ZER Kayıp bir şarkının peşinde

Kazım Öz’ün son filmi ‘Zer’, New York’tan Dersim’e bir arayış hikayesine çıkan Jan’ın içsel yolculuğunu anlatıyor. Bir şarkının peşine düşen Jan, bu uzun yolculukta sadece bir şarkıyı değil, geçmişine dair bir dünyayı da keşfediyor...

15 Kasım 2017 Çarşamba | Dizi

NİHAL BAYRAM  / FRANKFURT


“Tarih öncesi köpekler havlıyordu…” Kazım Öz’ün yönetmenliğini yaptığı Zer filmi, Cemal Süreya’nın bu sözleriyle başlıyor. ‘Zer’ bir şarkının adı. “Peşine düştüğüm bir şarkının hikayesidir bu film’’ diyor Kazım Öz.

Kazım Öz içinde Dersim’i, Kürdistan’ı bir kez daha yeni filmi ‘Zer’de kazımaya devam ediyor. Film, babaannesinin New York’a gelişiyle tanıştığı bir şarkının ardından, Dersim’in dağ köylerinde kendini bulan Jan’ın yolculuğunu anlatıyor. 

Yönetmen Kazım Öz’ün filmnde yer alan ’1938’de Dersim’de onbinlerce Kürt Alevi vatandaş Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından katledildi’ yazısı ile ‘katiller ve kurbanlar aynı karede’ yazısına sansür geldi. Sansüre karşı yönetmen ilginç bir yönteme başvurmuş. Kesilen sahnelerin yerine siyah bir bant koymuş ve üstüne ‘neden şu anda siyah izliyorsunuzun’ sebebini yazmış. 

‘Zer’, Ocak ayının ortalarında, tüm Almanya’da ve Avrupa’da sinema salonlarında vizyona girecek. Kazım Öz ile son filmi ‘Zer’in yolculuğunu konuştuk.



‘Zer’’in çıkış hikayesi nedir? Neden ‘Zer’?

‘Zer’ bir şarkının adı. Aslında ben bu şarkı ile Jan’dan önce tanıştım. Yani karekterden önce ben tanıştım. 2000’lerin başında çektiğim ‘DÛR’ diye bir belgesel vardı. O belgeselin içindeki bir şarkının adıydı Zer. Benim bir kuzenim var, Almanya’da yaşıyor; ilk kez o kuzenim o şarkıyı söyledi. Ondan bu yana kimseden onun kadar güzel dinlemedim. Hatta uygun olsaydı filmde onun sesini kullanacaktım ama gelemedi. Sonra bu şarkıyı birçok köyde ve başka mekanda duydum. Ve bu şarkının peşine düştüm. Bazı sanatçılardan farklı versiyonlarını, farklı sözlerini duydum. Şarkının sözlerini yazdım, araştırdım. Baktım ki; farklı versiyonların, farklı melodilerin, farklı sözlerin olduğu, ama temelde bir aşk destanını anlatan bir şarkı imiş.  

 

Böyle bir kurgu yapmayı nasıl aklınıza getirdiniz?

İşte bu şarkı arama hikayem ilgimi çekti. Ve yavaş yavaş aradıkça başka şeyler ile karşılaştım. Zaten, Dersim’e dönük de, kültürüne, doğasına tarihine bir ilgim vardı. Nasıl bir şey yapabilirim diye bir arayış içindeydim. Bu şarkı biraz da vesile oldu diyebilirim. Oraya bir yolculuk yapmak ama bunu bir şarkı üzerinden yaparken, ararken ve o yolu anlatmak, o arayışın yolunu anlatmak...

Bu süreç bir senaryo çalışmasına dönüştü. Dramaturji çalışmasının çok güzel bir yani vardır. Süprizler çıkar çalıştıkça. Yani kendi kendini büyütür aslında dramaturji. İnsanın tüm hayat deneyimi o dramaturji çalışmasının içine girmeye başlar. Hayal etmediğin yeni karekterler, yeni olaylar, gelişmeler gelir. Bu süreç tıpkı ‘yol’ gibidir. Hani bir yola çıktığında mesela bilirsin nasıl bir yol olacağını ama yolda ne yaşayacağını önceden bilemezsin. Ve hep sürprizler çıkar. Senaryo da böyle gelişti.


 

Filmi izlerken çok hüzünlü bölümler var. Özellikle babaannenin anlatımları ve bir gencin vurdum duymazlığı var. Bu üzücü durumun yanı sıra çok mizahi bir bölüm de var. Bu yapıyı bilinçli mi seçtiniz? 

Bu filme başlarken biraz sıkıcı başlasın istiyordum. Yani seyirci, New York’da Jan’ın hayatının bunalımını biraz yaşasın ve sıkılsın istiyordum. Ama zamanla Dersim’e doğru gittikçe beklentinin tam tersine hüzne göre ağır basan bir mizah ile karşılaşsın. Çünkü ‘38 ile ilgili bir film yapıldığında sıradan beklenti; ‘hüzünlü ve ağır bir katliam havasını‘ görmektir. Ben bunun biraz tersini yapmak istiyordum. Yani gittikçe umutlanan, yol aldıkça yaşayan insanların hayat sevincini görmek, mizah, komedi, hayatın devam ettiğini hissettirmek istiyordum. Ama o katliam gerçekliğinin de orada katı bir şekilde kaldığını unutmamak. 

 

Filmi izleyenlerin birçoğu “Biz kendimizi orada bulduk” diyor. Özellikle şive, oradaki yöreler, hatta kimi yerleri perdede görünce farklı bir buluşma hissettiler aslında. Öyle bir amaç var mıydı aklınızda? 

Kesinlikle vardı. ‘Zer’ filmi özünde bir kültür denizine yolculuktur. Dolayısıyla oradaki öğeleri, karekterleri, coğrafyayı, renkleri bir öğe olarak, senaryonun dramatik bir öğesi olarak değerlendirmek istiyordum. Belki başka bir filmde oryantalist kalırdı buradaki bazı şeyler. Ama bu film için o gördüğümüz mizahi karekterler, o gördüğümüz köyler, o yollar aslında filmin dramatik birer öğesi olarak varlar. 

 

Jan’ın çok çarpık bir yaşamdan geldiğini söylemiştiniz. Jan, babaannesi ile o hastane odasında birkaç haftalık kısa bir dönem tanışmasını yaşadı. O günlerde bir dönüm noktası mı yaşadı Jan? 

Evet, o süre Jan için bir dönüm noktasıydı. Bu filmin senaryosunu yazarken en büyük soru şuydu. Bir kişi bir kenti neden terk eder? Hatta bulundukları kentleri terk eden insanlara sordum. Çoğu aşktan terk ediyor. Yani ya bir aşk için başka bir şehre gidiyor. Ya da yaşadığı bir aşk vardır, bitmiştir, onun için o şehri terk etmek istemiştir. Jan’ın da aşkı bitmiştir ve bir bunalım yaşıyor. Bir sebep budur. Ama belki de New York gibi bir yerden geri dönüş için bu sebep yeterli değildir. O nedenle bir babaanne öğesi -onun gizemli hikayesi- giriyor bu hikayenin içine. Jan’ın daha önce görmediği, bilmediği, hissetmediği bir duygu onu alıp o hastane odasına getiriyor. Babaannenin kapalı kalmış o tarihsel olayla ilgili gerçekliği bir şekilde Jan’a sıçrıyor, ona bulaşıyor o duygu. Ve dolayısıyla Jan da bunun peşine takılıyor bundan sonra. Bu duygu onu iten aşk hikayesi ile birleşince ‘yol görünüyor’.

 

Birçok filmde olduğu gibi sizin filminizde de göze çarptı. Filmin ve genel olarak filmlere karşı uygulanan sansürü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu çağda sansürü konuşmak tabiki çok kötü bir şey. Hani biraz şey gibi düşünürdük, sanki kitaplarda kaldı bu tür olaylar. 1940’lar Almanyası’nda filmlerin nasıl yakıldığını, kitapların nasıl yakıldığını, 1980’de Türkiye’de ve Kürdistan’da neler olduğunu, Türk Sinema Tarihi’nde buğdayların başaklarının boyu kısa diye filmlerin nasıl yasaklandığını hep kitaplardan okurduk. Okullarda bu olaylar mazi diye ders kitaplarında anlatılır. Ama şu günlerde yeniden hortladığına tanık oluyoruz maalesef. Şu son yaşadığım olay, bu zihniyetin olduğu gibi kaldığını gösteriyor. Bir film vizyona girmek üzereyken yönetmeninin çağrılıp ‘şu sahne çıkacak, şu diyalog kesilecek, şu bölüm olmayacak’ denilmesi faşist bir rejimin işbaşında olduğunun göstergesidir. 

 

Sizin bu sansüre cevabınız nasıl oldu?

Tabiki bu durumu öncelikle ifşa etmek istedim. Çünkü Türkiye’de yapılan sansürü ifşa etmek de yasak hale getirilmiş. Yani iktidar benim yaptığım sansürü istediğin gibi ifşa edemezsin diyor. Ben bunu çarpıcı bir yöntem ile ifade etmek istedim. Kestiğim sahnelerin yerine siyah koydum. Ve üstüne neden şu anda siyah izliyorsunuzun sebebini yazdım. Öyle vizyona çıktım. Bu da tabiki izleyen kitleler açısından çok ciddi bir reaksiyona yol açtı. Çünkü bir filme sansür uygulandığını duymak başka bir şey, filmi izlerken görüntünün aniden siyaha düşüp ‘burada gördüğünüz sahneler sansürlendikleri için izleyemiyorsunuz’ sahnesini izlemek başka bir şey. Seyirci kendisine bir saldırı olduğunu, kendisinin hiçe sayıldığını somut bir şekilde hissediyor ve duruma tepki gösteriyor. Seyircinin bu tepkisinden korktukları için belki de sinema tarihinde ilk kez sadece siyah olan sahnelere de sansür geldi.

 

Hangi bölümler, kareler sansürlendi?

Jan, Hozat’ta gezerken Dersim ‘38 ile ilgili bir fotoğraf sergisine rastlıyor, oradaki bazı yazılar ve sahnelere geldi.

Örneğin, bir fotoğraf üzerinde ‘1938’de Dersim’de onbinlerce Kürt Alevi vatandaş Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından katledildi’ yazısı, yine başka bir foto üzerinde ‘katiller ve kurbanlar aynı karede’ yazısına sansür geldi. 

Bir duvarda ‘Bütün devletler teröristtir’ diye yazan bir duvar yazısına da sansür geldi. Fazla üstüne alındılar galiba? Ve gerilla sahnelerine. 

 

‘Zer’e ilgi çok yoğun bir şekilde devam ediyor. Birçok festivale katıldınız, sunumlar yaptınız. İlgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Filmin Edinburgh Film Festivali’nde Dünya Premieri oldu. Sonra Fransa’da Nancy Film Festivali’nde gösterimi oldu. Duhok Film Festivali’nde açılış filmi oldu. Süleymaniye’de özel gösterimi oldu. İstanbul Film Festivali’nde, Ankara’da, İsrail’de, Mannheim, Selanik… Hindistan’ın en büyük festivallerinde gösterimleri olacak. Filme ilgi oldukça iyi. Her taraftan mailleri alıyoruz; ‘Ne zaman izleyeceğiz’ diye. Yine izleyen seyircilerden çok iyi dönüşler alıyoruz. 

 

Türkiye’de film yapmak oldukça zor bir görev. Ve günümüzde yaşanan baskı ve şiddet ortamında içerikli, ciddi ve önemli filmler yapmak daha da zor. Birçok aydın tutuklanmış durumda. Böyle bir Türkiye’de bir yönetmen olarak nasıl etkileniyorsunuz?

Aslında motivasyon olarak beni daha çok film yapmaya itiyor doğrusu. Hatta belki de daha sert filmler yapmaya itiyor. Çünkü biz bu baskıdan kaçarak, görünmeyerek, yaptığımız işleri otosansüre uğratarak ya da ılımlaştıracak kurtulamayız. Sanat, özgürlük için mücadele eder. Bir filme sansür tartışılamaz bir şekilde kabul edilemez, gerekçe ne olursa olsun. Kimsenin yaptığım bir filme ‘şunu çıkaracaksın, bunu koyacaksın’ deme hakkı yoktur. Kimse kimseye böyle bir hak veremez yani. 

Tabiki bu atmosfer maddi, manevi olarak olumsuz etkiliyor. Özellikle filmin gösterimlerini de etkiliyor. Mesela, seyircimiz film ile buluşamıyor, çünkü salon bulmakta zorlanıyoruz. Çünkü insanlar çekiniyorlar. ‘Acaba ben bu filmin gösterimine gittiğimde fişlenir miyim’ diye korkanlar bile var. Geçen Urfa’da bir gösterimdeydik, ‘insanlar bunun için gelemiyorlar’ diyen seyircimiz vardı mesela. İnsanları gölgelerinden korkar hale getirmişler. Ama korkunun da ecele faydası yok. Korku; susarak, izlemeyerek, yapmayarak, çekmeyerek, geri çekilerek, ülkeni terk ederek aşılamaz. 

 

Türkiye’de iktidar yanlısı sinemacılar, yönetmenlerin çoğaldığını görüyoruz. Örneğin devletin istediği gibi filmler üreten Kürt sinemacılar var. Ne diyorsunuz bu duruma?

Bence bir sanatçı yaşadığı yerdeki iktidar ile ilişkilerinde dikkatli olmalı. Sanat her türlü iktidar alanının dışında bir alan olmalıdır. Ve sanatçı düşünsel bağımsızlığını, özgünlüğünü koruyabilirse, bundan ödün vermezse ancak doğru sanat yapabilir. Dünyadaki iktidarlar çok güçlü ve deneyimli. Sanatı ehlileştirmek ister her iktidar. Ehlileşmek; kendi çizgisine getirmek, yola getirmek, törpülemek demektir. Tıpkı Dersim’deki gibi... 1938 sonrasında Dersim’e uygulanan politika da bir ehlileştirme politikasıdır. Yani hizaya getirme politikasıdır. Kendi yedeğine alma, hizmetine sokma, kendisine benzeştirme çabasıdır. Sanatta da bu çokça yapılan bir şeydir. Ama bulunduğun sistemde iktidar ile bir şekilde ilişkiler de zorunludur. Önemli olan o ilişkide kimin daha politik olduğudur. Mesela bu film, bu açıdan da zor bir işti. Devlet desteği ile çekildi. Tabi devletin destek verdiği dönem çözüm sürecinin devam ettiği bir dönemdi. Bu açıdan neden devlet desteği ile film çektiğime dönük eleştiriler de geldi bu süreçte. Doğru bulmadığım eleştirilerdir. 

Sinema destek fonu; halkımızın verdiği zorunlu vergilerden, insanlarımızın maaşlarından yapılan kesintilerden oluşturulan bir bütçedir. Öncelikle o bütçenin adil dağıtılması gerekir. Tabiki o bütçe ile devleti eleştiren filmler de yapabilmeliyiz. O para bizim paramız. O desteği aldık diye biz kimsenin hizmetçisi olmak zorunda değiliz. Ama güçlü bir duruşunuz yoksa o risk hep vardır. 

 

Filme geri dönersek, sunumlar ardından birçok kez film hakkında söyleşiler de yaptınız. Filmle ilgili dikkatinizi çeken, en ilginç yorum hangisi oldu?

Dersim’de pek yaşamamış ama köken olarak oralı olan bir kadının filmi izledikten sonraki gün bana yazdığı bir mail beni çok etkiledi. O gece bir rüya görüyor. Rüyasında Jan ile birlikte suya dalıyorlar. Sular altında kalan köyde pencereden bakan kızın peşine düşüyorlar. Bir yerde kadına arkadan yaklaşıyor ve eliyle dokunuyor. Kadın dönüp bakınca bakıyor ki o da kendisi. Müthiş bir son bence. 

Yine bir seyirci de: ‘Film başladığında Jan uyuyor ya. Bir telefon geliyor ve uyanıyor hani. Acaba Jan uyanmadı ve film baştan sona hep rüya mıydı?’ Bu da müthiş bir fikir bence. Tüm filmi Jan’ın bilinçaltı olarak okumak harika bir yorum. 

 

Birçok sinema filminde özellikle Kürtleri, Ermenileri ötekileştiren bir durum var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu durum, toplumu iyi analiz etmek, doğru sosyolojik ya da siyasal tespitler yapmak ile ilgili. Sanatsal üretim sürecinde güncel politik durumlardan bağımsız düşünebilmek lazım. Yani siyasetin dengeci, geçici dalgalarına kapılmamak gerek. Esas alınması gereken gerçekliktir. Tarihsel ve toplumsal gerçeklik. Zaten sanatın da temel motivasyonu gerçeklik değil midir? Hatta gerçeğin ardındaki gerçekle ilgilenir sanat. O açıdan günümüzün bir takım politik kavgalarının içinden bakarak örneğin bir bölgede yaşayan halkların gerçeğini anlayamayız. Gerçekçi, tarihsel ve doğanın gözü ile bakmalıyız. Bir takım çıkar gruplarının, bir takım iktidarların, bir takım siyasal hareketlerin sadece penceresi ile değil. Biz sanatçıyız. Yeri geldiğinde siyasetin yanlışlarını da korkusuzca işlemeliyiz. Siyaset yanlış yapabilir ama sanatın yanlış yapma lüksü yoktur. Sanat en objektif anı, durumu yakalayacak olan bakıştır.

 

“Sanatın siyasetin etkisi altında olması gerekmiyor” dediniz. Fakat birçok filmde siyaset ne yazık ki etkilemeye çalışıyor.

Tabiki Türkiye’de ve özellikle Kürdistan’da gerçekleşen sanat ve sanatçı gerçeğine dönük siyasetin eleştirilerinde genel olarak haklı yanlar çoktur. Mesela sömürgecilik ve onun yapılanmasının analizi yapılmadan Kürdistan’da bağımsız bir sanat çizgisi yakalamak zor. Hayatın her alanında olduğu gibi iktidar sanat alanını da yozlaştırmış, kendi yedeği haline getirmiş hatta bir araç haline getirip, bazen bir silah olarak kullanmıştır. Örneğin iktidar Dersim’i asimile etmede sanatı ve edebiyatı etkili bir şekilde kullanmış. Şimdi bunu analiz etmeden orada doğacak bir sanat hareketi başarılı olamaz tabi. Ama bu gerçeğin böyle olması, sanatçıların bir siyasal hareketin programının bakış açısı ile hayata bakmalarını zorunlu kılmaz. Ayrıca sanatın kendi eleştirdiği duruma düşmemesi için, siyasetin penceresi dışında topluma bakabilmesi, belki de mevcut siyasi hareketlerin -kurtuluş hareketleri bile olsa bunlar; zaaflarını, eksikliklerini ortaya koyabilmelidir. Sanatın öyle bir sorumluluğu, öyle bir görevi de vardır.

 

Filmi izlemek isteyen okurlarımıza nasıl bir çağrı yapmak istersiniz?

Onlardan isteğim filmi duydular ise ‘aaa, bir film varmış. İsmi ‘Zer’. Uzun bir yol hikayesiymiş. Gidelim bakalım hele nasıl bir deneyim bize gösterecekler’ diye merak edip filmin gösterimlerine gitmek. Hatta imkanları var ise, bulundukları kentlerde topluca sinema salonlarına gidip talepte bulunsunlar. Örneğin, herhangi bir şehirde bu filmi izlemek isteyen insanlarımız 50 kişi, 20 kişi bir araya gelsinler, bildikleri bir sinemaya topluca gitsinler ve desinler ki ‘Zer’ diye bir film var, bizi anlatıyor, biz bunu izlemek istiyoruz, çok izlemek isteyen var çevremizde, getirir misiniz?’ Ve böylece o film o sinemaya gelir. Kürdistan’ın dört parçasından tut Türkiye’ye, Avrupa’dan tutun dünyanın en uç noktasına, Japonya’ya bu filmi götürmek istiyoruz. Çünkü Kürt sineması, hatta genelleyebiliriz üçüncü dünya ülkelerinin sinemaları ciddi bir seyirci sorunu yaşıyorlar. Seyircimizin yönü fazlasıyla egemen olan sinemaya dönük. Tabiki onu da izlesinler, takip etsinler, Hollywood filmlerini izlesinler ama kendini anlatan filmleri izlemek, eleştirmek, düşünmek, böylece kendini görmek önemli bir şey. Sinemamız ancak seyircimiz ile var olabilir, seyircisiz sinema olamaz. O açıdan da bu çok önemli. Seyircinin var olması aynı zamanda bir bilinç sorunudur. Seyircinin de sinemamız ile birlikte takip etmesini, gelişmesini ve kendini geliştirmesini istiyoruz. Bu da öncelikle çıkan filmleri izlemekle olur. 


462

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA