Denize hasret kalan sarı mekaplı çocuk

Ömür su misali akıp geçiyor, çölde esen rüzgar gibi geçip gidiyor. Ömer Hayyam

11 Ekim 2017 Çarşamba | PolitikART

Özgür PAZARCIK


Suya susamış bir çiceğin tekrar suya kavuşması gibi... Heyecanla o güzel ülkeye doğru yürüdüler, göçmen kuşlar misali sadece güneşin batışını takip ediyorlardı. Vatanı savunmak için, hızlı adımlarla. Düşmanın tank ve toplarına karşı sadece sırtlarında bir çanta, ellerinde bir kleş vardı. Tüm zorluklara rağmen bakışlarında cesaret, gözlerinde zafer ışığı. Geldiklerini duyan halk da özledikleri o umut dolu cümlelere,  “Biz bu savaşı kazanacağız“ demeye başladı. Onlar ki, umudun ve zaferin duygusunu yaratanlardı.

Karşılıksız kalmış bir sevda gibi, yoldaşlarla yeniden kavuşmanın hayallerini kurardım. Ortadoğu’nun devrim anahtarını elinde tutan, özgür insanlar ülkesini yaratanları; eskiden dağlarda şimdi ise çöllerde yürüyenlerin sırlarını, yarım bıraktıkları efsaneleri merak ederdim. Kurumuş bir nehir yatağı gibi hayata iz bırakanların izinde yürümek isterdim. Ölüm duygusunu yaşama dönüştüren, kölece yaşamı özgürleştiren o güzel çocuklarla aynı mevzide olmak... Savaşta ölenlerin arkasından ağlayan olmak değil de cepheden yorgun ama başı dik gelenlere sarılmak isterdim.    

Bize mücadale dolu bir yaşamı emanet bırakan, boyun eğmeyen savaşçıların aşk ülkesi: Rojava. 

Teksin, güzelsin, sana layık olmak çok zordur. Bilesin: Senin için kendini feda edenlerin sevdasını büyütmek boynumuzun borcudur. 

***

Dengbêjlerin kahramanları anlatan kilamlarındaki tatlı sözlerinden ve en içten aşk türkülerinde hep seni aradım. Bülbülün güle aşık olması gibi... Ben de deli rüzgara tutuldum. Rüzgarla gönderdiğin sözcükleri topluyorum. Her sözcük yüreğimdeki sevgini biraz daha büyütür.

Vereceğin her acı, yürekten kabulümdü. Ah şu erken gitmeler olmasaydı keşke, seni tekrar görmek için her türlü zahmete katlanırdım. O uzak diyarlarda sana bir avuç rüzgar yollardım. Yalnızlığın hafiflesin diye... 

Güneşin doğuşuyla, kokunu taşıyan rüzgarı avuçlayıp koklamak isterdim. Yüreğim acıyla dolsun ki, kalbimde hasretini büyüteyim.

***

Baş eğmeyenlerin diyarı Rojava’da doğan güneşin sıcaklığıyla ve bıraktığın güzel anılarla teselli buluyoruz şimdi. Hani derdin ya, “Bu doğan güneşi yüreğine nakşetmeyenler, devrimin zorlu yolunda çakılıp kalırlar.“ Şimdi kekik kokulu sözlerin yüreğime takılıyor. “Gözüm burada savaş var. Savaşın olduğu yerde savaştan başka şey düşünülmez, düşünürsen de savaşçı olamazsın“ derdin. Her sözün bir ders, her sözün bir dermandı.

Seni yalnız bırakma hissine kapıldığımda, nehrin sürekli akışı gibi sınırsız bir acı kalbimin derinliğine akardı. Anıların bırakmaz peşimi, bir telefon konuşmasında söylediğin sözler... 

"Şimdi Fırat Nehri'nin kenarında oturuyorum. Suyun sesi, rüzgar ve güneşin batışı tek başına zevk vermiyor. Keşke sen de yanımda olsaydın, birlikte balık tutardık. Ama burada fazla kalmayacağım. Daha güzel yerlere ulaşmak için yarın yola çıkıyoruz. Hızlı hareket etmeliyiz. Efrîn halkımızla sarı yapraklar düşmeden buluşmalıyız."

Gülüyordun sonra. Devam ediyordun.

"Kim bilir, bu hızla gidersek denize bile ulaşırız! Biliyor musun, bu dünyada doyasıya dağda kaldım, Rojava’nın sıcak kumlarına bastım, yani bir nevi çölü de gördüm, bir tek deniz kaldı. İnşallah onu da bu sefer göreceğim. Artık nehir kenarında değil deniz kıyısında oturup birlikte güneşin batışını izleriz. Ne güzel olur değil mi? Hayaller büyük olsun ki, mücadelesi de daha güçlü olsun, değil mi? Bazen düşmandan çok doğaya karşı mücadele veriyoruz. Geceleri buralar çok soğuk oluyor. Seninle konuşmak için bile yüksek bir yere çıkmam gerekiyor. Şimdi üstümde ince bir ceket var. Üşüyorum." 


O ince ceketin altında taşıdığın güneş kadar sıcak kalbinle, moral ve güç katardın.

Uçurtmaya sevdalı çocuklar gibi..

Çölden aşkı arayan mecnun gibi...

Özledim seni hey gönül yoldaşı..


Ben kendi umutsuzluğumla savaşırken, sen ise bana halen umut ve moral aşılıyordun. Hele o son konuşmamızda "Şehit düşen yoldaşların anılarını nasıl yaşatması gerekiyor" diye sorarak emanet bıraktığın umut dolu sözleri şöyle hatırlıyorum: 

"Her buluşma doğan güneş gibi sıcak, her ayrılık batan güneş gibi soğuk olacak.

Karanlıkta bir ışık huzmesi bekler gibi doğan güneşin sıcaklığını bekle. Güneşin doğuşu, Ortadoğu’ya yeni bir gelecek getirecek. 

Burası Rojava! Hatırlıyor musun? İki defa beni şehit ilan ettiler ama ben halen yaşıyorum. Eğer önümüzdeki günlerde şehit düştüğüme dair haber alırsan, sakın demeyesin, bu yedi canlı kedi gibidir, buna hiçbir şey olmaz! 

Burada her kuma bastığımızda, cesaretli yoldaşların bize bıraktığı izlerin üzerinde ilerliyoruz. Artık ben izlerimi kuma değil ismimi taşa kazmak istiyorum ki, yolun kenarında yürüyenler her baktıklarında, 'Burada vatanı için şehit düşen ve halkına hep sadık kalanlar yatıyor' desin. 

Öykümüz bizimle birlikte kayıp olmasın. Onu herkese anlatın."

Senin o sözlerini her hatırladığımda gözlerime yaşlar doluyor. Kaygılanıyorum; endişeyle, senden gelecek bir habere kilitlenmiş bekliyorum. Her şeye inat avuçlarımın içinde biriktirdiğim rüzgarı bırakıyorum. Kulağıma tekrar senin sözcüklerini fısıldasın diye... Gökyüzünün altında gölgelerimiz yan yana gelsin diye... 


Şimdi çöldeki kumlar arasında 

ruhunu ve sevgini arıyorum

Her şey seninle güzeldi

Sarı mekaplı çocuk 


Gece yıldızlara bakıp susuzluğu, gündüz ise çöle bakıp özgürlüğü düşlerdi.

Çölden denize ulaşmak isteyen bir nehir gibi... Aramamızda en hızlımız ve en Ciwan’ımızdın.

Uzun zaman geçti. 

Senin sözcüklerini ve kokunu getirecek rüzgar şimdi yanağımdaki gözyaşını yalayıp geçiyor. Işıklı ayın aydınlık yüzü gibi halen umutla bekliyorum... 


Çölde gölgen gezinir

Üstümü kum tanesiyle örtün

Geriye bir ben, bir kum kalsın!

Hiç ayrılmayan iki yoldaş gibi...


458

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA