Yasa/k, Tecrit, Kamp: İmralı sistemini yeniden düşünmek

Tecrit, bizzatihi sözü geçen ulus üstü kurumların onayıyla realize edilen bir hukuksuzluk. Diğer bir ifadeyle; CPT ve dolayısıyla AİHM öteden beri Öcalan’ın tutulduğu koşulları “sosyal izolasyon” gibi hukuki olmasa bile hukuka yakın bir teknik formülasyonla görüyordu.

03 Ocak 2018 Çarşamba | PolitikART

Fırat AYDINKAYA


Yaklaşık yirmi yıldan bu yana bir ada cezaevinde tek başına tutulan Abdullah Öcalan’ın cezaevi koşulları bugün her zamankinden daha fazla tartışılıyor. Ne var ki tartışmanın hukuki ve siyasal bağlamda olabildiğince kısır, yüzeysel biçimde tartışılıyor olması başlı başına bir sorun. Bugün itibariyle tartışmanın bütün derinliği Öcalan’ın aile bireyleri ve yasal temsilcileri ile görüşüp görüşmediği veya ne kadar süre görüştüğü gibi tamamen insan haklarının teknik dar kalıplarına sıkıştırılmış durumda. Tartışmayı yürütenler bu olgusal sorunu “tecrit” olarak vasıflandırıp, bunun Türk iç hukuku ve uluslararası hukukla bağdaşmadığından müşteki. 

Oysa ki “tecrit”, bizzatihi sözü geçen ulus üstü kurumların onayıyla realize edilen bir hukuksuzluk. Diğer bir ifadeyle; CPT ve dolayısıyla AİHM öteden beri Öcalan’ın tutulduğu koşulları “sosyal izolasyon” gibi hukuki olmasa bile hukuka yakın bir teknik formülasyonla görüyordu. Bu kurumlara göre Öcalan’a TV/gazete/kitap verilmesi ve yanına birkaç mahkumun gönderilmesi ile mesele kendiliğinden hallolunacaktı. Kurumların öteden beri bu konuda hukuki değil, siyasi bir duruş sergilediği tartışmasız. Yine de örneğin bir an için bu kurumların inisiyatif alıp Öcalan ile avukatlarının veya ailesinin görüştürülmesi halinde bütün tartışmanın belkemiği olan “tecrit” kavramının ortadan kalkacağını iddia edebilir miyiz? Eğer iddia edemiyorsak bu durumda bir ada cezaevinde, yirmi yıla yaklaşan bir tutukluluğun bütün özgül ağırlığını neden “tecrit” gibi bir çırpıda darmadağın edilebilecek müphem bir kavrama yüklüyoruz? 

Bu yazının konusu, esasen 20 yıla yaklaşan herhangi bir tutukluluğun şartları ne olursa olsun “tecrit” kavramı ile izah edilemeyeceği varsayımından hareket etmekte. İlaveten; 15 Temmuz ile birlikte sadece yeni bir Türkiye’de değil, aynı zamanda yeni bir eşikteyiz. Aşağıda gösterileceği üzere yaşanılan değişimlerin anlık olarak yansıdığı bir ada cezaevinden bahsederken “tecrit” kavramını kullanmak artık fantezi.


Devlet

Devletin içine girdiği yeni ruh halini anlamak için 15 Temmuz tarihi kritik öneme sahip. Uğursuz darbe teşebbüsünün geriletilmesiyle iktidarın, 1913 Bab-ı Ali baskınından sonraki İttihatçıların tutunduğu totaliter ruhu temellük ettiği dikkatlerden kaçmamalı. Büyük oranda ittihatçıların doğurup ruh verdiği Türk ulus devlet paradigması ilk kez ölümcül kriz semptomları gösterdi. Bu kaos aralığında en çok da ülkedeki kadim “egemenlik” okuması değişti. Osmanlı’da algılandığı biçimiyle egemenlik algısı öteden beri “zıllulah” (Tanrının gölgesi) kavramıyla yani siyasal teoloji ile bağlantılıydı. Cumhuriyet elitleri egemenliğin ruhunu, yani “zıllulah” kavramının muhtevasını bir nebze seküler bir temele oturtmaya çalışsa da geldiğimiz aşamada egemenliğin anlamı geleneğin icadı ile yeniden şahsiyetlere izafe edilmeye başlandı. 15 Temmuz’da kurumsal olarak çöken devlet yapılanmasında yalnızca bir kişi ayakta kaldı ve böylece egemenliğin rasyonel temsili kurumlardan şahsa geçti. 

Yeni rejimin istisnai niteliğini vurgulayan resmi kalemler, darbe girişimi ile devletin kurumlarının komaya girdiğini ve bu sebeple devletin komadan sağlıklı olarak çıkartılması bağlamında “istisna ruhunu” doktrine ediyor. İktidarın ideoloji fabrikaları, istisnanın kural haline gelmesi güzergahında sinik bir şekilde “ödünç alınmış totalitarizm”e sarılmış durumda. Bu şekilde hiç değilse bir süreliğine herkesten “gönüllü kulluk” talep ediliyor. İstisnanın kurala dönüşme emaresiyle Türkiye’de siyasal karar vericiler şimdilerde sonuna kadar hayata ve ölüme karar verme hakkına sahip. Foucault, biyo-iktidar bahsinde iktidardan, insanları yaşaması gereken ile ölmesi gereken biçiminde ayıran olarak bahsediyordu. Lakin öyle görünüyor ki günümüz Türkiye’sinde buna bir ekleme yapmamız şart. Şu andaki totaliter yönetim biçimi, insanları yaşaması gerekenler, ölmesi gerekenler ve yargılanması gerekenler (sözde yaşayanlar) olarak üç kategoriye ayırmış durumda.

Öte yandan siyasi ilahiyatın değişmeyen kavramı olan “beka” meselesinin ortalığı kasıp kavuran doğasının anlaşılması için egemenliğin ilahi olanla kurulan öznel bağlantılarına da bakmak gerek. İlahi olandan devşirilen egemenlik algısının zorunlu sonucu olarak “mümkünse her türlü hareketi (muhalefeti) olanaksız kılma” niyetinin olduğu apaçık. En küçük muhalif sözün Tanrıya şirk koşulmuş gibi haşin tepkilere maruz kalması da bu yüzden. Velhasıl sadece devletin değil siyaset ve hukukun görevi de şu anda Türkiye’de aynı: “Devletin bekasını korumak.” Devlet, totaliter bir evrene girerken, siyaset totaliter devletin bekası için polislik görevine indirgenmiş durumda. Hukukun ise kendilerinin ifadesiyle siyasetin yani polisin bekçi köpeği olarak görüldüğü ortada. Velhasıl İslam tarikat usulündeki “Bekabillah” kavramını andırır şekilde yargı dahil devletin bütün kurumları devletleşerek “devlette var olma” derdinde. 

Mamafih, 1872 yılında yazdığı bir metinde Nietzsche, yalnızca bir koşulla Alman ruhunun düşmanlarından kurtarılabileceğini söylüyordu. Alman ruhu, yalnızca büyük önderin rehberliğindeki baskı, disiplin ve ayıklanma süreci sonunda kurtuluşa erebilirdi. Ona göre büyük lider yalnızca bir öğretmen veya öğreti öğretmeni değil, aynı zamanda rejenerasyon öğretmenidir de. Derrida üstadının sözlerini tefsir ederken, bu sözlerin Nazizmin prelüdü olarak görülmesi yerine “devletin etkisine ve onun her yere yayılan söylemine bir başkaldırı” olarak görülmesi taraftarı. Öyle ya da değil, halihazırda ülkede yaşanan 15 Temmuz travması akla Nietszche’nin sözlerini getiriyor. Kitleler kuşatmaya alındığına inandıkları Türk ruhunu ancak büyük bir lider tarafından kurtarılabileceğine dair messiyanik bir inanış içinde. Kitle ruhuna göre lider, kurtuluş parkurunda büyük bir ayıklanma süreci ile kendilerine sadece anlatı öğretmenliği değil rejenerasyon öğretmenliği de yapıyor. Nietzsche’nin dediğinin aksine, bunu devletin etkisini kırmak için değil, bilakis devletin tahkimatı için yaptığı ise ortada. 


Siyaset   

15 Temmuz ile birlikte devletin bekasına adanmış koalisyonu birleştiren meta anlatı tam da “kan ve toprak” unsuru. Diğer bir ifadeyle Cevdet Paşa’dan bu yana süregelen “unsurî asli” siyaseti etrafında bir konsolidasyon söz konusu. ”Asli unsurun bekasının sağlanması için tali unsurlara hak değil, sorumluluk düşer” hipotezi yeniden işbaşında. Burada yeniden Foucault’a müracaat etmekte fayda var. Zira ona göre biyo-iktidar eninde sonunda ırkçılığı yeniden üretmeye muhtaç. Öyle görünüyor ki, daha çok da biyolojik ırkçılık ile tahkim edilmiş kültürel (yeni) ırkçılık siyasete hakim durumda. Devletin yeni elitlerinin beka siyaseti üzerinden hak kuramını “unsuri asli”yi düşünerek yeniden tasnif ettiği aşikar. Aktif ve pasif hak lügatıyla yeni elitler toplumun çoğunluğuna aktif hakları münasip görürken, diğer kesime ise pasif hakları veya daha doğrusu sorumluluk ahlakını reva görmekte. Bu ikinci kısmın kamusal meselelerde aktif hakları yok, onların payına düşen vatandaşlık sözde ve dahası bu kesimler “medeni ölü” halinin potansiyelleri. Bu tarz bir rejimde organizmalar kamusal iktidara ait ve de bedenler kamunun malı olarak “yaşamaya değmeyen hayatın” müdavimleri. Yaşamaya değmeyen hayatlara karar veren iktidara göre isterse bir ceset günlerce sokakta da bekletilir, isterse kurtla kuşun insafına da terk edilir. 



Hukuk

15 Temmuz darbe girişimine verilen yanıt kim ne derse desin siyasal ilişki bakımından kesin bir yasaklama ilişkisidir. Egemen kendini yasak üzerinden topluma sunuyor; yasak, egemenin varlığının apaçık kanıtı. Bir tür “yasaklıyorum o halde varım” sendromu. Egemen veya otorite simgesel anlamda milli iradeye tekabül etmekte ve milli irade de Türk halkının biyolojik hayatının kendisi demek. Bu durumda otorite demek milli irade demek, milli irade demek yasa demek, yasa demek yasak demek. Egemen bundan böyle yürüyen bir yasa/k zaten.  

Kant, Pratik Aklın Eleştirisi’nde, ”Bir hukukun bütün içeriğini yani bütün irade nesnelerini çıkaracak olursak, geride kalacak tek şey bir dizi evrensel yasanın basit bir biçimidir” derken haklıydı şüphesiz. Kant, “anlamı olmadan yürürlükte olma”ya işaret ederken, belli ki kafasında bu tarz hukukun ne özgürleştirdiğini ne de köleleştirdiğini ima ediyordu. Türkiye’de hukuk şu an tam da “anlamı olmadan yürürlükte olmaya” mükemmel bir örnek. Hukuk, Kafka’nın Dava romanında olduğu gibi kişinin sırf yargılanmak için yargılandığı bir iktidar terbiyecisine dönüşmüş durumda. Öyle ki şu anda suçlu olmak için suçlanmanın yeterli görüldüğü bir eşikteyiz. Yine şu sıralarda gözaltına alınmak veya tutuklanmak basit bir cezai müeyyideye hedef olmanın ötesine geçen mistik anlamlara sahip. Ülkenin ana akım medyası ve kamu otoritelerinin gözaltına almayı, tutuklamayı “medeni ölü”, “bitirme”, “arafta bırakma” gibi eskatolojik kavramlarla sunması dikkat çekici.  

Öte taraftan hukuk bahsinde Magna Carta’nın “Hiçbir özgür insan hukukun dışında tutulamaz” kaidesini hatırlamak gerek. Arendt, geçen yüzyılın ortalarında mülteci ile ulus devlet rejiminin kaderini birbirine bağlarken, bize Magna Carta’nın pratize edilişinin yumuşak karnını göstermişti. Mülteci bir tarafta insan haklarının cisimleştiği şahsiyetti, fakat öte yandan tam da bu kimliği sebebiyle insan hakları kavramının radikal krizini temsil eden şahsiyetti de. Böylece, mükemmel bir insanın farazi varoluşu üzerine bina edilen insan hakları anlayışı, mülteci kimliği ile tanıştığı ilk anda tuz buz olmuştu. Buradaki mülteci kavramını “tecrit altında tutulan kişi” ile de değiştirebiliriz. Gerçekten de ulus devlet sisteminde insanların güya kutsal ve dokunulamaz olan haklarının devletin rejiminde yaşanan totaliter değişimle birlikte tuzla buz olduğu aşikar. Bu durumda tıpkı mültecinin ulus devletin krizini temsil etmesine benzer şekilde tecrit altında tutulan da aslında ulus devletin krizini simgelemekte. Mülteci, doğum ile milliyet arasında sürekliliği kopartarak modern egemenliğin orijinal kurgusunu krize sokuyorsa tecrit altında tutulan da insan ile vatandaş, hak ile ulusal hukuk arasındaki orijinal kurguyu bozduğu için ulus devleti krize sokmakta. Tıpkı mülteci gibi tecrit altında tutulan da her ne kadar insan haklarından mahrum bırakılsa da onlar “hakların insanı”. 15 Temmuz’dan sonra İmralı’nın dünyaya kapatılmasının altında yatan sebeplerden birinin, ülkedeki ulus devlet krizinin ama yalnızca kurumsal kriz değil felsefi krizi olduğu çok açık. 


Kamp

Tarihte ilk kampın İspanyolların sömürgesi Küba’daki halk ayaklanmasını bastırmak için mi yoksa İngilizlerin Boer savaşında mı inşa edildiği bir muamma. Burada önemli olan tam da kampın sömürgecilik geleneği ile olan bağlantısı. Kampın sömürgecilik ihtiyaçları için bir enstrüman olarak düşünülmesi iki manada önemli. İlki burada cari hukukun sömürenin tamamen keyfine bağlı olması, diğeri de sömüren devletin kendi ulusal hukukunu mümkün mertebe kampın dışında tutması. Burada dikkati çeken ikinci şey kampın, hukukun veya ceza hukukunun dönüştürülmesinde değil sıkıyönetim veya olağan üstü halden türetilmesi. 

Beri yandan Almanya’da kamp gerçeği Nazilerin öncesinde var olan bir kurumdu. Kişinin suç unsuru oluşturan herhangi bir davranışından bağımsız olarak, sırf devletin güvenliğine yöneltilebilecek bir tehlikenin önüne geçilmesi için gözetime alınması (Schutzhaft) ceza hukukunun dışına taşan bir bağlama sahipti. Burada suç veya suç unsuru değil, düşman ve/ya düşman hukuku söz konusu. Devlet vatandaşın suç fiilini soruşturmak yerine düşmanı olarak gördüğü unsuru kampa alarak gözetimine alıyordu. Doğal olarak bu tarz bir sistemde kampın her türlü hukuksal denetimden ve her türlü normal hukuk düzeninden tamamen bağımsız olduğu gerçeği tartışılamaz. Bu manada Arendt’in kampı, ölümün ve yaşamın dışında tarif etmesi doğru fakat eksiktir. Zira kamp ölümün ve yaşamın dışında olduğu gibi hukukun da büsbütün dışında. Kamptaki kişi, gerçekte yalnızca tam anlamıyla hukukun dışına atılan veya hukukla ilgisi koparılan birisi değil, hukuk tarafından terk edilen kişi. 


Hülasa

Bütün bu tartışmalardan sonra İmralı, siyasal karar vericilerin gözünde hiç değilse şimdilik “yaşamaya değmeyen hayatın” merkez üssünü temsil ederken, orada cari olan hukuk ise tam da “anlamı olmadan yürürlükte olan hukuk”. Hülasa tecrit demek eninde sonunda ceza yasalarının veya hiç değilse infaz hukukunun cari olduğu bir olgusal sorunu ima eder. Oysa İmralı’nın benzersizliği oraya yasaların hiçbir şekilde sızmaması. Velhasıl İmralı artık inşa edilmekte olan yeni rejimin kusursuz bir simülasyonu.


Kaynakça

1- Giorgio Agamben, Kutsal İnsan, Ayrıntı Yayınları

2- Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları, İletişim Yayınları

3- Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, İmge Yayınları

4- Achille Mbembe, Nekro Siyaset, www.ayrintidergi.com.tr/nekro-siyaset/, Çev: Abdurrahman Aydın

5- Jacques Derrida, Nietzchelerin Şöleni, Otonom Yayıncılık

6- Fırat Aydınkaya, Türkiye’de Rejim Olarak Faşizm Meselesi, Birikim Dergisi, sayı 330


181

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA