özgür, demokratik, ortak, kolektif bir yaşamı savunan, haksızlıklar karşısında hakkını aramamayı kölelik bilen ve egemenlikler varoldukça direnişi bir yaşam biçimine dönüştüren Babek bugün yaşıyor. 

Bugünümüze baktığımızda Babek’in, Babekler’in daha çok yaşaması, daha çok görünür olması ve daha çok yaşam içinde olması gerektiğini görebiliriz. Her bir gencin Babek ruhunda yeniden doğması bugünü hakikat kılabilir ancak. Çünkü zulmün bunca arttığı ve egemenlerin sağdan soldan darbelerle toplumu köleleştirmeye ve yok etmeye çalıştığı bu çağda ancak Babek, Mazdek ve Hürremi direnişlere yakışır bir direnişle varoluş gerçekleşebilir, özgür yaşanabilir.  

Tuğrul Keskin’in dizeleriyle bitirelim. Zira şairin dilinden dökülen çağrı hepimizedir. 

“Dağlara baktı Cavidan 

Turna sürülerine  

Ve bir mezardan doğrulur gibi usul 

Ona baktı ardından ve dedi: 

Girme saraylara oğul, güvenme sultanlara 

Dolaş etrafında sarayların, gir altına 

Halkın üzerine kuruludur çünkü onlar 

Ve ayağa kalkınca halk 

Ne saray kalacaktır 

Ne de taht...”



1996
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: