Kürtler sosyalizme itibar kazandırdı

Altun: Anti Amerikancı olmak, anti emperyalist olmak değildir. Latin Amerika, Batı ve Ortadoğu’daki bazı ‘sistem karşıtları’nın yanılgısı budur. Kürdistan’ın durumunu ve sömürgeci devletlerin pozisyonunu dikkate almıyorlar. Sadece anti Amerikancı olmak, örtülü bir biçimde diğer sömürgeci ve emperyalist güçleri meşrulaştırmak anlamına gelir.

13 Kasım 2017 Pazartesi | Haber

BERFİN BAĞDU/ANF/BEHDİNAN

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun, artık ne ABD ne de müttefiklerinin eski yaklaşım ve politikalarla Ortadoğu’da yol alabileceğini belirterek, ”Yeni bir dünya ve yeni bir Ortadoğu doğuyor. Eskide ısrar etmek akıntıya karşı kürek sallamaktan başka bir anlam taşımıyor. Mevcut durum YPG için de ABD için de bir tercih değildir, bir zorunluluktur. Kimin, kimin atına binerek yol aldığı önemlidir” dedi.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun, ANF’nin İngilizce ve İspanyolca servisinin sorularını yanıtladı. İki gündür ANF’de yayınlanan oldukça uzun ve kapsamlı söyleşinin bazı bölümlerini özetleyerek paylaşıyoruz.


Kobanê direnişiyle birlikte liderliğini ABD’nin yaptığı Uluslararası Koalisyon’la girilen ilişkileri, PKK ve Rojava güçlerinin sosyalist ve anti emperyalist kimlikleriyle bağdaştıramayanlar var. Bu durum Kürtlerin yaşadığı siyasi, askeri kuşatılmışlık ve yalnızlıktan kaynaklanan geçici bir durum mu, yoksa ideolojik, politik ve sosyolojik olarak da buna bir cevabınız var mı? 

Bunlar, başından çok planlanmış stratejik bir siyasi ilişkinin sonuçları değil, daha çok direnişin gelişim seyri içerisinde ortaya çıkan siyasi ve taktik durumdur. 

Kobanê direnişi bir dönüm noktasıydı. Kobanê direnişine kadar Kürtlerin buradaki özgürlük mücadelesini destekleyen tek bir bölgesel ve uluslararası güç yoktu. 

100 gün süren büyük bir direniş sonucunda Kobanê dünyanın gündemine oturdu. Uluslararası toplum ve kamuoyu ABD ve diğer uluslararası güçler üzerinde, duruma müdahale etmeleri için muazzam bir baskı oluşturdu. Şengal, ardından da Kobanê direnişi, adeta uluslararası toplumun vicdanını ayaklandırdı. DAİŞ’in burada istediği başarıyı, sonucu elde edememesi bir kırılma ortaya çıkardı. Tam da bu kırılmanın olduğu noktada küresel ve bölgesel güçler kendi siyasi ve askeri durumlarını yeniden gözden geçirerek kendileri açısından yeni bir süreci başlattı. Böylece, ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon ile DAİŞ’e karşı mücadelede taktik bir ilişki düzeyi ortaya çıktı. İlişkinin başlama biçimi böyledir. 


Ezilen halk ve toplum güçleri ile emperyalist güçlerin  bazı noktalarda ortak çıkarlarının çakıştığı bir durum ve bunun getirdiği bir taktik ortaklık mı söz konusu?

Ortadoğu’da ilk defa böyle bir şey gerçekleşiyor. Bu biraz özgün bir durumdur. Hem bölgesel statükocu devletler hem uluslararası emperyalizm hem de devrimci sosyalist güçler açısından bu savaşta kendi çizgilerini güçlendirmenin çok karmaşık taktik ve stratejik ilişkilerine tanık olabiliriz. Çünkü sahada yaşanan gerçeklik çok karmaşıktır. Bu üç temel güç, hem bir birleriyle, hem de özellikle ilk iki çizgi kendi içerisinde çatışmalıdır. Dolayısıyla bu çizgiler, çelişki ve çıkarlarının önceliğine göre sürekli olarak değişik ilişki ve ittifak geliştirebiliyor. Herkes birbirleriyle hem çatışmalı hem de ilişki ve ittifaka açık vaziyette durmaktadır. Burada sadece ideolojik ve siyasi yaklaşım yeterli değildir. Aynı zamanda örgütsel ve askeri olarak da pozisyon almak gerekiyor. Pratik süreç doğru ele alınamaz ve kendi gelişim diyalektiğinin çok iyi bir uygulaması ortaya çıkarılamazsa dogmatik yaklaşımla büyük bir tasfiyeye yol açabilir. 


Kuzey Suriye Federasyonu ve Rojava güçlerinin hem ABD hem de Rusya ile ilişkisi var. Bu devasa emperyalist güçlerle  siyasi, askeri, ekonomik ilişkiler içerisine girip sosyalist kimliği de korumak gerçekten mümkün müdür? 

Mücadelemiz, tarihsel olarak özgürlük mücadelelerinin bütün birikimlerini göz önünde bulundurarak yürütülen bir özgürlük mücadelesi ve direnişidir. Reel sosyalizmin bakış açısıyla bizi anlamak mümkün değildir. Dünya kapitalist sisteminin içerisinde kapitalizme, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı mücadele ederek bir özgürlük alanı açmak istiyoruz. Esir alınmış, köleleştirilmiş bir dünyada özgürlük alanı açmak istiyoruz. Açmak istediğimiz özgürlük alanları da başkalarının elinde, başkalarının hakimiyetindedir. Ancak alanda bulunan çeşitli siyasi ve sosyal kesimlerin birbirleriyle çok ciddi çelişkileri bulunuyor. Biz ancak sosyalist ideal adına bütün bu çelişki ve çatışmalardan yararlanarak yol alabiliriz. 

Özellikle dört sömürgeci devletin ve emperyalizmin inkar ettiği bir toplumun gerçeği içerisinde özgürlük sahası yaratmak istiyoruz. Onun için son derece ince yaklaşım ve hesaplarla yol almak zorundayız. Kaba bir biçimde şu emperyalisttir, şu sömürgeci ve kapitalisttir diyerek herkesi karşımıza almak, zaten başında yenilgiyi kabul etmektir. Burada önemli olan sürekli olarak kendi ideolojik politik ve özgürlük çizginden vazgeçmemek, tüm ilişkilerinin bu hedeflere hizmet etmesini gözetmektir. 

Dünya kapitalist sistemi bunalımının 3. Dünya Savaşı’na dönüştüğü zemindir Ortadoğu. Bu zeminde herkes var. Buradaki mücadele ideolojiktir, politiktir ve sistemseldir. Küresel emperyalizm buradaki mücadele neticesinde post modern bir dünya hegemonyası ve sistemi geliştirmek istiyor. Bölgesel statükocu devletler, 20. yüz yıl sisteminin kendilerine sağladığı imkan ve avantajları muhafaza etmeye çalışıyor. Ezilen halk ve toplumsal kesimler de bu kaostan kendi özgürlük ve eşitliklerini üretme çabasındadırlar. Şimdi Rojava’da ortaya çıkan aslında budur. 


Amerika, Rusya ve Avrupa devletlerine rağmen Kuzey Suriye’de ya da Ortadoğu’da sosyalist bir yaşamı inşa etmek mümkün müdür? 

Ortadoğu’da kapitalist moderniteye karşı Kürtlerin öncülük ettiği ciddi bir demokratik, özgürlükçü, sosyalist çizgi var. Kürtlerin ve özgürlük çizgisinin bu ilişkide bir nedeni ve hedefi var. Kimin, kimin atına binerek yol aldığı önemlidir. Rojava Kürtleri ve Kuzey Suriye Federasyonu güçlerinin burada bir mevzi kazanmaları, bütün sosyalist ve sistem karşıtı güçler açısından kazanılmış stratejik bir mevzidir. 

ABD’nin temsil ettiği bir Uluslararası Koalisyon, arkasında kapitalizmin bütün güçleri ve NATO var. Rusya, bunun arkasında da birçok güç (Avrasya) var. Aynı zamanda bunların bölge devletleriyle de ilişkileri ve çelişkileri mevcut. Bölge devletleri de bu iki uç arasında hem ilişki hem çelişki yaşıyor. Böyle bir durumda bizim Rojava dediğimiz küçük bir toprak parçası üzerinde özgürlük alanı, demokratik komünal alan açılmıştır. Ortadoğu’da ilk defa özgürlük alanından söz ediyoruz. Yani bir toprak parçası üzerinde, kendisini toplumsal, siyasi, ekonomik olarak ifade etme gücünü kısmen ortaya çıkarmış bir güç var. Bu güç, söz konusu toplumun bütün maddi ve manevi moral gücünü de arkasına alarak savaşını sürdürüyor. Aynı zamanda, dünya kapitalist sisteminin bütün gücüne karşı, ideolojik, politik ve ekonomik bir direniş içerisinde kendisini var etmek istiyor. Bu özgürlük alanı özgürlükçüler için ne anlam ifade ediyor bunun üzerinde düşünmek lazım. Şimdi bu alanın tümünü tasfiye etmek isteyen emperyalist, kapitalist bir yaklaşım var. Bunun yaratmış olduğu ağırlık var. Diğer yanda bu alana dayalı mücadele ederek alanı daha da genişletmenin özgürlükçü mücadele çizgisi var. Buradaki çelişki ve çatışmanın; YPG’nin Rusya ve Amerika ile girmiş olduğu ilişkilerin çok iyi değerlendirilmesi lazım. 

Özgürlük Hareketi de bütün bunlara rağmen, bunların ilişkilerinin çatlaklarını kullanarak siyasi, askeri, ekonomik ve diplomatik olarak yol almaya çalışıyor.

Rojava’da inşa edilen özgürlükçü ve eşitlikçi bir demokratik sistemdir. Demokratik toplum ve demokratik siyaset örgütleniyor, komünal topluma uygun ekonomik model geliştiriliyor. Bunun için de anti sömürü ve anti tekel yasalar yapılıyor. Şimdi burada Rusya ile Amerika ya da daha değişik kapitalist emperyalist güçlerle stratejik ittifak değil, tam tersine onlara farklı bir dünya dayatılıyor.


Sizin her iki cepheye karşı üstünlük alanlarınız nelerdir? 

Bizim için en büyük üstünlük alanı, toplumun özgürlük arayışıdır. Toplumun bu özgürlük arayışına cevap oluşturabilecek ideolojimiz, bize üstünlük sağlıyor. Ortadoğu halklarının tarihine ve kültürüne uygun demokratik çözüm modelleri öneriyoruz. Aslında sosyalist düşünceyi, bu halkların tarihinde ve kültürel yaşam gerçeğinde var olan benzer deneyimlerle bağdaştırıyoruz. Bu da bizim düşüncelerimizi çekici kılıyor. Ayrıca Hareket olarak ortada 40 yıllık bir geçmişimiz var. Bu, sadece eşitlik, özgürlük, adalet ve halkların kardeşliğine adanmış bir geçmiştir. Onun için bütün toplum kesimleri Ortadoğu halklarının belleğinde yeri olan Peygambersel geleneklere benzeyen bu adanmışlar hareketine güvenmektedir. Biz bunu öncelikle Kürdistan’da ortaya çıkmasını sağladık. Rojava’da, çok daha ileri bir düzeyde ortaya çıkması önemli bir dayanaktır. 

İkinci ve en önemli üstünlük alanımız ise bizzat toplumun, toplumların mücadele sahasına inmesidir. Kuzey Suriye Federasyonu’nda yaşayan bütün toplumsal kesimler aktif bir biçimde siyasi-askeri ve örgütsel çalışmaların içerisindedir. Bu bizim en büyük üstünlüğümüzdür. 

Özgürlük alanları, küçük küçük adacıklar (kanton, bölge…) şeklinde ortaya çıkmaya başlıyor. Bu adacıklar kendisini bir araya getirip federasyonlaşarak marjinalleşmekten kurtarmaya, uluslararası devrimci hareketle de bütünleştirerek evrenselleşmeye çalışıyor. 

Aslında Kürtlük ve demokratik, özgürlük, sosyalist çizgi etle tırnak gibi iç içe geçmiş. Kürtlüğe zafer kazandıran bu çizgidir. Reel Sosyalizmin çözülmesinden sonra ayaklar altına alınmak istenen sosyalist kimliğe/ideolojiye yeniden değer ve itibar kazandıran da Kürtlerin ve bölgedeki diğer devrimci güçlerin Rojava’da yükselttiği mücadeledir. 


Latin Amerika’da İran ve Suriye rejimleri anti emperyalist olarak görülüyor. Türkiye’de ABD ve AB karşıtlığı var. Bunların tutumu gerçekten anti emperyalist midir?

Latin Amerika, önce İspanyol ve Portekiz sömürgeciliğine, ardından Amerikan emperyalizmine karşı ve bununla birlikte sosyalizm mücadelesi vermiş bir alandır. Özellikle de sosyalizm mücadelesine 60’lardan sonra gerillayla büyük katkılar yapmıştır ama ma şimdi meseleyi ele alışında ciddi sorunlar yaşıyor. Reel sosyalizmi aşamayan, ulus devletçi ve iktidarcı yaklaşımı esas aldıklarını görüyoruz. Avrupa’daki sistem karşıtlarında da maalesef bu var. Sürekli emperyalizme karşı mücadele adı altında reel sosyalizmin de etkileriyle sadece farkında olmadan bir anti Amerikancılık durumuna düştüler. Anti Amerikancı olmak tek başına anti emperyalist olmak değildir. 

İran, Suriye, Türkiye veya Irak rejimlerinden herhangi biri, güncel bir çıkar nedeniyle ABD rejimiyle çeliştiğinde, sanki bu sömürgeci güçler anti emperyalistmiş gibi bir algı oluşuyor. Dolayısıyla Kürdistan’ın durumu, bu rejimlerin Kürdistan’da yaptıkları soykırımlar görülmüyor.

Türkiye’deki mevcut iktidar sömürgeci, faşist ve kökten dinci bir iktidar olmasına rağmen Amerika ile çelişkilerinden dolayı zaman zaman sanki anti emperyalistmiş gibi görünerek destekleniyor. Bunun sömürgeci karakteri ve Kürtler üzerinde geliştirdiği sömürgeciliğin emperyalizmle bağı görülmüyor. Türkiye, ABD’nin stratejik müttefiki, en büyük askeri gücüdür. Buna Amerika ile çelişkilerinden dolayı anti emperyalist bir misyon biçmek nasıl bir yaklaşım oluyor. 

BAAS partilerine yaklaşımda da durum aynıdır. Bir dönem BAAS partileri, Latin Amerika’daki devrimci iktidarların gözdeleriydi. Yani herkes biliyor ki BAAS partileri, Arap milliyetçiliğinin ve Arap ulus devletçiliğinin en berbat, en kapitalist, en emperyalist halidir. Şimdi bunların daha çok Sovyet blokuna yakın bir pozisyonda olmaları ve Amerika ile zaman zaman ortaya çıkan çelişkileri ve İsrail ile olan düşmanlıklarına bakarak bunlara anti emperyalist olarak görmek tam bir felakettir.

Benzeri bir durum İran için de geçerlidir. İran daha çok İslam’ın bir mezhebini esas alan kökten dinci bir devlettir. Mevcut yapılanması kapitalist dünya sisteminden kopuk değildir, emperyalizmle yoğun bağ içerisindedir. Bunun durumunu ABD ile çelişkilerinden dolayı anti emperyalist olarak görüp bununla ilişkilenmek Latin Amerika’daki anti emperyalizmin sorunlu halini bize gösteriyor. Şimdi son dönemlerde baktığımız zaman bunu çok daha somut olarak ortaya çıkarabiliriz. Latin Amerika’daki sol iktidarların yaklaşımına bakıldığında bu söylediklerimiz rahatlıkla anlaşılır. Küba’ya, Venezüella’ya bakın, diğer sol iktidarların olduğu yerlere bakın, bunlar ABD ile bir çatışma içerisinde, sürekli bir laf dalaşı içerisindedirler ama öbür tarafta da emperyalizmin Ortadoğu, Asya veya değişik yerlerdeki alt birimlerine sırf ABD karşıtlıklarından dolayı methiyeler dizmektedirler. Bu ciddi bir yanılgıdır. 

Bunun tekrar altını çizmek istiyorum; anti Amerikancı olmak, anti emperyalist olmak değildir. Sadece ant Amerikancı olmak, örtülü bir biçimde diğer sömürgeci ve emperyalist güçleri meşrulaştırmak anlamına gelir. 



Yeni bir Ortadoğu doğuyor

Artık ne ABD ne de müttefikleri eski yaklaşım ve politikalarla Ortadoğu’da yol alabilir. Yeni bir dünya ve yeni bir Ortadoğu doğuyor. Eskide ısrar etmek akıntıya karşı kürek sallamaktan başka bir anlam taşımıyor. Fakat ABD, daha esnek davransa da çok radikal politika değişimlerine gidemiyor. Onun için de Türkiye ve Suudi Arabistan gibi müttefiklerine akıl vermek istiyor. ‘Ben taktik ilişkilerimle düze çıkarken siz de benimle birlikte düze çıkarsınız, sabredin’ anlamına gelen telkinlerde bulunuyor. Ama işler hiçte onların düşündüğü gibi yürümüyor. Bugün Amerika meseleye ne kadar taktik bakarsa baksın bu taktik ilişki şimdi koparsa dayanacağı alternatif bir güç de yok. Yani varlığını yerelde ifade edebileceği en ufak bir güç olmadığı için bu taktik ilişkinin kısa süre içerisinde bir çatışmaya dönüşmesi de çok zor görünüyor. Hem bölgesel güçlerin politikaları hem Türkiye’nin yaklaşımları adeta bunu zorluyor. Böyle bir zorluk vardır. Onun için mevcut durum YPG için de ABD için de bir tercih değildir, bir zorunluluktur. 


PKK sosyalizmden vazgeçmedi

Reel sosyalizm esas alınarak ne yeni çıkışların sosyalist olup olmadıkları eleştirilebilir ne de gerçek sosyalizm inşa edilebilir. PKK’de paradigmasal değişim özde sosyalizmin reddine dayanmıyor. Reel sosyalizmin ideolojik, felsefi ve siyasal yaklaşımlarının eleştirisine dayalı bir durum var. Esas olarak sosyalizmi daha özgürlükçü, eşitlikçi ve demokratik temelde yeniden tanımlayarak inşa etme çabası söz konusu. Onun için PKK sosyalizmden vazgeçmiş değildir. Tam tersine genelde reel sosyalizmin, özelde de sistem karşıtı hareketlerin eleştirisi üzerinden yeni bir sosyalizm inşa ediliyor. 

Kullandığınız terminolojideki demokrasi, demokratik ulus, kadın özgürlüğü, çevre, ekoloji gibi kavramlar, sosyalizme rağmen olan kavramlar değil. 


Neden demokratik ulus?

Ulus devlet sisteminde devlet, sömürü ve egemenliğin aracı; ulus da tek bir etnik, dinsel ideolojik yapıya dayalı sistem olarak onu bütünlüyor. Kapitalizm bunun üzerinde kendisini var ediyor. Devletin egemenliği ve ulusun tekliği üzerinde tam bir katliam rejimi kuruluyor. Reel sosyalizm ulus devlet sistemi ve paradigmasını aşamadı. Ulus ve devlet olgularını birbirinden ayırmak lazım. Ulus bir toplumsal formdur. Demokratik ulus, toplumun demokratik temelde inşa edilmiş formudur. Ortadoğu gerçeğine en uygun toplumsal inşa kavramı, demokratik ulus kavramıdır. Bu kavram hem ulus inşasının kültürel ve demokratik karakterine vurgu yapıyor hem de demokratik temelde inşa edilmiş kültürel ulusların bir arada eşitçe ve özgürce yaşamasını ifade ediyor. Özünde kapitalist tekelciliği ve onun ete kemiğe bürünmüş biçimi olan ulus devletçiği reddediyor, sosyalist ve komünal yaşamın inşasını ön görüyor. 

Devlet, sosyalizmin icat ettiği bir mekanizma değildir. Ulus da sosyalizmin kendisine temel olarak alacağı bir mekanizma değildir. Ancak ulusu bir toplumsal form olarak yeniden tanımlamak ve sosyalizmle bütünleştirmek gerekiyor. Şimdi PKK ve Önderliğinin yaptığı da budur. Yani demokratik ulus kavramı ve inşası, sosyalizmin vaat ettiği özgürlüklerin kendisini en iyi ifade ettiği bir toplumsal form olacaktır. Herkesin kendisini özgürce ifade ettiği, farklılıkların birlikte yaşayabildikleri, farklılıkların hem kendisini örgütleyip ifade ettikleri hem de başka varlıklara saygı duydukları bir topluluk olacaktır. 


Öcalan’ın paradigması evrenseldir

Önderliğimizin geliştirdiği paradigma, evrensel ve sosyalisttir. Önder Apo’nun geliştirmiş olduğu paradigmaya sadece Kürtler ve Kürdistan’ın özgürlüğü için öngörülmüş bir paradigma olarak bakmamak gerekiyor. Şimdi belki bu paradigmayı savunan hareketleri buna indirgemek bir açıdan mümkün olabilir. İşte PKK ve PYD Kürdistan’da somut bir devrimi önüne hedef olarak koymuş birer harekettirler. Onun için de Önderlik paradigması onlar için Kürdistan’da temel bir kılavuzdur. Ama Önderlik paradigmasının kendisini, sadece Kürt toplumuna indirgenmiş sadece Kürt toplumunun özgürlüğüne indirgemiş bir paradigma olarak ele almak büyük bir yanılgıdır. Tam tersine bu paradigma hiçbir etnik topluluğu diğerinden farklı görmeyerek, hiçbir toplumsal farklılığı diğerinde daha az önemsemeyerek hareket eden bir paradigmadır. Bu öncelikle Ortadoğu’da ve giderek bütün dünya da enternasyonalist bir temelde geliştirilmesi gereken sosyalist bir paradigmadır.

Küresel kapitalizme karşı, küresel demokrasiyi inşa etmeliyiz. Özgürlükçü güçler demokratik esasta bir enternasyonalist birliğe kavuşmalıdır. Özellikle birinci, ikinci, üçüncü enternasyonal, birçok eksikliğine rağmen önemli tecrübelerdir. Şimdi bu günümüz için çok daha fazla geçerlidir. Yani evrensel olmayan hiçbir paradigmanın sosyalist bir karakteri de olamaz. Onun için biz aynı zamanda özgürlükçü bir enternasyonale acil ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Neticede bu konuda umut verici bazı gelişmeler de vardır. 


1573

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA