Uzun ekolojik devrim

Kapitalist birikimin ürettiği ekolojik krizlere çözüm yine daha fazla kapitalist birikim oluyor. Bu esnada da, mevcut trendin devam etmesi halinde yirmi yıl sonra gerçekleşecek olan, atmosfere trilyonuncu metrik ton karbonun salınması demek olan “iklim uçurumuna” hızla yaklaşıyoruz.

06 Kasım 2017 Pazartesi | Dizi

JOHN BELLAMY FOSTER


Doğanın belirli yasalar izlediğinin kabulünü ayrı tutarsak, on yedinci yüzyılın bilimsel devriminin ve ona bağlı olarak gelişen modern bilimin merkezinde, doğanın fethi ve üzerinde tahakküm kurulması kadar yer tutan başka fikir yoktur. Yirminci yüzyıl sonunda ekoloji hareketinin yükselişine kadar, doğanın fethi, kapitalizm (ve bazen de sosyalizm) altında ilerlemeye eşitlenen evrensel bir mecazdı. Ancak bu nosyonun [ilerleme], bilimde kullanıldığı kadarıyla, karmaşık olduğunu da eklemek gerek. Fikrin ilk savunucularından olan Francis Bacon’ın da dediği gibi, “doğa yalnızca ona itaat ederek alt edilebilir.” Dolayısıyla doğayı fethetmek, ancak onun yasalarını izleyerek mümkündür.

Büyük romantik şairlerden sonra, Sanayi Devrimi sırasında doğanın fethi fikrinin en güçlü muhalifleri, klasik tarihsel materyalizmin kurucuları Karl Marx ve Frederick Engels’ti. Bacon’ın sözlerini yorumlayan Marx, “kapitalizmde doğanın bağımsız yasalarının, onu insan gereksinimlerine [özellikle de birikim ihtiyaçlarına] tabi kılmaya yönelik bir kurnazlık olarak ortaya çıktığını” gözlemledi. Ancak bu kurnazlığa rağmen, sermaye, doğanın kendisini sürekli yeniden dayatan maddi sınırlarını asla tam olarak aşamaz ve bunun sonucunda “üretim sürekli aşılan ama yine sürekli olarak konulan çelişkiler içinde hareket eder.” Doğanın sınırlarına gerçek sınırlar değil de sırf aşılacak bariyerlermiş gibi muamele etmesi, sermayeye muazzam bir dinamik özellik kazandırır. Ama doğanın sınırlarını kabullenmeyi bu şekilde reddediş, aynı zamanda, sermayenin lüzumsuz ve bazen de geri döndürülemez yıkımlara sebep olacak şekilde çevresel sürdürülebilirliğin kritik eşiklerini aşma eğiliminde olması anlamına da gelir. Marx, Kapital’de, insanlığın ve doğanın sosyo-ekolojik metabolizmasında sermaye birikiminin neden olduğu böylesi “bozulmalara,” ve dünya ile onu sonraki insan nesilleri için “boni patres familias” (iyi bir aile babası) gibi koruyacak ve hatta geliştirecek daha sürdürülebilir bir ilişkilenme üzerinden, bu metabolizmanın onarılması ihtiyacına işaret etti.

1870’lerde yazdığı Doğanın Diyalektiği kitabında Engels, ekolojik sınırları vurgulamak için Bacon’cı kurnazlığı baş aşağı çevirdi:

Bununla birlikte, doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek de övmeyelim. Böylesi her zafer için doğa bizden öcünü alır. Her zaferin beklediğimiz sonuçları ilk planda sağladığı doğrudur, ama ikinci ve üçüncü planda da büyük çoğunlukla ilk sonuçları ortadan kaldıran, bambaşka, önceden görülmeyen etkileri vardır. […] İşte böylece her adımda anımsıyoruz ki, hiçbir zaman, başka topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi, doğaya egemen değiliz; tersine, etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız, onun üzerinde kurduğumuz bütün egemenlik, başka bütün yaratıklardan önce onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olmamızdan öte gitmez. 

Marx ve Engels’in ekolojik eleştirilerinin en önemli öğeleri uzun süre bilinmez kalmasına rağmen, analizleri sonraki sosyalist kuramcılar üzerinde derin bir etki bıraktı. Yine de, gerçekten var olan sosyalizmin büyük kısmı, özellikle de 1930 sonlarından 1950 ortalarına kadar Sovyetler Birliği’nde, kapitalist toplumlarla özdeşleşen doğanın fethine dayalı aynı aşırı modernleşmeci vizyona yenik düştü. Doğaya tahakküm nosyonuna karşı kararlı bir meydan okuma, özellikle de Rachel Carson’un Sessiz Bahar’ının 1962’de yayımlanmasını takiben, yirminci yüzyılın ikinci yarısında ekoloji hareketinin yükselişini beklemek zorunda kaldı. Modern bilim ve teknoloji ile -tek başına ekonomik genişlemeye odaklı basit bir “insanlığın ilerlemesi” nosyonu ile ilişkilendirilen- dizginsiz sanayileşmenin getirdiği ekolojik yıkımın eleştirisi, ekolojide sembolize edildiği şekliyle sürdürülebilirliğe, birlikte evrime ve iç bağlantısallığa alternatif bir vurguya neden oldu. En sonunda insanlığın varoluşunun kendisini tehdit eder boyuta varacak şekilde, doğanın kendi yasalarının ihlaline yardımcı olduğu ölçüde, bilimin kötüye kullanıldığı söylendi. Biyosfer konseptinin geliştirilmesi ve (Sovyet ekolojisinin kritik rol oynadığı) Dünya Sistemi perspektifinin yükselişi ile birlikte bilim, giderek artan şekilde, dünya ve insanlığın kâra tabi kılınması mantığına meydan okuyan yeni radikal boyutlar kazanan, daha bütünselci, diyalektik bir bakışa entegre edilir oldu. 


İmhacılık, emperyalizmin son aşaması

Geçtiğimiz yıllar, iklim krizi ve Antroposenin insanlığın gezegenle değişen ilişkisinin bilimsel bir sınıflandırması olarak kullanılmaya başlanması ile birlikte, bu sorunlara yenilenmiş bir ilgi açığa çıkardı. Antroposen yaygın şekilde, bilimde son 12.000 yıllık Holosen evresini takip eden yeni bir jeolojik evre olarak tanımlanıyor; Dünya Sisteminde İkinci Dünya Savaşından bu yana bir “antropojenik bozulma” ile kendisini belli eden köklü bir değişiklik. Doğanın fethi üzerine kurulu yüzlerce yıllık bilimsel anlayışın ardından, artık, hiç tartışmasız şekilde, nükleer silahların ortaya çıkması ve iklim değişimi ile kendisini gösteren, Marksist tarihçi E. P. Thompson’ın “İmhacılık, Emperyalizmin Son Aşaması” şeklinde nitelediği, niteliksel olarak yeni ve tehlikeli bir aşamaya vardık.

Ekolojik bakış açısından, Antroposen -ki yalnızca iklim krizini değil, genel olarak gezegensel sınırlardaki bozulmaları da ifade eder- dünya ile daha yaratıcı, yapıcı ve birlikte evrime dayalı bir ilişkilenme ihtiyacına işaret eder. Ekososyalist kuramda, bu, toplumun daha eşitlikçi ve sürdürülebilir temelde etraflıca yeniden kurulmasını gerektirir. Uzun ve devamlı bir ekolojik devrim gereklidir mecburen aşamalar halinde, onlarca ve yüzlerce yıla yayılacak bir devrim. 

Hiçbir devrimci hareket boşlukta var olmaz; değişmez şekilde, statükoyu savunmak için dizayn edilmiş karşı-devrimci doktrinlerle yüz yüze kalma durumundadır. Çağımızda, zamanımızın yapısal krizine en kapsamlı meydan okuma olan ekolojik Marksizm veya ekososyalizm, kapitalist ekomodernizm ile karşı karşıya bulunmaktadır. Ekososyalizm insanın yeryüzü ile sürdürülebilir bir ilişkilenmesini tesis etmenin, sermaye birikimi sistemine cepheden saldırı gerektiren bir devrim olduğunda ısrar ediyorsa, ekomodernizm bunun tam olarak zıddını vaat etmektedir. Ekolojik çelişkiler, bu ideolojiye göre, ekonomimizin veya toplumumuzun yapısında hiçbir köklü değişiklik olmaksızın teknolojik düzeltmeler ve üretimde devamlı hızlı büyüme yoluyla aşılabilir. 

İklim değişikliği dahil ekolojik sorunlara yönelik hâkim liberal anlayış, uzun süredir sermaye birikimini insanların ve gezegenin önüne koyuyor. Mevcut sistemin yeni teknolojiler, demografik düzenlemeler (nüfus kontrolü gibi) ve küresel “serbest piyasa” mekanizmaları üzerinden, önümüzde duran kapsamlı ekolojik zorluklarla başa çıkabileceğinde ısrar ediyor. Kısacası, kapitalist birikimin ürettiği ekolojik krizlere çözüm yine daha fazla kapitalist birikim oluyor. Bu esnada da, mevcut trendin devam etmesi halinde yirmi yıl sonra gerçekleşecek olan, atmosfere trilyonuncu metrik ton karbonun salınması demek olan “iklim uçurumuna” (yani karbon bütçesinin kırılmasına) hızla yaklaşıyoruz.


Yıkım güçleri ve doğanın fethi

Bu vahim koşullarda, bazı kendinden menkul sosyalistlerin, çoğu ekolojist ve ekososyalist aksini söylemesine karşın, iklim değişikliğine ve çevresel sorunlara bütünlüklü bir çarenin basitçe kaynakların ilerici bir yeniden dağıtımı ile birlikte teknolojik değişim olduğunu iddia ederek ekomodernist saflara atlaması tamamen şaşırtıcı olmasa da moral bozucu. Burada yine, Dünya Sistemi krizinin toplumsal ilişkilerde ve insanın doğa ile metabolizmasında köklü değişiklikler gerektirmediği söyleniyor. Bundan ziyade, ekstrem teknoloji yoluyla aşılacak korkutucu bir bariyermiş gibi araçsalcı bir mantıkla yaklaşılıyor.

ABD solunda bu eğilimin mevcut en iyi örneği, Jacobin’in Toprak, Rüzgâr ve Ateş başlıklı Yaz 2017 sayısı oldu. Bu özel sayının yazarlarına ve yazdıklarına göre, iklim değişikliğine ve diğer ekolojik sorunlara çözüm, esasen kalkınmada inovasyonla ve yeni teknolojilerin uygulanmasıyla gelecek ve sermaye birikimi sürecinin veya ekonomik büyümenin eleştirisini gerektirmiyor. Greenpeace gibi aktivist grupları ve birçok ekososyalist, “felaketçilikleri” veya “kıyametçilikleri,” doğrudan eylemcilikleri ve insanın çevre ile ilişkisinde niteliksel değişikliklere ihtiyaç olduğunu vurgulamaları yüzünden eleştiriye tabi tutuluyor. Renkli çizim ve grafiklerle dolu olan sayı, ekolojik krizlerin karbon dışı enerji (nükleer enerji dahil), jeomühendislik ve küre çapında negatif emisyonlu enerji altyapılarının inşasının bir birleşimi üzerinden çözülebileceğini savlıyor.

Bu tavır “sosyalist” ise, bu ancak, devletin yönlendiriciliğinde teknokrat planlamayı ve piyasa düzenlemelerini, daha adil gelir dağılımı önerileri ile birleştiren sözde ilerici, ekomodernist bir “sosyalizm” olabilir. Bu vizyona göre, ekolojik gereklilikler bir kez daha değiştirilemez ekonomik ve teknolojik gelişme nosyonlarına tabi kılınmaktadır. Bu pozisyonu daha da vurgulamak istermişçesine Jacobin’in bu sayısı Lev Troçki’nin Edebiyat ve Devrim’inden (1924) bir paragrafı da alıntılamış:

Dinsel inanç, dağları harekete geçirmeyi vaat ediyordu sadece, oysa “inanç”la hiçbir alışverişi olmayan teknoloji, dağları gerçekten yıkacak ve yerlerini değiştirecektir. Şimdiye kadar bu, sınai amaçlar (madenler) ya da demiryolları (tüneller) için yapılıyordu; gelecekte ise, genel bir sınai ve sanatsal plana göre, çok daha geniş bir ölçekte yapılacaktır. İnsanlar dağların ve ırmakların yeniden bir sayımını yapacak ve gerçekten doğayı düzenleyecektir. Sonunda yerküreyi, kendi imgesine göre olmasa bile, hiç değilse kendi beğenisine göre yeniden kurmuş olacaktır. Geleceğin insanının kötü bir beğeniye sahip olacağını hiç sanmıyoruz.

1920’lerde böylesine pervasız bir üretimciliği savunan ve bunun için “zamanının insanı” diye en azından kısmen mazur görülebilecek olan sırf Troçki değil. Ancak neredeyse yüzyıl sonra, dünya ekosistemlerinin ve insan uygarlığının kendisinin istikrarsızlaşması ile yüz yüze iken aynı hatayı tekrarlamak, yıkım güçlerine teslim olmak demektir. Doğanın fethinin ve ekomodernizasyonun “sosyalist” bir proje olduğuna yönelik mevcut iddia, kapsamlı bir eleştiriyi hak edecek denli tehlikeli. Aksi halde, ekolojik sol tarafından son yarım yüzyılda sağlanmış olan hayati önemdeki siyasi ve kuramsal ilerlemeleri başa sarma riski altında kalırız.


Yeni prometeci sosyalizm

Sayı başlığı kelime oyunu ile Toprak, Rüzgâr ve Ateş yapılmış olan Jacobin’in ilk yarısı, sol bir bakış açısından pek tartışmalı olmayan meselelere ayrılmış: kapitalizmin çevresel tahribatları ve radikal değişiklik yönünde çağrılar vs. 

Sayının sondan bir önceki makalesi olan Leigh Phillips ve Michal Rozworski’nin kaleme aldığı “Planning the Good Anthropocene” (İyi Antroposeni Planlama) Phillips’in önceki çalışması ile birlikte, ilerici olduğu varsayılan bu ekomodernist perspektifin özünü veriyor. Kemer Sıkma Ekolojisi ve Çöküş Pornosu Bağımlıları kitabının yazarı Phillips, Marx’ın ekolojik değerleri savunduğu fikrini reddediyor ve tüm ekolojik solu “felaket tellallığı” ve “kıyametçilik” ile suçluyor. Klein’ın, neoliberal versiyonundan özünde hiçbir farkı olmadığı iddia edilen “ekolojik kemer sıkma”yı savunduğu söyleniyor. Phillips ekonomik büyümenin sınırları olduğu nosyonunu tümden reddediyor ve daha azla daha çok şey yaparak “aslında sonlu bir dünyada sonsuz büyüme olabileceğini” iddia ediyor. “Bazı tahminlere göre,” diyor “tüm toprakları kullanarak, gezegen 282 milyar insanı kaldırabilir.”

Phillips’e göre büyük olan güzel: “Sosyalist ekonomik büyümeyi, üretimciliği, Prometeciliği savunmalıdır.” Örneğin eski Sovyetler Birliği’nin kabahati aşırı üretimciliği değildi, sadece demokratik planlamayı ve insanlığın refahını yeterince dikkate almamıştı. Doğanın akıl uçurtacak kadar insan merkezli bir tanımını yapıyor: “Doğa biziz ve doğaya yaptığımız her şey doğal.” Ve şöyle devam ediyor, “gökdelenlerimiz doğadan ayrı değiller; onlar da doğa.” (Tam da aynı mantıkla insan nükleer silahlarımızın da doğa olduğunu söyleyebilir.) İnsanlığın ilerlemesi, varsayılan tüm doğa sınırlarının aşılması demektir. Bu şekilde bakıldığında, “Enerji özgürlüktür. Büyüme özgürlüktür.” Diğer türler ancak ve ancak topluma fayda sağladıkları ölçüde değer taşır. Dolayısıyla “türler yok olurken bunu içsel değerleri için değil, türlerin kaybı canlı sistemlerinin insanlara sağladığı hizmetlerin etkililiğinde düşüşe sebep olacağı için umursamalıyız.”

Genel olarak 1960’larda Yeni Sol ve devamcıları, daha da fazla üretime yönelik “Prometeci tutkuyu” reddettikleri için hatalılar. Benzer şekilde Phillips, Brezilya Topraksız İşçiler Hareketini, tam da işçileri toprakla yeniden bir araya getirmeye çalıştığı için toplumsal ihtiyaçlara ayak uyduramamakla suçluyor. Gereken şey, “yüksek enerjili bir gezegen; ılımlılık, alçakgönüllülük ve sade yaşam değil.” Ekomodernizm toprağı yoğunlaştıracak ve büyük ölçekli tarımsal üretime odaklanacaktır. 

Phillips iklim değişikliğine çözüm olarak nükleer enerjiye öyle meftun ki, “neoliberalizmin küresel olarak etkili şekilde tersine çevrilmesinin ve güçlü, demokratik bir kamu sektörü etosunun benimsenmesinin,” esasen “küresel ısınmaya karşı cephaneliğimizdeki kesinlikle en güçlü silah olan” nükleer enerjiyi etkin şekilde kullanmamıza izin vereceğinden, iklimsel açıdan avantajlı olduğunu söylüyor. Tabi Fukushima’dan falan hiç söz etmiyor.

Phillips ve Rozworski ekonomik büyümenin sınırları olmadığı ve insanlığın “dünyanın kolektif egemeni” olarak hükmettiği daha geniş bir ekomodernist fantezinin parçası şeklinde, fosil yakıtlara makul bir alternatif olarak nükleer enerji çığırtkanlığı yapıyorlar. 


Canavarları sevmek

Bir başka cüretkâr “iç etme”de, ‘Dört Gelecek: Kapitalizmden Sonra Hayat’ kitabının yazarı Peter Frase, sayıya yazdığı yazının başlığını ‘Gereken Her Yoldan’ koymuş. Frase de doğa üzerindeki etkimizi azaltmakla ilgilenmiyor; onun yerine “doğayı yönetmemiz ve ona bakmamız” gerekiyor -kendi çıkarlarımıza daha iyi hizmet edebilmesi için. Frase, küresel ekolojik kriz karşısında “Kendi [Frankenstein] Canavarlarımızı Sevmemiz” gerektiğinde ısrar ediyor. Yani, tümü de “sosyalist ekoloji” ile mükemmelen uyumlu görülen planlı piyasaları, akıllı parkmetreleri, robot arıları ve gezegen jeomühendisliğine dayalı yeni potansiyelleri ile kendi yarattığımız (veya yaratma sürecinde olduğumuz) teknolojik-endüstriyel dünyayı benimsemeyi öğrenmemiz gerekiyor. 

Frase, iklim değişikliğine odaklanıyor. Ekoloji hareketini “yeşil ahlakçılığı” yüzünden paylayarak, sola gezegenin jeomühendisliğine yönelik girişimleri samimi bir şekilde benimseme çağrısı yapıyor.  Frase’in bakış açısına göre, sosyalistler, ekoloji hareketine zıt gelse bile jeomühendislik saflarına katılmaktan başka seçeneğe sahip değiller. Yine de “jeomühendislik görüşünü sol bağlamda öne çıkarmanın amacı,” diyor, “karbonsuzlaşmayı ikame etmek değil, bunun yerine daha geniş bir ekososyalizm tablosu içinde değerlendirilmeli.”

Frase, jeomühendislik teknolojisinin kendisinde hiçbir tehlike olmadığına bizi temin ediyor, sorun sadece idare edilme şeklinden çıkabilir (“insanları silahlar değil insanlar öldürür”dekine benzer bir safsata). Kendisini “kibir ve Prometecilik suçlamalarına” karşı önceden savunmak için -bir gözü kesin Engels’e bakarak- “sosyalist projenin doğayı kontrol etme hedefi olmadığını” belirtiyor. “Doğa asla bizim kontrolümüzde değildir ve her zaman istenmeyen sonuçlar olur.” Ama bu analizde eksik olan şey, insanın doğa ile metabolizmasında niteliksel değişiklikler yaratmak için, toplumsal ilişkilerin kendisinin değişmesi gerektiği nosyonu. 


Yeşil kapitalistler

Daniel Aldana Cohen ise makalesinde, yeşil kapitalizmi çevreleyen yutturmacayı ciddiye almamız gerektiğinde ısrar ediyor. Diyor ki küresel siyasal ve finansal liderler artık tek başına temiz enerjiye yılda trilyon dolar yatırım yapmak istiyorlar… İklim adaptasyonu politikalarına ayrılan bütçe buna nazaran devasa… İş dünyası her zaman olduğu gibi hızla değişiyor…. Siyasi baskılar sayesinde milyonlarca işçinin emeklilik fonları halihazırda istikrarlı bir iklimde mutlu bir yaşlılığa yatırım yapılıyor... Küresel olarak işçilerin emeklilik tasarruflarından trilyonlarca dolar herkese açılmış durumda… Bölgesel ve ulusal yönetimler dünyanın dört bir yanında enerji geçişine yönelik patlama yapan yatırımı şekillendirmeye yardımcı olmak için yeşil bankalar, finansal kuruluşlar kuruyorlar… Geçtiğimiz yıl güneş enerjisi sektöründe istihdam tüm ekonomiden on yedi kat daha hızlı büyüdü... vs. vs. Buradan Cohen, “şu ana dek geleceği şekillendirenler yeşil kapitalistler oldu. Meseleyi kaptılar. Biz de yapabiliriz” tezini çıkarmış. 

‘Kaos Dönencesi: İklim Değişikliği ve Şiddetin Yeni Coğrafyası’ kitabının yazarı olan Christian Parenti, Toprak, Rüzgâr ve Ateş’in en tanınan yazarı. Makalenin içeriğini belli eden başlığı ‘Başaramazsak’, en kötü iklim değişikliği senaryosuna yani Venüs Sendromuna işaret ediyor.  Phillips analizinde her şeyin doğa olduğunu—çiftliklerden fabrikalara ve gökdelenlere kadar toplumdaki her şeyin “doğal” olduğunu—iddia ediyorsa, Parenti de tam zıddını diyor; her şey toplumdur. O kadar ki doğal dünyanın var olduğu bile zor söylenebilir. 

Kısa makalesi “We Gave Greenpeace a Chance”te (Greenpeace’e Bir Şans Verdik) kültür eleştirmeni Angela Nagle, bu örgütü ve daha geniş olarak da ekoloji hareketini paylıyor. Greenpeace’in “ehemmiyetsiz doğrudan eylemleri” ve sıkça radikal çevre hareketi ile ilişkilendirilen “‘koyu yeşil’ primitizm” dediği şeyi reddediyor. Bunun yerine bir kere daha, “doğal dünyaya insan müdahalesinin artık onu kurtarmanın tek yolu olduğunu” ilan ederek, çevresel sorunlara, nükleer enerji tesislerinin küre çapında yaygınlaştırılması da dahil, hiper-teknolojik çözümler öneriyor. Trump’ın küresel ısınmanın “ABD imalat sanayiinin rekabet gücünü düşürmek için” Çin tarafından uydurulmuş bir mit olduğu iddiası için, Nagle, “bunu ilk duyduğunda şok olduğum tek şey birinin tekrar imalattan bahsediyor oluşu oldu” diye espri yapıyor. Phillips, Rozworski, Frase ve Parenti gibi o da, solu “hırslı teknolojilere ve Prometeci modernliğe olan düşmanlığını” bir kenara bırakmaya ve canavarlarımızı sevmeye çağırıyor. 

Kaynak: monthlyreview.org 

Çeviri: Serap ŞEN


273

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA