İnsan hakları ve düşman hukuku

12 Eylül döneminde uygulanan klasik militarist devletin düşmanla savaş hukukuydu. Devleti eleştiren, savunmayan, farklı rejim arayışında olan herkes düşmandı. AKP döneminin düşmanla savaş hukuku ise klasik devletin düşmanla savaş hukukundan öte, AKP iktidarının düşmanla savaş hukukudur. Yani öncelikle AKP iktidarına karşı olan herkes düşmandır.

06 Aralık 2017 Çarşamba | PolitikART

Ercan KANAR


Türkiye’de gerek 12 Eylül Askeri darbe döneminde uygulanan hukuk, gerekse bugün uygulanan hukuk, özü itibariyle düşmanla savaş hukukudur

 Buna rağmen arada farklar vardır. Farklara geçmeden "Düşmanla Savaş Hukuku"na ilişkin kısaca saptamalar yapalım. Bu hukuk teorik kaynağını devleti yücelten Hegel’de bulur. Hegel’e göre özgürlüklerin ve yaşamın güvencesi devletti. Daha sonra İtalyan faşizmi döneminde Rocco yasasıyla "devletin şahsiyeti" faşist kavramını yücelten ceza yasaları yapıldı. Almanya’da ise Nazi rejimi döneminde ırkçı hukukçu Carl Schmitt "egemen odur ki gerektiğinde kanunları rafa kaldırır, kararnamelerle yönetir" diyerek düşmanla savaş hukukuna yeni bir boyut getirdi. Kuşkusuz bu hukukun en etkili teorisyeni son 30 yılda Alman Hukukçu Günther Jakobs’dur. Buna göre kamu ile iletişimde bilişsel güvenceler vermeyen herkes düşmandır, ‘non person’dur. Yani hakları korunacak kişi bile değildir. Ona yurttaş ceza yasası değil, ceza yargılamasının teminat hükümlerinden bir tanesinin dahi layık görülmediği düşmanla savaş hukuku uygulanmalıdır. O bertaraf edilmesi gereken bir tehlikedir. Bir fiil işlemesi bile muhtemel suçludur. Cezası infaz edilse dahi toplum içine sokulmaması gereken bir tehlike arzeder. Bu hukukta bir fiilin işlenmesi şart değildir. Onun zihniyetinin taranması, düşman kabul edilmesi için yeterlidir. Ona suçsuzluk karinesi uygulanamaz. Dürüst yargılanma hakkı olamaz vs.

Bu özetten sonra şimdi iki farklı dönemde uygulanan düşmanla savaş hukukunu tahlil edelim. Öz ve karakteristik itibariyle epey örtüşür. Lakin dönemlere, coğrafyalara, kültürlere, iktidarın yapısal özelliklerine göre öz aynı olmasına rağmen ince farklılıklar olabilir. 12 Eylül döneminde uygulanan klasik militarist devletin düşmanla savaş hukukuydu. Devleti eleştiren, savunmayan, farklı rejim arayışında olan herkes düşmandı. AKP döneminin düşmanla savaş hukuku ise klasik devletin düşmanla savaş hukukundan öte, AKP iktidarının düşmanla savaş hukukudur. Yani öncelikle AKP iktidarına karşı olan herkes düşmandır. Bu önemli bir ayrımdır. Klasik devlet düşmanla savaş hukukunda yargılamalarda bazı koşullar aranırdı. Mahkumiyet için bazı şekil şartları aranırdı. İşkencede konuşmuş olmak, sahte kimlik, eli ürünü örgütsel döküman, örgütsel hiyerarşi içinde yer aldığını kanıtlayacak rapor ve yazışmalar. Eğer bunlar yoksa, yargılamalarda mahkumiyete gitmek zorlaşırdı. Şu anki uygulamada ise ceza yargılamalarında mahkumiyet için bu tür şekli koşullar dahi aranmamaktadır. İddiayı kabulü olmasa, örgütsel bir illegal döküman olmasa, hatta cebir içerikli bir fiil olmasa dahi, zihin taraması yöntemiyle, varsayımlarla cezalandırma yoluna gidilmektedir. Şu anda uygulanan hukuk adeta ortaçağın kilise hukukuna daha yakındır. 

12 Eylül’de kapatılan kurumların mallarına el konmuştu. Şimdi sadece kurumların değil, yargılanan kişilerin de mal ve mülklerine el konubilmektedir. 12 Eylül hukukunun amacı ırkçı, militarist tekçi bir sistem yapısını korumak ve güçlendirmekti. Şimdikinin gayesi hem ırkçı, hem radikal dinci, tekçi, tüm kuvvetlerin şirketin patronu tipi bir reislikte toplandığı bir sistemi geliştirmek.

12 Eylül’de anayasa ile kuvvetler ayrılığının özü kaldırılmış, esas güç yürütmede toplanmıştı. Tepede MGK’nın bulunduğu pretoryan bir yapı hedeflenmişti. Şimdi ise son anayasa referandumu ile meclisinde işlevsiz hale geldiği; tüm kuvvetlerin padişah gibi sınırsız yetkilere sahip bir tek kişiye bağlandığı bir sistem oturtulmak isteniyor.

12 Eylül’de tüm sendikal haklar kaldırılmıştı. Şimdi de OHAL kararnameleriyle grevler yasaklanmakta, getirilen arabuluculuk sistemiyle iş davası açma ve grev yolu kapatılıyor. 12 Eylül’de itirafçılık yasası ile yargıya zehirli tohumlar sokulmuştu. Şimdi ise gizli tanıklık ile pusu davalar yolu açıldı. 12 Eylül’de MGK ve danışma meclisi iki günde bir yasa adı altında fermanlar çıkartırdı. Şimdi ise meşru olmayan sözde OHAL kararnameleriyle yasalar değiştiriliyor. 12 Eylül’de asgari 15 günlük işkenceli sorgulamalar vardı. Şimdi de başlangıçta 30 gün olmak üzere 7+7 günlük işkenceli gözaltılar var. 12 Eylül’de olduğu gibi tutuklanan kişi gerektiğinde tekrar emniyette sorgulanabiliyor. 

12 Eylül’de 2932 sayılı yasa ile Kürtçe yasaklanmıştı. Şimdi ise belediyelere atanan kayyumlar ve özel güvenlik bölgelerindeki mülki amirlikler eliyle yerli halkların kültürel tarihi değerlerine saldırılıyor, adeta kültürel soykırım suçları işleniyor. 12 Eylül’de sanıklar asker kabul edilir, duruşmalarda savunma hakkı kısıtlanarak savuş hali hükümleri uygulanarak son savunmalar 10 dakika ile sınırlandırılırdı. Şimdi ise sanıksız yargılamalar yapılıyor, SEGBİS sistemiyle sanıksız yargılamalar çağı geliştiriliyor. Kararname ile avukatın yokluğunda hüküm verme yolu açılıyor.

 12 Eylül döneminde de çok sanıklı davalar yoğundu. Şimdi ise sadece çok sanıklı davalar değil, aynı zamanda ilgili ilgisiz çok değişik kesimlerin içine doldurulduğu, hatta birbiriyle zıt eğilimlerin çuvala doldurulur gibi yerleştirildiği torba davalar çağı yaşanıyor. Hukukun en alfabetik ilkelerinin, şekli kurallarının dahi ayaklar altına alındığı bir dönem yaşanıyor. Eksik, gedik burjuva hukukunun kırıntıları bile katledilmiş durumda. Adalet sarayları adaletin, hukukun temel kurallarının mezarlığına dönüşmüş durumda. 12 Eylül’de tüm fiiller bir ceza maddesi kapsamında değerlendirilirken şimdi katlamalı cezalar dönemi yaşanıyor. Torba davalar, çuval dolusu cezalar. Burjuva hukukunda çağdaş ceza sorumluluğu olan kusurlu irade, artı tipe uygun fiil ilkesi rafa kaldırılmış halde. Suç ve cezanın şahsiliği ilkesi de bu süreçte rafa kaldırıldı. Sözde OHAL kararnameleriyle şüphelinin eşine, nişanlısına, ayrıldığı eşine, yakınlarına da yaptırımlar, pasaport yasakları, iletişim denetlemeleri yaptırımları uygulanıyor. Tüm bu uygulamalar Kürt düşmanlığıyla, azınlık hakları düşmanlığı, azınlık inançları karşıtlığı politikalarıyla birlikte yürütülüyor. Mevcut durumu 1933’ler sonrası Almanyasına benzetmek çok mümkün. O yılla Almanya’da da muhalif milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmış, yasalar rafa kaldırılarak kararnamelerle yönetim başlamış, varlık fonu ihdas edilmişti.

12 Eylül döneminden bir fark da sürecin geçici olup olmamasıyla ilintili. 12 Eylül döneminde bu geçici bir ara rejim, nasıl olsa bir noktada son bulacak değerlendirmeleri yapılıyordu. Lakin şimdi geçici değil, kalıcı bir ırkçı ve kökten dinci diktatörlük yapısı kurumsallaştırılmak isteniyor. Meclis işlevsiz ve reisin kontrolünde. Yargı tamamen en tepedekinin emrinde, yürütmenin tüm kurumları denetimsiz bir şekilde en tepedekinin emrinde. Sirakuza İlkeleri'ne göre savaşta bile dokunulmayacak sert çekirdek hakların tümü ihlal edilmiş durumda. Cumhuriyet tarihinin avukatlar, gazeteciler, muhalif siyasetçiler üzerindeki en baskıcı dönemi dersek abartmış olmayız. Şu anda Türkiye, dünyada en çok avukatın, en çok gazeteci ve yazarın, en çok milletvekilinin tutuklu olduğu bir ülke durumunda. AKP iktidara geldiğinde 50 bin civarında olan cezaevleri nüfusu bugün 230 bini aşmış. 11 ilin nüfusundan daha fazla. Ortadoğu tipi ırkçı, kökten dinci bir faşizm yaşanıyor.

Kuşkusuz hiçbir diktatörlük tarihde kalıcı olamamıştır, olamayacaktır. Mutlaka, hak, adalet, özgürlük, hakkaniyete dayalı eşitlik koşusu sonuçta zulümden kurtuluş finalinde ipi göğüsleyecektir.


44

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA