Pasaporta içi ısınmayanlar: ‘Kaçakçılar’

Herkes uyurken başlar onların mesaisi. Sınır hatlarındaki her bir karış toprağın yerini bilen, tepelerin dağların ardından yola koyuldular. Vuruldular, düştüler ve yine kalktılar... Kendi ülkelerinde yolları hep kaçağa çıktı!

11 Eylül 2017 Pazartesi | Toplum-Yaşam

UMUT ŞERZAN


Araya suni sınırlar konulalıberi kendi topraklarında kaçakçı olanları gördü bu coğrafya. Neyi kimden ya da kime kaçırdıklarını sormadı çok kimseler. Geceleri en fazla bir ay ışığının altında karakol diplerinden, sınır birliklerinden kaçak yük taşıyıp durdular. 

Herkes uyurken başlar onların mesaisi. Sınır hatlarındaki her bir karış toprağın yerini bilen, tepelerin dağların ardından yola koyuldular. Ekonomik krizlerin, kendi ülkelerinin işsizlik ve emek sorunlarının batağından çıkabilmek, eve ekmek götürebilmenin derdinde, bazen sigara, ceviz bazen çay yüklü kervanlar.

Bir geçiş hattındayız şimdi, yolculuk başlamadan önce birşeyler atıştırmak için oturuyoruz sofraya. Az ilerdeki sınır kapılarından oluk oluk para akarken devletler arası kirli çıkar ilişkilerden birkaç kuruş kazanabilmenin ihtimali için canları pahasına yola düşenlerin sofrası bu. Kuru soğan peynir, evden getirilen kumanyalar ile yol boyu kanilerden (doğal su kaynakları-çeşme) doldurulmuş buz gibi su ile demlenen çay var sofrada.

Havanın biraz daha kararması için ağırdan alıyoruz yemeği. Atlara yem veriliyor yol öncesi, böylelikle hem biz hem onlar karınlarını doyurmuş oluyor. Kaçakçı kervanlarında yer alan atların yiyecek menüsü, kaçakçıların alım güçlerine göre değişiyor, yonca ya da ‘ka û ceh’ olarak bilinen arpa ve saman karışımı veriliyor. Yonca yiyen atlardan daha iyi verim alınıyor.  Kaçakçılar, atlarını her zaman yonca ile beslemek istediklerini söylüyor ve ekliyorlar ‘yonca pahalı olduğundan kaynaklı sürekli alamıyoruz’.

Çoğu İranlı ‘kaçakçıların’ yanlarında geçirdiğim vakit boyunca atlarına nasıl da özenle yaklaştıklarını görüyorum. Neredeyse tüm atların boynunda nazar boncukları asılmış. Çoğu kaçakçı atına yüklenmemek için kendisi de sırtlıyor yükünü. Yelelerini tarıyorlar sanki çocuğunun saçını tarar gibi acıtmadan narin narin taranıyor yeleler. Kurtanları ve têrleri (semer), kemikleri ağrımasın diye dengeli bir şekilde yerleştiriyorlar atın üzerine.  Ne de olsa atlar ekmek kapısı onlara, çocuklarının nafakasını çıkarmak için en değme ofis gibi.

Kaçakçıların kendi aralarında bir sistemleri var tabi. Kaçağa götürülecek malların tutulduğu depoların sahipleri ‘mahzencilerden’, ‘sahibbarlar’ ticareti sonrası, yükler ‘kafilelelere’ teslim ediliyor. Her kafilenin başında duran ‘serkafileler’, eşyaların ve atların tanzimini yapıyor. Aynı zamanda kaçakçıların dağılımı, ihtiyaçları ile ilgileniyor. Her kafilede 10-20 arası at yer alıyor. Kafile içerisinde at sahipleri ‘lobarlar’ ya da atları kaçağa getirip götüren ‘kirebarlar’ bulunuyor. İnce ayrıntıları düşünülerek tanzim edilmiş bir iş bölümü.

Sohbete koyuluyoruz, kaçakçılardan ilki ile. Ellerinin derisi çatlamış, içleri nasırlı. Göz teması kuruyoruz konuşmadan önce. Göz kenarlarındaki çizgiler epey şey söylese de, kelimelerin affına sığınıyoruz birlikte. Kaçakçılar isimleri vermekten çekiniyorlar, onların canlarını tehlikeye atmamak ve geçim kapılarını kapatmamak için zorlamıyorum ben de.


Kaçakçılık tek çarem…

Çocukluğundan beri kaçakçılık yaptığını söylüyor konuşanlardan ilki. 3 çocuğu olan 40’lı yaşlarda Piranşerli bir kaçakçı. Felçli anne ve babasına bakmakla da yükümlü. Yaşamın ağır sorumluluklar yüklediği omuzlarında, bu yükü kaldırmak için tek çaresinin kaçakçılık olduğunu söylüyor. Kardeşi de kaçakçılık yaparken İran pastarları (asker) tarafından vurularak yaralanmış. Günlerdir yükünü geçirmek için sınır hattında beklediklerini dile getiriyor.


Kürt ve fakir olmak suç!

Saqızlı olan ikinci kaçakçı da 2 çocuk babası. Elleri sararmış tütün sarmaktan. Ailesinin geçimini sağlamak için İran’da uzun süre iş aradığını ve bu kısa süreli işlerden sağladığı kazançla 7 at alıp kaçakçılara vermek istemiş. Kendi işini kurmak istemiş, sermayedar olmayı amaçlarken kısıtlı maddi imkanların sonucunda kendisini kaçakçılık yapmaya başlamış. ‘umut fakirin ekmeği’ dedikleri şey bu olsa gerek.

Birkaç gün önce sınırdan yük geçirirken pastarların kendilerini taradığını ama atın üzerindeki kurtanına geldiğini söylüyor merminin ve pastarların açtığı ateş durmak bilmeden dakikalarca sürünce yanındaki arkadaşını gelen mermilerden biri katletmiş. Gözlerinin önünden arkadaşının vurulma anının gitmediğini anlatırken, öfke ile karışık bir hüzün sızıyor ellerine. Uçları sararmış parmaklarını sıkıp duruyor avuçlarının içinde. Herhangi bir siyaset ile alakasının olmadığı halde devlet nezdinde Kürt ve fakir olmanın sanki bir suç durumu olduğunu belirtiyor.

Ekmek derdine düşen kaçakçıların, canlarının devletler için sudan ucuz olduğunu söylüyor. Devletin böyle zulüm ettiği kaçakçılara göçün dayatıldığını ama kendi topraklarında yaşamayı sürdürmek istediklerini dile getiriyor.


Ya ajanlaşmak ya da canı pahasına kaçağa gitmek… 

Mahabadlı bir genç kaçakçı anlatmaya başlıyor bu kez. İran’da iş imkanlarının ve yaşam şartlarının rahat olduğunu ama tüm bunların Kürtler için geçerli olmadığını söylüyor. Rahat yaşam sürmek için ise onlarla işbirliği yapmak, ajanlaşmak dışında seçenek bırakmadıklarını anlatıyor. Bu yüzden fakirlikle yüz yüze kalan Kürtlerin, canlarını tehlikeye atarak, günlerce aç  susuz kalmak pahasına kaçakçılık yapmak zorunda kaldıklarını belirtiyor. Son bir hafta içerisinde pastarların 3 kaçakçıyı yaraladığını bir kaçakçıyı da katlettiklerini söylüyor. Kaçakçılar, katledilen arkadaşlarının kendileri için ‘şehit’ mertebesinde olduğunu çünkü günahsız bir Kürt olarak sadece kimliğinden dolayı devlet tarafından katledildiğini belirtiyor. 

Kaçakçılıktan önce birkaç işte çalıştığını ama Kürtlerle diğer İranlı halklara aynı işi yaptıkları halde aynı ücretin verilmediğini ve onurlarını kıracak sözlerin sarf edildiğini dile getiriyor. 

Saqızlı bir diğer kaçakçı, bazı geceler, pastarların ekmek kapısı olan atlarını bilinçli bir şekilde taradığını ya da kimi zaman atlarına el koyup tekrar onlara sattığını belirtiyor. 


 ‘Tırlar çıktı katırlar öldü’

 Banêli başka bir kaçakçı, mermiler arasında gidip geldikleri kaçak yollarında çocukluktan bu yana canı pahasında geçimini sağlamaya çalışıyor. Ailelerine bakmak, temel yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak için uzun süredir kaçakçılık yaptığını ama tırların çıkmasıyla kaçakçılığın eski gücünü yitirdiğini belirtiyor. Gülüyor, bu kaçakçılar arasında bir hayıflanma deyimi.


‘Onurumla yaşamak istiyorum’

18 yaşında 2 çocuğu olan Şinolu bir kaçakçıyla sohbete devam ediyoruz. Kaçakçılıkla oradan oraya sürüklenmenin istenilir bir durum olmadığını ama İran’da onuruyla yaşayan bir Kürt olmayı seçenlerin önüne bir şekilde kaçak yolların çıktığını belirtiyor. Kendi topraklarında özgürce yaşam süremedikleri için, o topraklarda yaşamayı isteyen her Kürdün böylesi bir zulümle karşı karşıya olduğunu dile getiriyor. 


Kürtler bir olmayana kadar göç ve katliam düşürüyor payımıza

Mahabadlı bir diğer kaçakçı da karakollar arasında gidip geldikleri kaçak yolunda, özerk bir Kürdistan inşa edilmeyene kadar Kürde kalan seçeneğin kendi toprakları içinde oradan oraya göç etmek olduğunu belirtiyor. Kürt kaçakçıların her gün katledildiği bu yollarda, katledilen kaçakçıların yaşadığı sorunlarının bile kimsenin gündeminde olmadığını anlatıyor. Mahabadlı kaçakçı, Kürtler bir olmazsa herhangi bir sınırda katledilmelerinin normal olarak algılanmaya devam edeceğini söylüyor. Kaçakçı, katledilen arkadaşlarının cenazelerinin bile yol kenarına atıldığını gözlerini kaplayan nemle anlatıyor. Konuşmaya devam edemeyince arkasını dönüp uzaklaşıyor kervanların hareket yerine doğru.

Kimin ne kadar kazanç sağlayacağı net değil tabi, bazen 3 kutu sigara satıp geri dönenler oluyor, biraz şanslı gününde iseler satılan kutu sayısı 10’ a çıkıyor. Günlerce pusuda kalma ihtimali de var.

Yola çıkma zamanı, yükler kontrol ediliyor son kez, karakol önlerinden geçen patikaya düşünce başlıyor ayakta kalma savaşı ve şayet ayakta kalırlarsa ekmek parası savaşı. 


Roboski’den İran’a sınırdaki devlet zulmü aynı

2012 yılının Aralık ayında Roboski köyünde Türk devletinin 34 canı katlettiği görüntüler hafızalarda tazeliğini koruduğundan olsa gerek, kervanlar yola koyulunca içimi bir endişe alıyor, bildiğim tüm iyi niyet temennilerini sıralıyorum onların ardı sıra. Yük taşıdıkları atların sırtına battaniyelerle cenazeleri taşınan 34 Roboskili. Yaşamın ve ölümün sınırında, kendi topraklarında tellere takılıp bilindik ‘terörist’ yaftalaması ile bombalan, vicdanı kör olunca temizlenmesine de hacet duyulmadan uğurlanan 34 can.

Sınırın bu ya da diğer tarafından olmak kaçakçıların katledilme ihtimalinin önüne geçmiyor, acıları ve sıkıntıları aynı.  İran devlet güçleri de Ortadoğu’daki akıl kardeşi Türk devleti gibi, son sekiz ay içerisinde 30 Kürt kaçakçıyı katletti ve onlarcasını da yaraladı. 

Hareket başlıyor, atların nal sesleri vuruyor toprağa, tozlar havalanıyor, bir ağustos günü ama atların tozunu yüzümüze yüzümüze savuran bir rüzgar var.


Kaçakçıların türküsü başlıyor

Hep birlikte yazdıkları bir türküleri var kaçakçıların. İçlerinden sesi en gür olanı başlıyor türküyü söylemeye, diğerleri de eşlik ediyor. Sözler Soranca, şöyle diyor;

“Kürdistanım, yaşamımın sebebi

Sınırlarda kaçakçılık tek kurtuluş yolum, 

Mecixan dağlarından

Bir kaçakçı oğluyum,

Pastarların mermisi göğsümde vurdu beni

Kanlarım akıp ayakkabılarıma doldu,

Yol arkadaşlarım tek tek şahitti,

Ben bir kaçakçı oğluyum

Güzel bir bahar akşamında,

Boz atların nefesleri ve kişneme 

sesleri arasında

Bir sınırdan diğerine geçiyoruz

Ölüm ve yaşam çizgilerinin üstünde 

Ekmek parası kazanıyorum,

Kaçakçılık kolay değil

Kaçakçılık bahtsızlık,

Karış karış geçiyorum sınırları

Atımın ve benim işim yük taşımak

kolay değil,

Sırtımdaki yüküm ağır

Ne kadar satsam da ucuz

Tavuklara yem olarak versem de etmiyor 

bir ekmek parası,

Mecixan dağlarından

Bir kaçakçı oğluyum,

Pastarların mermisi kolumdan vurdu beni

Kanlarım akıp ayakkabılarıma doldu”

Mahabadlı kaçakçının ve atların nal sesleri arasında bir kaçak gecesi daha başlıyor...


511

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA