Güney yönetimi SOS veriyor

Toplum kendi geleceği hakkında sorumluluk duygusundan uzak bir kimliksizleşmeye sürüklendi. Bir nevi toplumun kabul ve ret ölçüleri törpülendi, refleksleri kırıldı. Kadın özgürlüğüne dayalı toplumsal özgürlüğü geliştirmek bir yana, konu tartışmaya bile girmedi. Gençlik siyasetin dışında tutularak eğitim alanı boş bırakıldı.

03 Ocak 2018 Çarşamba | PolitikART

Devriş ÇİMEN


Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY), 2017‘de önceki yılların tüm istikrarsızlıklarını devraldı. Garip bir “heyecana” yol açan altyapısız 25 Eylül Bağımsızlık Referandumu ve sonrasında; Irak ordusu ve Heşd el Şabi’nin Irak Anayasası’nın “tartışmalı bölge” diye tanımladığı Tuzxurmatu, Kerkük vb. gibi bölgelere girerek bir hüsran yaşatmasının dışında, yıl boyunca ekonomik istikrarsızlık ile siyasal istikrarsızlığın birbiriyle bağları tartışılarak geçti. 

Dünyada genel geçer ortak görüş, demokrasiye dayalı siyasal istikrarın, ekonomik istikrar için birincil şart olduğudur. Fakat siyasal istikrar ve demokrasinin olabilmesi, ekonomik istikrarı sağlayabilmek için önemli olsa da tek başına çare değildir. Bunlara dayalı sistemsel bir dengenin yanında yapısal diyebileceğimiz toplumsal stabilizasyonun olması da şarttır. Bunda toplumun kendisini ifade edebileceği başarı, sevinç, güven, üzüntü, değer gibi manevi dünya önemli bir etkendir. 

2003’ten bugüne Federal Irak Devleti içerisinde Kürdistan Bölgesel Yönetimi, siyasal, ekonomik ve toplumsal istikrarını geliştirebilmek için önemli imkanlara sahipti. Fakat yanlış politikalar sonucu olması gereken denge, son yıllarda kaosa dönüştü. İktidar partileri KDP ve YNK öncülüğünde yaratılmaya çalışılan sistem, özellikle bu yıl bir nevi SOS veriyor. Yani sistem bir tehlikeye, bir arızalanmaya işaret ediyor. Petrol zenginliğine dayalı oluşturulan yapay siyasal ve ekonomik düzen, artık toplumsal istikrara cevap vermiyor. Ahmet Kaya’nın türküsünde geçtiği gibi, nerden tutsak tutarsızlık…

Siyasal istikrarın olabilmesi için siyasal otoritenin, toplumdan aldığı yetkiyle yasal düzenlemeler başta olmak üzere demokratik bir yönetim oluşturması ve bunu yürütüp geliştirirken de her adıma toplumu katarak, karşılıklı sorumluluk içerisinde olması gerekir. Ekonomik istikrarı bir tarafa bırakalım, azami bir ekonomik döngü için bile şeffaf politikalar en önemli adımdır. Yani azami bir ekonomik döngü için üretim, üretim araçları, istihdam, pazar vb. ihtiyaçlar örgütlendirilmelidir. Sadece bunlarla olur denilmez ama bunların sağlandığı bir zemin, toplumsal roller dağıtıldığında azami bir dengeyi de beraberinde getirir. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde olmayan ise bahsettiğimiz bu istikrarların birbiriyle olan bağlarıdır.

Dolayısıyla bunlardan yoksun olarak kurulmuş düzenin SOS verdiğini, yıl sonuna doğru halkın meşru protestolarının güvenlik görevlilerince yasaklanması ve bastırılmasından görebiliyoruz. Oysa halkın da bu sisteme uzun dönem rıza gösterdiğinin altını çizmekte fayda var. Kürdistan Bölgesel Yönetimi, 1991 Körfez Savaşı ardından BAAS rejiminin bölgeden çekilmesiyle fiili olarak özerk bir konuma ulaştı. Parlamento, bakanlık ve güvenlik güçleri gibi önemli mercileri demokratik yöntemler ile geliştirebilme imkanına sahiplerdi. Bu imkanlar 2003’te ABD’nin Irak’ı işgali ile birlikte Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne daha geniş bir hareket alanı yarattı. Bu alan değerlendirilip demokratik bir yapı inşa edilmediği gibi demokrasiye de geçiş sağlanamadı. Ayrıca BAAS rejimi döneminde yaşanan soykırım politikaları, baskılar, “birakujî” savaşları gibi halkın geçmişinde büyük etki bırakan olaylarla yüzleşme ve bundan çıkarılan dersler sonucunda toplumsal adalete ulaşma sağlanmadı. Bunun aksine, birçok gözlemcinin ortaklaştığı şu sonuç ortaya çıktı: KDP ve YNK arasındaki ikili yönetim etrafında ciddi bir yolsuzluk, siyasal istikrarsızlık, Türkiye, İran gibi ülkelere siyasal ve ekonomik bağımlılıklar… Bu süreçte şeffaf olmayan birçok gelir kaynağı ile birlikte bölgede 2007-2013 yılları arasında adeta bir refah patlaması yaşandı. 2011’de ABD ordusunun “savaş bitti” diyerek Irak’tan çekilmesiyle birlikte Irak Merkezi Yönetimi ile karşı karşıya kalan KBY, kendisini farklı bir mücadelenin içinde buldu.

Irak Merkezi Yönetimi, üç yıl önce Hewlêr yönetiminin petrolü tek taraflı sattığını öne sürerek bölgeye ayrılan bütçe ödeneğini durdurdu. “Refah” diye adlandırdığımız süreç aslında bu gerekçe ile sekteye uğradı. 

Bundan sonra baş aşağıya giden siyasal istikrarın esas nedeni, iktidar partilerinin demokrasiyi gasp etmesiyle doğrudan ilintilidir. Memur maaşlarında kesintiye gidildi, bazı meslek alanlarında maaşlar ödenmedi, bölgedeki altyapı ve üstyapı ihtiyaçları giderilmediği gibi su, elektrik, sağlık, ulaşım, eğitim vb. kamu hizmetleri sorun yumağına dönüştürüldü. Üretim araçları teşvik edilmeyerek yok olmaya bırakıldı ve şeffaf olmayan bir siyaset tarzı yürütüldü. Buna bir de parlamentonun işletilememesi, siyasi kurumların işlevsizleştirilmesi, siyasi partiler arasında kutuplaşmanın derinleşmesi gibi sorunlar eklendiğinde, yıl sonuna doğru halk protestolarının yaygınlaşması, toplumsal istikrarın kalmadığını gösteriyor. 

Fakat durumu sadece bu sonuçlar veya veriler ile izah ettiğimizde yine eksik kalıyor. Çünkü eğer bir sistemi sahiplenen, ona demokratik yollarla katılım gösteren, sorumluluk üstlenen toplumsal bir yapı yoksa, burada farklı bir durumun varlığından da söz etmek gerekir.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi içerisindeki topluma bakıldığında, ağırlıklı olarak geleneksel değerlerin hakimiyeti altında olduğu görülüyor. 2005 yılına kadar bir avuç elitin dışında toplumun geneli yoksuldu denilebilir. Parayı ve refahı tekelinde bulunduran yalnızca küçük bir azınlıktı. Bu küçük azınlık etrafında yapay, yalandan kurulmuş bir orta sınıf oluşturuldu. Bunu geliştirmeye çalışan siyasi elitler ise geleneksel değerlerle olan güçlü bağlarından ötürü içine girdikleri rolde sırıtıyorlar. Günümüzde “yolsuzluk ve istikrarsızlık diz boyu” denilen bu sistemin kriz yaşıyor olması, çokça ifade edilmek istendiği gibi sadece Irak Merkezi Hükümeti’nin yanlış politikaları ve DAİŞ’e karşı olan mücadele ile bağlantılı değildir. 

Özellikle 2003 sonrasında 26 yıllık yönetim deneyiminin iktidar odakları, toplumu siyasetten ve ideolojiden arındırdı. Ütopya, özgürlük ve gelecek arayışı olan ve bunlarla bağlantılı düşünen, tartışan, üreten, maneviyatını güçlendiren bir toplumdan ziyade iktidara ve iktidar odaklarına bağımlı bir toplum yaratıldı. Suni diyebileceğimiz iktidar odakları ise topluma adeta şöyle bir dayatmada bulundu: “Sizin yerinize biz düşünürüz, tartışırız, siyaset yaparız ve geliştiririz”. Dolayısıyla toplum kendi geleceği hakkında sorumluluk duygusundan uzak bir kimliksizleşmeye sürüklendi. Bir nevi toplumun kabul ve ret ölçüleri törpülendi, refleksleri kırıldı. Kadın özgürlüğüne dayalı toplumsal özgürlüğü geliştirmek bir yana, konunun tartışmaya bile girmedi. Gençlik, siyasetin dışında tutularak eğitim alanı boş bırakıldı. İstihdam yaratacak kontrollü bir sanayinin, koşulları fazlasıyla uygun olan tarım ve hayvancılığın geliştirilmesinin tersine, hızla üretimsizler ve emeksizler ordusu oluşturuldu. Diğer tarafta abartılı bir biçimde asayiş, peşmerge ve istihbarat gibi güvenlik kurumlarının sayısı arttırılarak maaşa bağlandı. 

Bu konuyu konuştuğumuz 60 yaşındaki Süleymaniyeli bir öğretmen Hamid Rauf’un sözleri, toplumun bugünkü yönetime ilişkin düşüncelerini özetler nitelikte. Rauf öğretmen yönetimin durumu ve halka yönelik politikası için şu tespiti yaptı: “Hiçbir ideolojik argümanı ifade etmeyen, hiçbir siyasal ve sosyal değerlendirmeye uymayan hırsız ve ideolojisiz bir yönetime sahibiz. Tüm itiraz noktalarımıza yalan, hile ve manipülasyonla karşılık verip beklenti uyandırıyorlar. Bu da bir sömürme ve suistimal biçimidir. Galiba biz bu duruma fazlasıyla alıştırıldık ve yapılanlara rıza gösterdik”.

Öğretmen Hamid’in ifade ettiği biçimiyle toplum örgütsüz bırakılınca, üstte birileri örgütlü bir biçimde çalıp refah içinde yaşarken, alttaki çoğunluk kendi payına düşebilecek parayı alabilme alışkanlığıyla daima bir beklenti içerisinde bırakılır. 

Bu, bir tür bağımlılık ilişkisidir. Özcesi; Kürdistan Bölgesel Yönetimi içerisinde birilerinin her şeyi var, diğerlerinin ise hiçbir şeyi. Her şeyi olanlar, hiçbir şeyi olmayanları bu adaletsizliğe ikna etmeye çalışıyor. Değişim, bu zihniyetin kırılması ile başlayacaktır.

Yıl içerisinde yaşanan sorunlar, kriz, yolsuzluk, belirsizlik ile ilgili insanlardan duyduğum en yaygın söz “bêtaqatem” idi. İnsanlar “takatsizim” derken, güçsüzüm, dargınım manasında kullanıyor. Bu, yorgunluğun ve yılgınlığın göstergesidir. Toplumun tekrar takat sahibi olabilmesi için, geleceğini iktidar odaklarının insafına bırakmak yerine bizzat kendi sorumluluğuna almalıdır. Artık herkes neyin kötü olduğunu tespit etme ve bunu tekrarlama sürecine son verip, neyin doğru ve iyi olduğunu belirlemeli ve bunları hayata geçirmek için sorumluluk üstlenmelidir. Özgürlük arayışı ve azami bir toplumsal örgütlülük bunun temelini oluşturan itici güç olacaktır.


224

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA