Federe Kürdistan Yönetimini sömürgecilikten kurtarmak

Son 15 yıldan bu yana Güney’de inşaattan tutalım beyaz eşyaya, giyimden tekstile, meyveden sebzeye kadar kalitesiz ürün sektörleri hızla palazlandı. KDP’ye yakın televizyon kanallarındaki kötü dublajlı, cılkı çıkmış Türk dizileri başta olmak üzere K24 ve Rudaw gibi kanalların Erdoğan’ın konuşmalarını canlı olarak vermesine varan bir zihin işgali yaşanıyor...

09 Nisan 2018 Pazartesi | PolitikART

Devriş ÇİMEN



Hiç ara vermeden her gün yüzlerce TIR Türkiye sınırını geçiyor, Zaxo, Duhok, Hewlêr, Silêmanî gibi Kürt kentlerine yol alıyor. Bazıları Kürt kentlerini de aşarak Irak’ın daha içlerine geçiyor. Yol boyunca bazılarının egzozlarında öyle dumanlar yükseliyor ki, doğaya saldığı “zehirin” zararlarını engellemek bir tarafa iç piyasada kullanılmayan, kalitesiz, kullanma tarihine az kalmış ürünlerle kapasitelerinin üstünde yük taşıyorlar. Bu TIR’ların neredeyse hepsi Türkiye plakalı ve Türkçe isimler taşıyor: Malkoçoğlu, Fatih, Türkler, Sarıboğalar, Turhan, Tunahan, Yunus Emre, Akbağ, Akan, Arıhan, Akhan, Pilot, Öz Sezer, Babur, Edinoğlu, Reyhan, Öz Konaklı, Filomlu, Sayılır, Trans Aktaş, Seray, Nuhoğlu, Misnak… 


Taha Group “Fetih”e çıkmış “Fatih” gibi 

Bu yolları geçenler bilir; TIR’ların yol aldığı güzergahta ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) sınırları içerisinde birçok yerde, büyük panolarında Türkçe bir reklam yazısı şöyledir: “Taha Group-Dünyayı Irak’a taşıyoruz.” 

İddiası bu kadar güçlü olan Taha Group, Web sayfasında, İstanbul merkezli olup Taha Holding, Taha Tekstil, Taha Dış Giyim, Talu Tekstil, Yavuz Tekstil, Fetih Tekstil, Fatih Tekstil, Fatih Emprime ve Özen Mensucat firmalarından oluşan “ürün geliştirmeden lojistik düzenlemelere kadar (…) hizmet sunan bir konfeksiyon imalatı grubu” şeklinde kendini tanıtıyor. Gerçekten de Taha Group reklamda ifade ettiği gibi dünyayı değil ama Türk malları ile Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi pazarına “Fetih”e çıkmış “Fatih” gibi mal taşıyor. Türkiye’den komşu ülke pazarını fethetmek için yollara çıkmış binlerce Türk firmasının arasında yüzlerce “Fatih” rolünü oynayan nakliyat firmasının olduğunu vurgulayıp, neden ve sonuçlarına biraz dikkat çekelim.


Ortadoğu’yu sömürmeye yol açan ulus devlet dizaynı

Oysa bu coğrafyanın insanları, geçmişte uzun bir dönem yarattıkları ortak kültürel değerler sonucunda dünyaya birçok önemli tarihi, kültürel ve bilimsel değer taşımıştır. Fakat günümüzde insanların önemli bir bölümü bu gelişmeler sanki yaşanmamış gibi Ortadoğu’yu, Irak’ı ve Kürdistan’ı ele alıyor. Bu bağlamda, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin talan edilip, sömürülmesi kaderiymiş gibi değerlendiriyor, kabul ediyor. 

Elbette bu sonucu yaratan bir dizi gelişmeler silsilesi var. Ortadoğu, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra bölünüp ulus devletler ile yine bir biçim kazandırıldığında, kapitalist modernitenin hegemonik güçleri olan Batılı ülkeler de kendi çıkarlarını sürdürebilecekleri bir formasyona kazandırmaya gayret etti. Bölge, oluşturulan ulus devletçiklerle zenginliklerinin talan edilmesi ve sömürülmesi için birer karakol işlevi gördü. Oluşturulan bu yapay devlet sınırları içerisinde desteklenen rejimler, farklı halkları, inançları ve kültürel toplulukları özünden yabancılaştırmaya ve işbirlikçiliğe zorladı. Kapitalist modernitenin hegemonik güçleri Ortadoğu’daki tüm bu yapay devletçikleri kendi çıkarları temelinde 20. yüzyıl boyunca “böl yönet” ilkesi temelinde kullandı. 


‘Böl, yönet, çatıştır, kaynaklarına el koy…’

20. yüzyılda bölgede oluşturulan ulus devletler artık eski işlevini görmüyor. Yeni yüzyılda ise ulus devletlerin içindeki tüm farklı kimlikler birbirlerine karşı kışkırtılarak sömürü sisteminde araçsallaştırmaya çalışılıyor. Bunu ifade ederken elbette bölgede yaşanan kaos ve yıkımı salt batılı güçlerle ilişkilendirmek düşüncesinde değilim. Fakat rolleri inkara gelmeyecek düzeyde belirgindir. Eskinin “böl yönet” siyasetine güncel olarak “böl, yönet, çatıştır, kaynaklarına el koy, göçert, kendine muhtaç bırak” ilkesi ekleniyor. 

Geçmişte daha çok despotik rejimler muhatap alınarak meşruiyet kazandırılıyordu. Bu baskıcı rejimlerin halklara yönelik uyguladığı şiddet ve anti demokratik uygulamalara karşı ise kendisini demokrasi, insan hakları vb. evrensel değerleri savunan, kurtarıcı ve sempatik bir maskeye büründürüyor. Dolayısıyla bu yanıltıcı maskeden kaynaklı insanlar, karar veren, ölüm fermanı yazanı değil de celladı suçlayan bir oyunun içine düşüyor.


Savaş ve yıkımla Irak’ın yok edilmesi

Kürdistan Bölgesel Yönetimini de ilgilendirdiği için Irak’taki gelişmeleri biraz örneklendirelim. ABD, 1990’lı yılların başında Irak’ın Kuveyt işgalini bahane ederek, o güne kadar kolladığı Saddam rejimine müdahale adı altında Irak’a savaş açıp onbinlerce insanın ölümüne yol açtı. Bununla birlikte Irak’ın içme suyu sistemleri, kanalizasyon yapıları ve barajlar olmak üzere alt yapısı önemli oranda bombalanarak imha edilmiştir. Bununla da yetinmeyerek değişik yaptırımlara başvurmuştur. Yıl 1996; dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’a bir televizyon programında, Amerika’nın uyguladığı ekonomik ambargo nedeniyle ölen 500.000 Iraklı çocuk konusunda ne hissettiği sorulmuştu. Albright bu soruya karşılık, bunun “çok güç bir seçim olduğunu” söylemiş, “ama tümden bakıldığında buna değer diye düşünüyoruz” demişti. Katliamı bu kadar soğukkanlılıkla savunan bu bakana herhangi bir yaptırım uygulanmadı. “Buna değer” dediği, Saddam rejimini yıkmak değildi elbette, Irak’ın yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin talan edilmesiydi.

Albright, Amerika silah ve petrol sanayisi başta olmak üzere kartellerin petrol yataklarından ötürü hedef gösterdiği Irak’a demokrasi getirme vaadiyle dünyaya nutuklar atıyor, diğer yandan talan ve işgallerine meşruiyet kazandırmanın dış politikasını sürdürüyordu. Sonrası malumunuz; ABD’nin uluslararası şirket ve kartellerin yönlendirmesi başta olmak üzere İngiltere’nin de yoğun desteği ile 2003 yılında Irak işgal edildi. Fakat kısaca özetlemek gerekirse, Kürdistan Bölgesel Yönetimine kısmı ‘özgürlük’ler getiren Irak’a yapılan bu müdahalenin bir işgal olduğu gerçeğinin değiştirilmeyeceğidir. Bu işgale karşı çıkan ülkelere “sus payı” niyetinde imkan ve olanaklar sunuldu. Almanya, Fransa, Türkiye vb. birçok ülke, bu “sus payını” alanların başında geliyor. 



Sinan Antoon: ‘ABD 15 yıl önce ülkemi yok etti’

29 Mart günü ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin yıldönümü vesilesiyle Iraklı yazar Sinan Antoon’un New York Times’a yazdığı yazının başlığı, “ABD 15 yıl önce ülkemi yok etti” idi. Yok olmuş ülkesine bir ağıt yakmak gibi ele aldığı yazısında Antoon, Amerikan işgalinin muhasebesini yaparak işgalcinin Saddam’dan çok daha kötü olduğunu makalenin sonunda şöyle anlatıyor: “15 yıllık işgalin sonunda kaç Iraklı öldü, kimse bilmiyor. Bazı güvenilir tahminlere göre 1 milyondan fazla kişi öldü. Bu cümleyi tekrar okuyun isterseniz. ABD’de Irak’ın işgalinden sıklıkla bir “yanılgı” hatta “koca bir hata” olarak bahsediliyor. Oysa bir suçtu. İşleyenler hala serbest. Bazıları kısmen Trumpçılık’ın dehşeti ve büyük ölçüde bellek yitimi sayesinde biraz ıslah olmuş gibi. (Bir yıl önce Bay Bush’u Ellen DeGeneres Show’da dans edip yaptığı resimleri anlatırken izledim) Bize savaşı satan yandaşları ve “uzmanlar” ne yapıyorduysa aynısını yapmaya devam ediyorlar. Irak’ın Saddam dönemindekinden daha kötü olabileceğine asla inanmazdım ama Amerika’nın savaşla başardığı ve Iraklılara miras bıraktığı şey tam da bu.”


Irak’ın parçalanarak paylaşılması…

DAİŞ, El-Nusra vb. örgütlemelerin bu işgalin sonucunda ortaya çıktığını bir kenara not edip devam edelim. Irak’ta bu işgalden sonra ticaret, tarım ve endüstri, hayvancılık, kentlerin yer altı sistemi, pazar ve kamusal alan yok edildi. Artık Irak denilen coğrafya ve insanları ABD başta olmak üzere işgale karşı çıkan ülkelerin faydalanabileceği bir kâr alanına dönüştürüldü. Şiilerin Sünnilerden intikam alırcasına savaştığı Irak’ta, resmi olarak statüye kavuşan Kürdistan Bölgesel Yönetimi bu kör şiddet içerisinde karlı çıkan bölgeydi. 

Saddam rejimi yıkılmaya yıkılmıştı ama geleceğin nasıl şekillendirileceğine kafa yoran pek yoktu. Dünyada ve Ortadoğu’da yıkılması gereken ulus-devlet modeli KBY’deki kötü bir kopyası model olarak biçimlendirilmeye çalışıldı. Yer üstünde palazlandırılmış gökdelenlere karşılık altyapı sorunları üzerinde kimse pek durmadı mesela. “Sus payı” diye nitelendirdiğimiz gelişmelerde KBY içerisinde, eskide çatışmalı olan Kürdistan Demokrat Partisi-PDK ve Kürdistan Yurtseverler Birliği-YNK arasında ikili bir iktidarın üzerinde uzlaşma zemini yaratıldı. Bu gelişmeler sonucunda YNK kontrolündeki bölgeyi İran, KDP’nin iktidarını sağladığı bölgede ise Türkiye hakimiyetini sağladı. Hakimiyet alanı o kadar açık bırakıldı ki, bu iki bölgenin toplamında ifade edilen KBY adeta bir sömürgeye dönüştürüldü.


KBY’de zihin işgali

Saddam rejiminin yok edilmesinin üzerinden 15 yıl geçti. Bu süre içerisinde Hewlêr, Duhok, Silêmanî gibi kentlerde inşaat sektöründen tutalım beyaz eşyaya, giyimden tekstile, meyveden sebzeye hatta kendi iç piyasasında kullanmadığı kalitesiz ürün sektörleri hızla palazlandı. Bu ürünlerin önemli bir bölümü pazardadır ve geneli de Türkiye başta olmak üzere İran devletine aittir. KDP’ye yakın televizyon kanallarındaki kötü dublajlı, cılkı çıkmış Arka Sokaklar, Güllerin Savaşı, Kurtlar Vadisi, Kara Gül, Lale Devri, Akasya Durağı vb. Türk dizileri başta olmak üzere K24 ve Rudaw gibi kanalların Erdoğan’ın konuşmalarını canlı olarak vermesine varan bir zihin işgali yaşanıyor. Kürdistan bağrından çıkan Ednan Kerîm, Behçet Yahya, Hanî, Kanî, Tara Caf, Hesen Şerîf vb. onlarca güçlü sanatçının şarkılarını dinlemektense İbrahim Tatlıses, Sibel Can, Muazzez Ersoy, Mahsun Kırmızıgül, Emrah gibi sanatta nereye koyacağımızı bilemediğimiz kültür tacirleri ile manevi dünyasını şekillendirmek, sömürge insanın sömürgecisine hayranlığı ile ifade edilebilir. 

Siyasi bağımlılığın yanı sıra toplumun zihni bu tür yöntemlerle işgal edildikten sonra “Otur oturduğun yerde; para pul, petrolün var. Rahat dur. Bağımsız devlet olacakmış. 350 kilometre sınırın var, bizimle bunu konuştun mu? İran’la konuştun mu?” diye azarlayan Erdoğan’a da kimse ses çıkaramaz. Erdoğan bu ifadelerini 28 Eylül 2017’de bağımsızlık referandumundan üç gün sonra Mesut Barzani’ye hitaben kullandı. Siyaseten “bizimle böyle konuşamazsınız” diye tepki gösteren kimse çıkmadı. Oysa Kürtleri topyekün düşman ilan eden R. T. Erdoğan, Saddam Hüseyin’den daha demokrat değildir. Zaman ve tarzlarında bazı değişimler görülse de Kürdü inkar ve imha etme hedefinde bir farklılık görülmemektedir.


Kültürel erime ve toplumsal bunalım

Başûrê Kürdistan toplumu birçok imkana rağmen hiçbir zaman günümüzdeki gibi sömürüye açık tutularak, kimliklerinden ve bütünselliklerinden uzaklaştırılarak kendisine ve değerlerine bu kadar yabancılaştırılmamıştı. Toplumda yaygınlık kazanan umutsuzluk ve parçalanmışlık, siyasetteki yolsuzluk ve adamcılık, anti demokratik uygulamalar, eğitim alanındaki boşluk, kamu hizmetlerinin verilmemesi gibi birçok alandaki yetersizlikler hiçbir zaman bu kadar had safhaya ulaşmamıştı. Tarım ve hayvancılık için en el verişli topraklarda insanlar üretimden ve yaşam coşkusundan kopartılarak güncelliğe boğulmuş, soruna dönüşmüş siyasi mercilerinde çözüm beklemeye konulmuş. Bu gidiş kültürel erimeye ve toplumsal bunalıma yol açan bir süreçtir. İnsanlar bunun farkında olduğu oranda, değişim çabasına gireceklerdir. Aksi takdirde bu sürecin bu haliyle sürmesi uzun vadede ölümcül olacak.

Dolayısıyla tüm bu olumsuz gidişata yol açan sömürge politikalarına dur demek bir irade beyanıdır. Siyasal manada sömürgeciliğe dur demek ise bu iradenin kendisidir. Fakat sorunsallığa yol açan bölgesel ve uluslararası ilişkiler, mevcut Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin böylesi bir iradeyi gösterebilecek kudretten yoksun bırakıyor. Dış siyasette içine girdiği ilişkilerin dayatmalarını içteki düzensizlik ve memnuniyetsizlik yarattığı basınç ile birleşince ciddi bir istikrarsızlığa yol açıyor.


KBY’yi Türkiye’nin hinterlandı olmaktan kurtarmak

‘Arjantin’de de bir Kürdistan olsa’, karşı çıkarız diyen faşist bir diktatörlüğün dar çıkarsal ilişkilerine KBY’nin geleceğini teslim etmek, kurda kuzu sürüsünü teslim etmek gibi bir olaydır. Bu durumda kurt çoktan sürüye dadanmış, zarar nerede durdurulursa kar kalacaktır. Zira Kürdistan’ı adeta bir hinterlandı olarak gören Türkiye, KBY’yi adeta siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel bir işgale dönüştürmüş. Rakip gördüğü Kürt siyasi oluşumların varlığını ve örgütlülüğünü engellemek için Kürdistan’ın statü sahibi olmuş bir parçasını TC’nin havadan, karadan ve içeriden saldırmasına ve her türlü istihbarat örgütlemesine zemin vermek, Kürdistanî bir siyaset ve tutum değildir. Bu Ortadoğu genelinde ve Irak özelinde görülen kaosun derinleşmesini sağlayan işbirlikçi siyasetin Kürdistan’a dayatılmasıdır. Zira havadan ve karadan saldırı geliştiren Türk devletine karşı en ufak bir eleştirisel açıklama yapılmaması işbirlikçi siyaset tarzının yol açtığı siyasal bağımlılığının temel göstergesidir.

Erdoğan 25 Eylül 2017 Güney Kürdistan’da gerçekleştirilen ‘bağımsızlık referandumu’ndan bir gün sonra, KBY’nin henüz başkanlık pozisyonunda duran Mesut Barzanî’ye hitaben hakir gören ve aşağılayan kibirli dil ile; “Şimdi biz yaptırımlarımızı uygulamaya başladığımız andan itibaren zaten ortada kalacaksın. Bir vanayı kapadığımız anda iş bitti. Bütün geliri ortadan kalkıyor. TIR’lar Kuzey Irak’a çalışmadığı anda bunlar yiyecek, giyecek bulamayacaklar. Öyle bir duruma gelecekler” diye konuşurken, tam da başlangıçta anlattığımız Türk malı taşıyan TIR’ların öyle çok da masum olmadığını anlatıyor bize. Taha Group içerisinde üretim yapan ve pazarlayan Yavuz da, Fetih de, Fatih de bu manada tesadüfen seçilen isimler değildir. Tersini iddia etmek isteyen varsa, Türk tarihi bağlamındaki talan ve savaşlara bir göz atabilir. Dolayısıyla bu istilacılığa dur demek, bağımlılığı aşar, bağımsız bir duruşla Kürdistan’da özgür bir yaşamın önü açılmış olur. 

Başlangıçtaki örnekle bağlantılandırıp bitirelim: İç piyasasında kullanmadığı, Fatihler, Fetihler aracılığıyla üretilen ve Taha Group vb. firmalar aracılığıyla getirilen en tortu mallar, Güney Kürdistan kent pazarlarında satıcı yüksek sesle “Were kaka, were malî Tirkî; derece yek…“ (Gel kardeşim, Türk malına gel; bir numara) diye alıcıya sunulmaya devam ediyor.


222

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA