Hikayesi olan fotoğraflar

Köyü dolaşırken, yolun ortasında öylece oturmuş olduğunu gördüm. Uzaktan bakınca bir çocuk olduğunu düşünmüştüm. Yaklaştıkça bir hüzün, bir keder, bir hayat ansiklopedisi olduğunu anladım.

06 Aralık 2017 Çarşamba | PolitikART

Yeşim ÖZDEMİR


Bir köy gezintisi sırasında rastladım Nesibe Nine’ye. Bu köy belki doğuda, belki batıda, güneyde veya kuzeyde. Bir şehrin en kuytu köşesine saklanmış bir köy. Bulunduğu bölge fark etmiyor; köyler hep mahremiyet bölgesi... Fakat bu mahremiyet; yani başkalarına kapalılık ve kaderine terk edilmişlik hali, kendi kararları olmasa gerek. Sevinçlerinin de kederlerinin de duyulmadığı, duyulmak istenmediği bir mahremiyet alanını niye istesinler ki?

Yolları taştan, çamurdan; hastaneleri, okulları olmayan; varsa da ulaşılması zor uzaklıklarda olan, acil bir durum olsa ambulansı, itfaiyesi, polisi gelmeyen, gelemeyen; gelse bile karla kaplı yolların geçit vermediği köyler… 

İşte bu köylerden birine “Köy Okulu Yenileme Projesi” kapsamında gitmiştik. Köy okulu yenileme çalışmaları bittikten sonra köyü keşfe çıktım. 

Mahremiyet bölgesine bir “yabancı” gelince herkes o yabancıyı fark eder. Gözünden kaçmaz kimsenin; bakar herkes, sorgulayan gözlerle “kimdir, necidir” bilmek ister. Ben de gezerken bu bakışları üzerimde oldukça hissettim. Bu his hem aşırı ilgi odağı olmanın verdiği bir şımarıklık duygusu veriyor hem de diken üstünde olma tedirginliğini… Zaten boynumdaki fotoğraf makinesi, köy halkı için adeta bir uzay mekiği. Yani bu halimle merak iki katına çıkıyor.

Gördüğüm herkesle konuşmak istiyorum. Herkesin anlatacak çok hikayesi varmış da anlatacak birilerini bekliyorlarmış gibi. Ama öyle FBI ajanı havalarında takılıp da gözlerine sokar gibi notlar alarak, hep soru sorarak gazeteci pozlarıyla hikaye toplanmaz, biline. Aksi takdirde siz, onlar için gulyabani kadar ucube bir yaratık olursunuz. Onlar misafirperverliklerinden bu hissiyatı belli etmeseler de neden bir gulyabaniye dertlerini, üzüntülerini, sevinçlerini anlatsınlar ki?



Zihnin en karanlık odasından çıkagelen bir an

Köyün yaşlıları ayaklı ansiklopedi gibi olur. Çok şey hatırlar, çok şey anlatırlar. Üstelik sohbetin nerede başlayıp nerede biteceği hiç belli olmaz. Bir dedenin boğaz ağrısından neler çektiğini dinlerken, elinizde İstanbul’da boğaz köprüsünde çekilmiş bir hatıra fotoğrafı bulabilirsiniz. Nesibe Nine ile yaptığımız sohbet de tam olarak bu kıvamdaydı. Onu uzaktan fark ettim; fakat küçük bir çocuk olduğunu düşündüm. Bu küçük çocuk nasıl bir oyun oynamak istiyordu da yolun tam ortasına öylece oturmuştu. Yaklaştıkça bir kadın olduğunu, daha çok yaklaştıkça yaşlı bir kadın olduğunu ve en nihayetinde konuştuğumda Nesibe Nine olduğunu anladım. Yanına gitmeden önce birkaç kare fotoğraf çektim. Bu faslı uzatmak istemedim, çünkü bir an önce gidip yolun ortasında neden oturduğunu sormak istiyordum. Yanına vardığımda kafasını bana doğru çevirdi, yüzüme baktı bir an ama pek ilgilenmedi, yolun diğer tarafına bakmaya devam etti. Bu ilgisizlik karşısında biraz şaşırdım. Konuşmaya başlamak için önce ilgisini çekmem gerekiyordu. Ya beni yabancı belleyip konuşmak istemezse?! Konuşmaya başlamadan önce biraz onu izledim, sohbete başlamak için bir iz arar gibi… 

Yorgun ve bezgin görünüyordu. Onu izlediğimin farkındaydı ama hiç rahatsız olmuyor gibiydi. Fotoğraflarını çekiyordum üstelik. Arada bir yüzünde kaçamak gülüşler beliriyor, yüzündeki derin çizgiler daha görünür oluyordu. Bu çizgilerin derinliklerine gizlenmiş acıları olmalıydı. Ak saçlarına düşen yıldızların arasına gizlenmiş acıları… Bir türlü sohbeti başlatamadım. Belki de beni umursamayışından cesaret almalıyım diye düşünürken göz göze geldiğimiz kısacık bir anda, yüzünde beliren küçücük tebessümünden aldığım cesaretle yanına oturdum. “Neden yolun ortasında oturuyorsun böyle” dedim. Sanki zihninin en karanlık odalarında geziniyormuş da ben bu soruyla, bir anda, o odaya destursuz dalmışım gibi yüzüme baktı. Kadife bir sesle “Yoruldum” dedi. Ayakkabısının bir teki ayağından çıkmıştı, ayağının kenarında duruyordu, sanki hiç mecali yoktu alıp giymeye. Sanki ayağından çıktığının farkında bile değildi.


İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur

“Yoruldum…” Hemen hemen her gün defalarca duyduğum bu kelime sanki ilk defa tam yerinde ve zamanında kullanılmıştı. Ayaklarını uzatmış, ayakkabısının biri ayağından çıkmış, yolun ortasında öylece oturan bu profile o kadar uyuyordu ki bu kelime, o kadar anlam kazanmıştı ki, bundan sonra hiç kimse, hiç bir durumda yoruldum dememeliydi… 

Şimdi arkanıza yaslanın, size çok güzel bir aşk hikayesi anlatacağım (?) demeyi çok isterdim. Ama bu hikaye, çok güzel bir aşk hikayesi değil. Bu bir kadının köleleştirilmiş yaşamından, çarmıha gerilmiş bedeninden, çalınmış çocukluğundan, hiçe sayılmış hayallerinden bir parça… 

Çok bilindik, çok tanıdık ama alışılmadık, alışılmasını yani normalleştirilmesini de asla istemediğimiz bir hikaye…

Nesibe Nine’nin fotoğraflarına iyi bakın. Bir çocuk neşesiyle mavi gözlerinin güldüğü fotoğraflar, hikayesini anlatmadan önceki fotoğrafları… Dünyanın bütün derdini sırtında taşıyormuşcasına yorgun ve kederli görünen ağlamaklı mavi gözleri ise hikayesini anlatmaya başladıktan sonraki fotoğraflar…

Şimdi yüzündeki derin çizgilerde gizlenmiş olan ve gizlendikleri yerden süzülen hikayeye kulak verelim. Bundan sonrası için ben susuyorum, o anlatıyor… 



‘Abi dediğim adamla evlendirdiler’

“15 belki de 16 yaşındaydım beni evlendirdiklerinde. Serpilmiş, güzelleşmiş, erkeklerin ilgisini çeker olmuştum. Diğer ablalarım gibi benim de vücut hatlarım belirginleştikçe, annem bakkala, komşuya göndermeye kaygılanır olmuştu. Sokakta koşup oynadığım günler çoktan geride kalmıştı, evden bile dışarı çıkamaz olmuştum. Mazallah birine aşık olurum ya da biri bana aşık olur da adım bir erkekle çıkar paniğiyle annem, evin dışına tek başıma salmıyordu. Ancak annemle veya evden biriyle çıkabiliyordum. Çıktığımda da annem giyimimle, kuşamımla, yürüyüşümle alakalı bir yığın nasihatte bulunuyordu; vücut hatlarımı gösteren kıyafetler giymemeliydim, göze çarpan renkler giymemeliydim, asla kırıtarak yürümemeli, sesli gülmemeliydim, yüksek sesle konuşmamalıydım, erkeklerin yüzüne bakarak konuşmamalıydım… Bir gün “Dışarıda asla nefes almamalısın” diyecek diye ödüm kopuyordu. Annem babasının evinde çok çekmişti, namus davasına ablası öldürülmüştü. Bu yüzden korkularını anlıyordum ve kaygılarına hak veriyordum. İçini kemiren huzursuzluğunun da yüreği ağzında hallerinin de farkındaydım. Bütün bu panik halleri evlilik yaşımın geldiğini gösteriyordu. Diğer ablalarımın evlilik dönemlerinden hatırlıyorum bu halleri. Peki ama kiminle? Aday mı yok, her zaman sırada bekleyenler vardır. Üvey amcamın büyük oğluna verdiler. Benden on beş-on altı yaş büyüktü. O güne kadar “abi” dediğim adamla evlenmemi uygun gördüler. Anneme göre en azından akrabaydı, yabancı değildi. İstemişlerdi, geri çevirmek ayıp olurdu. Alt katımızda oturuyorlardı zaten ve her gün bir aradaydık. İki aile birlikte yemek yiyip, birlikte çay içiyorduk.


‘O gecenin karanlığına saplanıp kaldı her şey’

Her şey bir gecede oldu bitti ve sabah uyandığımda parmağımda yüzük vardı. Birkaç ay nişanlı kaldım, bu süreçte aramızda şiddetli tartışmalar olurdu ve sonrasında şiddet uygulamaktan hiç çekinmiyordu. Birbirimize uygun bir eş olamayacağımız belliydi ama bu saatten sonra yüzük atmak, nişanı bozmak namus meselesi olurdu. Bu sebeple ayrılmamız çözüm olarak kimsenin aklına bile gelmedi. Düğün günü geldi çattı… Zayıftım, on numara büyük bir gelinliğin içinde küçücük bedenim çirkin duruyordu. Güzel bir gelin olamadım. İçimde müthiş bir huzursuzluk vardı. Etrafıma toplanmış kalabalığa karşı avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. Çığlıklarım içime gömüldü, kendi sesime kulak tıkadım. Başkasının düğününde gibiydim. Ruhum bedenimden çıkmış, karşıma geçmiş, boynunu bükmüş bana bir zavallı gibi bakıyordu. Kendime acıyordum. Ama benim dışımda herkes mutluydu. Davullar zurnalar eşliğinde çekilen halaylarla perçinlediler mutluluklarını.

Akşam oldu, evimize getirdiler bizi. Bir erkeğe dair neler hissedilir, nasıl davranılır onu bile bilmiyordum. Şimdi bu adam bana dokunacaktı öyle mi? Bedenime, en mahrem yerlerime… Midem bulanıyordu, yutkunamıyordum. Boğazımda düğümlenmiş acı bir tad vardı. Bedenim uyuşmuş gibiydi. Korkuyordum, titriyordum, utanıyordum… O bana dokundukça, ağlıyordum ama ağladığımın farkında değildim. Ancak gözyaşlarım yanağımı ıslattığında hissedebiliyordum. Çığlıklarım duyulmasın diye yastığa gömüldüm, ellerimi ağzıma bastırdım. Acı mı daha ağırdı, tiksinti mi kestiremiyordum. Tanımlayamadığım bi yığın duygu iç içe geçmiş gibiydi. Onun bedeninin ağırlığını hissettikçe, boğulacak gibi oluyordum. Gözlerimin önünde uzaklaşıp yakınlaşan bir yüz, yakınlaştıkça kocamanlaşıyor ve bir canavara dönüşüyordu. Gözlerimi sıkıca kapattım, gecenin karanlığına sığındım. Sonra bir daha güneş doğmadı sanki, o gecenin karanlığına saplanıp kaldı her şey… 



‘Çocuğum olmuyor diye muska yaptılar’

Artık evli bir kadındım. Bir gecede on yıl kadar büyümüştüm. Düğün alışverişinde alınan kıyafetleri giyiyordum, onlar da hep bir iki beden büyük alınmıştı ve o yaşıma kadar hiç giymediğim tarzda kıyafetlerdi. Ceketler, gömlekler, döpiyesler… İçinde komik duruyordum ama yine de onları giymem gerekiyordu. Yaptığım yemekleri de bir türlü tutturamıyordum. Tuzu kaçmış oluyordu, acısı fazla oluyordu, pilavı lapa geliyordu. O kadar gayret ediyordum ama yine de memnun edemiyordum. Bir de eskiden kalan ağız alışkanlığıyla hâl⠓abi” diye sesleniyordum. Abi deyince O kızıyor, ben de utanıyordum. Bir de çocuğum olmuyordu. Herkes çocuk bekliyordu fakat bende bir sorun vardı ve bu sorunun ne olduğunu bulamıyordum. Annem bitki ilaçları yapıyordu, hocaya götürüyordu; muskalar yaptırıyordu ama olmuyordu. Olmayınca O da kızıyordu. Tartıştıkça yine dayak yiyordum. Tartışmamak için elimden gelen her şeyi yapıyordum ama yine kavga edecek, kızacak bir şeyler buluyordu. Dayak yediğim zamanlar hep bir yerlerim morarıyor ve o morartıları kimse görmesin diye her tarafımı kapatıyordum. Allahtan annemlerden uzağız diye seviniyordum. Onların duymasını, bilmesini, üzülmesini istemiyordum. Bir yıla yakın zaman geçmişti, çocuk konusunda artık umudu kestiğim bir sırada nihayet hamile kaldım. Ama kavgalar ve dayaklar yine de bitmedi.


‘Dayak izlerini saklamaktan yorulmuştum’

Kiracı olarak oturduğumuz evden bizi attılar. Kavga seslerinden bıkmışlardı artık. Babamlar da sokakta kalmayalım diye kendi evlerinin çatı katına derme çatma bir ev yaptılar. Evin bir odası ve banyosu vardı, zamanla mutfağı da oldu. Çocuğum o evde doğdu. Orada büyüdü. Sonra bir çocuğum daha oldu. İkisi de erkek. Ama orada kalmak istemiyordum. 

Çünkü annemlerin üst katında olduğumuz için kavga seslerini duyuyorlardı. Kavgalarımızın bilinmemesi için çok çaba harcıyordum. Çoğu zaman dayak yediğimi saklayabiliyordum ama bazen çok ses çıktığında duyduklarını biliyordum. Artık morluklarımı saklamaktan yorulmuştum. Zamanla onlar da alıştı bu halime ve dayak izlerini görseler de ne olduğunu sormaz oldular. Artık herkes için normal bir durum olmuştu. Zamanla öğrendim ki evliliklerde bir sorunun çözümü yoksa onu görmezden gelmek, halının altına süpürmek gibi yapay bir çözüm oluşturuluyor.


‘Elinden komşular kurtardı’

Evli olan bir kızkardeşim vardı bu kardeşim ne zaman annemlere gelse kavga çıkardı. Çünkü kocalarımız kavgalıydı ve benim kocam onunla görüşmemi, konuşmamı istemiyordu. Onlar annemlerdeyken, ben evimden aşağıya inemiyordum. Ancak kocam yokken gizliden iniyordum. Bir gün yine kızkardeşim gelmişti, bahçede oturmuş çay içiyorduk. Sonra O geldi ve bizi bahçede gördü. Kızkardeşimi de görünce sinirlendi. Her zamanki gibi merdivenlerden eve çıkarken beni yukarıya çağırdı. Gitmedim. Çünkü yukarıya çıkınca beni döveceğini biliyordum. Birkaç defa sinirli bir şekilde çağırdı, gitmeyince O aşağıya indi ve beni orada dövmeye başladı. Kızkardeşim beni kurtarmaya çalıştı elinden ama başaramadı. Bahçe kapısını açıp bağırdı, komşulardan yardım istedi. Komşular gelene kadar yiyeceğim dayağı yemiştim zaten. Her yerim morarmıştı, yerden kalkacak halim yoktu. Komşular annemlere getirdi. Çıkmadım annemlerden, beni göndermezler onun yanına bir daha diye düşündüm. Sonra büyük amcamlar geldi. Eve; yani kocama dönmem için annem ve babamla konuşmak için gelmişlerdi. Ben değildim muhatapları. Bir iki saat oturdular, muhabbet ettiler. Sonra da “Ayıptır, evliliklerde olur böyle şeyler” diye bi nutuk çektiler. Amcam, annemi ve babamı azarladı; “Yuvalarını yıkmayın” dedi. Bizimkiler de zaten “Gelenek, görenek, çocuklara yazıktır, elalem ne der” deyip beni gönderdiler. Ağlaya ağlaya çıktım yukarıya, eve döndüm. 


‘Ev yanıp kül oldu’ 

Yağmurlu bir gündü, şimşekler çakıyordu. Evin yarısı hala tamamlanmamıştı; ara koridora bir naylon çekmiştik, naylonun diğer tarafına yakacakları koymuştuk. Odun ve kömür doluydu. Koridordan geçerken naylona yansıyan alevleri gördüm. Şimşek çaktığı sırada, açıkta duran elektrik kabloları alev almıştı. Ne yapacağımı bilemedim. Dizlerimin bağı çözüldü, olduğum yere çöktüm. Bağırmak istiyordum ama sesim çıkmıyordu. Kızkardeşim içerde oğlumla oynuyordu ama ona sesimi duyuramıyordum. Sonra nasıl olduysa kapıyı açtı ve beni yere yığılmış görünce koşup yanıma geldi. Yangını görünce aşağıya inip annemlere haber verdi. Bizi o evden nasıl çıkardıklarını hatırlamıyorum. Tek hatırladığım, tüm mahallenin bir anda bahçeye doluştuğu, herkesin kovalarla su taşıdığı ve bağırış çağırış sesleri… İtfaiyecilerin müdahalesiyle, yangının diğer katlara sıçraması son anda engellendi. Fakat ev yanıp kül oldu. Herşey yanmıştı; mobilyalar, eşyalar, halılar… 

Önce eve bakmaya cesaret edemedim ama kalabalık dağıldıktan sonra gidip görmek istedim. Annem ve kızkardeşlerim beni tutarak engellemeye çalıştılar. Ellerinden kurtulup çıktım yukarıya. Her taraf simsiyahtı. Kapılar yanmış, pencerelerin camları kırılmış, çerçeveleri yanmıştı. Bir-iki saat içinde ev harabeye dönmüştü. Evin tavanı kontrplaktan yapıldığı için çökmüştü, bir şeyler sarkıyordu yukarıdan. Sırılsıklamdı her yer. Kırılmış, dökülmüş mutfak eşyaları ve komşuların kurtarmaya çalıştığı yarı yanık mobilyalar etrafa saçılmıştı. Simsiyahtı her şey, kapkaranlıktı… Hayatımın karanlık odalarında geziniyordum.


Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa 

Aslında hikaye burada noktalanmıyor, dahası var. Nesibe Nine, aslında çocukluktan kadınlığa geçtiği o yol ayrımının tam ortasında oturuyordu; bir adım ötesi kadınlığına, bir adım berisi çocukluğuna gidiyordu...

Bütün kadınların ortak bir yarası var. Bu yara o kadar birbiriyle ilintili, o kadar girift bir hal aldı ki, birini dinlerken bir başkasının canı yanıyor. Bu ortak yaraya karşı mutlaka ortak bir mücadele yürütmek lazım. Kadınların kendi sorunlarına çözüm olamamasının ana sebebi, güçlerinin farkında olmamaları. Küflenmiş, kokuşmuş; töre, gelenek-görenek, toplum baskısı, ataerkil toplum yapısı gibi sorunlara karşı mücadele yürütmek elbette kolay bir iş değil. Çoğu zaman ötekileşmeye, dışlanmaya maruz kaldığımız bir mücadele alanıdır. Tüm bunlara maruz kalan kadınlar olarak ne kadar güçlü olduğumuzu hatırlayalım ve bu sese kulak verelim: “Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa.”   


46

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA