Göçmenlere karşı tampon bölge

Suriye’den akın eden göçü durdurmak için Türkiye’ye yüklü miktarlarda para aktaran Avrupa bu kez Afrika göçünü durdurmak için tampon bölgeler oluşturuyor. Bu yöntemin etkili olması durumunda benzer bir tampon bölge oluşturma planı diğer ülkelerden gelen göç için devreye sokulacak.

06 Eylül 2017 Çarşamba | Dizi

SELMA AKKAYA/PARİS


Avrupa yeni göç politikasına doğru gidiyor. Paris’te Ağustos ayının son haftasında Almanya, Fransa, İtalya ve İspanya’nın katılımıyla yapılan göç zirvesinde Afrika’dan Avrupa’ya gelecek sığınmacıların başvurularının Çad ve Nijer’de yapılması kararı kamuoyuna açıklandı. 

Fransa Almanya, İtalya ve İspanya devlet başkanlarının yanı sıra AB Güvenlik ve Dış Politika Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini’nin de yer aldığı zirvede Çad Devlet Başkanı İdris Debi ve Nijerya Devlet Başkanı Mahamadu Issufu ile Libya Başbakanı Fayiz El Saraç Da hazır bulundu. Paris göç zirvesinin gündeminde yasa dışı göçü engellemek ve göçü kontrol altına almak bulunuyordu. Mini zirve sonrasında yapılan açıklamada, Avrupa ve Afrika’daki transit ülkeler arasında insan kaçakçıları ile mücadelede işbirliğinin artırılmasına karar verildi. Buna göre artık Afrika’dan AB’ye gelmek isteyen sığınmacılar gelecekte Çad ve Nijer’de başvuru sürecini başlatabilecek. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) standartları çerçevesinde yapılacak başvurulara ilişkin kararın UNHCR tarafından verilmesi öngörülüyor. Sığınma başvurusu kabul edilmeyenler ise tekrar ülkelerine gönderilecek!  


Nijer ve Çad’da tampon bölge

Göç krizinin giderek derinleştiği ve AB ülkelerinin yerel politikalarının yanı sıra AB kriterlerinin de göçe engel olmadığı bir dönemde Akdeniz’de ‘ölümleri durdurma’ adına, Avrupa’nın kapılarını Afrikalı göçmenlere Nijer ve Çad üzerinde oluşturulan tampon bölgeyle kapatmasının göç konusunda ne kadar etkili olup olmayacağı ise meçhul. Çünkü Avrupa sadece Afrika değil Uzakdoğu, Asya ve özellikle Ortadoğu’dan son yıllarda yoğun göç alıyor. Geçtiğimiz yıllarda Suriye’den akın eden göçü durdurmak için Türkiye’ye yüklü miktarlarda para aktaran Avrupa bu kez Afrika göçünü durdurmak için tampon bölgeler oluşturuyor. Bu yöntemin etkili olması durumunda benzer bir tampon bölge oluşturma planı diğer ülkelerden gelen göç için devreye sokulacak. 


6 ayda 2 bin 397 göçmen öldü!

Sadece Avrupa’ya gelmek için Akdeniz’de 2017 yılının başından bu yana 2 bin 397 sığınmacı yaşamını yitirdi. Akdeniz’e komşu birçok AB üyesi ülke, İtalya dışında göçmenlere sınırlarını kapatırken, göçmenlere limanların açılması için İtalya ve Fransa arasında geçtiğimiz aylarda restleşmeler yaşanmıştı. Fransa başta olmak üzere AB ülkelerinin yıllık göçmen kotasına uymadığı, gelen göçmenlerin ise en insanlık dışı koşullarda yaşadığı ve göç krizi nedeniyle hem sınır güvenliği konusunda giderek sert önlemlerin alındığı, Avrupa içi serbest dolaşım hakkının dahi kaldırılmasının gündemleştiği bir süreçte AB göç politikasında daha köklü bir politika değişimine gidiyor.


10 binden fazla çocuk kayıp

AB ülkeleri son yüzyılın ekonomik ve sosyal olarak göçmenler için en cazip ülkeleri arasındaydı. Bu süreklileşen umut kapısı, artık bir cazibe ve ekonomik refah beklentisini karşılayan alan olmaktan çok son yıllarda yaşanan savaş ve yıkımların ardından bir nevi ölmemek için yeni bir yaşam alanı olarak seçenek haline geldi. Özellikle son yıllarda ani göç dalgaları giderek yoğunlaştı. Afrika kıtasındaki kabile savaşları, iç çatışmalar, Suriye savaşı nedeniyle yaşanan yoğun göç dalgası karşısında Avrupa’nın liberal özgürlükçü ve hoşgörülü göç politikası bütünüyle çöktü. 

Suriye savaşının başladığı günden bu güne resmi kayıtlara göre 6 bin 345 göçmen Akdeniz’de can verdi. Avrupa ülkeleri arasında geçişlerde ve ağır yaşam koşulları nedeniyle yaşamını yitirenlerin sayısı bin 450 olarak tanımlanırken, toplamda 10 binin üzerinde göçmen çocuğun akıbeti ise bilinmiyor. Sadece Fransa’nın Calais kenti yakınlarında İngiltere’ye geçmek için ormanlık alanda göçmenlerin kendilerinin oluşturduğu barakalara geçtiğimiz bahar aylarında polisin yaptığı müdahale sırasında 190 çocuk kayboldu. Akıbetleri konusunda ise yetkili kurumlardan şu ana kadar herhangi bir açıklama yapılmazken, aynı durumun Almanya, Bulgaristan, Romanya gibi ülkelerde de yaşandığı Uluslararası Af Örgütü göç raporlarına yansıyor. 


Uluslararası sözleşmeler yok sayılıyor

Dünyaya her fırsatta özgürlükçü bir imaj çizen AB ülkelerinin göç ve göçmenler karşısında her yönüyle daha insancıl politikalar yürütmesi beklenirken, aksine AB ülkelerinin tamamında uluslararası sözleşmeler göçmenler söz konusu olduğunda bütünüyle devre dışı kalıyor. Bırakın göçmenlerin; sığınma taleplerini ve barınma olanaklarının karşılanması, işkencenin dahi devreye girdiği -Fransa’da yapılan uygulamalar düşünüldüğünde- bir AB göç tablosu karşımızda duruyor.  

Sığınma bürolarının önlerinde oluşan uzun kuyruklar, köprü altlarını dolduran göçmenler, ormanlık alanlarda oluşan barakalar, denizlerde batan ya da batırılan botlar, İngiltere ve Fransa arasında olduğu gibi ülkeler arasına örülen büyük duvarlar, Türkiye örneğinde olduğu gibi ödenen milyon eurolar sarmalıyla AB göç politikasının iflasının fotoğrafını oluşturuyor. Oysa Avrupa 2’inci Dünya Savaşı‘ndan bu yana sürekli göç alan bir kıta. Durum böyle olunca Avrupa’nın köklü bir göç altyapısının olması bekleniyor ama durum düşünüldüğü gibi değil!


İlk misafirlik!

Almanya, Fransa, Belçika, İngiltere, Hollanda bütün bu ülkeler özellikle 2’inci Dünya Savaşı sonrası genç nüfusun savaşta kaybedilmesi nedeniyle Türkiye, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan ”misafir işçi” olarak tanımlanan geçici olarak işçi alımına başlıyor. O dönem oluşan istihdam krizini önlemek için göçmen işçiler Avrupa’nın yeniden inşasının aracı yapılıyor. Bu işçi alımı 1970’lere kadar bir sistematik içerisinde devam ederken, OPEC petrol ambargosunun uygulandığı 70’li yıllarda kesintiye uğruyor. Yaşanan kriz nedeniyle oluşan işsizliğin kaynağı işte ilk olarak o tarihlerde göçmenler olarak görülmeye başlanıyor. Göç karşıtı politikaların yoğunlaştığı bu dönemin devamında 1980’li yıllarda yasa dışı göç ve aile birleşimi gibi süreçler devreye giriyor.


90’larda göç hızlanıyor

AB ülkelerinde  iş gücü piyasasında vasıfsız iş gücü boşluğunu dolduran göçmenlere dönük engelleyici yasalar ilk olarak 1980 yılından sonra hız kazanıyor. Var olan göçmenlerin kayıt altına alındığı bu yıllarda yasa dışı göç bir nebzede olsa kontrol altına alınmış 1990’lı yıllara gelindiğinde yine özellikle Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla göç hareketliliği hızlanıyor. Avrupa ülkelerine göçmen taşıyan şebekelerin yoğunlaşması ve kaçak göçün uluslararası bir kazanç alanına dönüşmesi 90’lı yıllarda bir sistematik kazanıyor. 

Avrupa’ya doğru göç hareketliliği 2’inci Dünya Savaşından bu yana sürekli yaşanmış ama bu aynı zamanda AB üye ülkelerinin iş gücü ihtiyacını da karşıladığı için son yıllara kadar AB ülkeleri için büyük bir krize dönüşmemiştir. Hatta belli kotalar ve yasal düzenlemeler çerçevesinde göçmenler için ikamet ve istihdam kolaylığı sağlayıcı yasal düzenlemeleri AB ülkeleri için hep söz konusu olmuştur. 


AB yasalarına paralel yerel sopalar

AB üye ülkeleri kendi içerisinde özellikle son 5 yıl içerisinde iltica, sığınma ve göçmenlerin sosyal haklarına dair sayısız değişikliğe gitti. Örneğin; Fransa, yaptığı yeni yasal düzenlemelerle göçmen alımını minimuma çekerken, göçmenlerin ülke içerisindeki konumunu belirleme hem de yaptığı yasal düzenlemelerdeki bazı boşlukları bütünüyle devre dışı bırakmak için yeni bir yasa üzerinde meclis alt komisyonlarında şuan tartışıyor. Önümüzdeki günlerde yeni bir göçmen yasası gündeme gelecek. Hem göçmen alımını daha fazla sınırlamayı hesaplayan Fransa hem de mevcut göçmenlerin mevcut konumunu geriye götürecek yeni düzenlemeler getirmeyi planlıyor. 


Her yolu denediler

Fransa örneğinde olduğu gibi AB’nin tamamında son yıllarda göç ve iltica politikası iki temel üzerinden yürüyor. Birincisi ülkeler bazında göçmenlerin sayısını sınırlandırmak ve kabul şartlarını ağırlaştırmak. Bunun için gelen göçmenlere barınma olanakları ve sosyal haklar sağlamamak, polis şiddeti, giriş yaptığı ilk ülkeye geri gönderme gibi yöntemler eşlik ederken; ikinci olarak da entegre edilmiş ve koordine edilmiş bir Avrupa göç ve iltica politikası (sınır kontrolleri, AB sınır ortak polisi gibi yeni uygulamalar bu sürecin bir parçası olarak işliyor). AB üye devletleri bu iki politikayı son yıllarda eş güdümlü olarak yürütseler de istedikleri sonuçları elde edemediler. Çünkü dünyanın birçok noktasında savaş, yıkım, doğal afet, ekonomik kriz gibi nedenlerle göç dalgası giderek yoğunlaşmaya devam ediyor. 


Komşu ülke stratejisi

Göç dalgalarının giderek yoğunlaşmasını, Ortadoğu’da yaşanan çatışmalar ve savaş halinin ardından gelen göçü Akdeniz’de batırılan botlarla AB sınırlayamadı. Bu nedenle göç sorunu gidilen ülkede değil kaynağından çözme politikası yürütülmeye başlandı. Özellikle 2014 yılından itibaren AB göçe kaynaklık eden ülkelere yakın komşu ülkelerdeki göçmenlerin Avrupa’ya akışını durdurmanın yöntemlerini aramaya başladı. Örneğin büyük göç dalgasının kaynağı olan Suriye’ye komşu Türkiye’ye milyon eurolar aktararak Türkiye ile göç üzerinden anlaşmaya gitti. AB’nin bölgesel çıkarları, Suriye ve Ortadoğu pazarından pay yarışındaki emelleri ve Erdoğan ile göçü sınırlamak üzere girdikleri anlaşmalar, bölgede sürekli değişen dengeler ve pazarlıklar AB’nin bu anlamdaki hesaplarını sekteye uğrattı. Türkiye’ye ödedikleri bedele karşın Türkiye üzerinden yaşanan göç akını bir süre sınırlansa da geçtiğimiz yıldan itibaren yeniden hızlanarak devam ediyor. 


Krizle orantılı sert politikalar

AB üyesi ülkeler bugüne kadar göç konusunda uyguladığı yöntemlerle yaşanan göç dalgasının önünde engel olamayınca bugüne kadar uyguladığı göç politikasında köklü değişimlere gitmek için kolları sıvadı. Göç ve göçmen politikasında yaşanan bu sertleşmelerin AB üye ülkelerinde neo-liberal kapitalizmin derinleşen kriziyle orantılı olarak geliştiğini de unutmamakta fayda var. Bir taraftan ülkeler bazında hem göçmen alımını sınırlandırma, diğer taraftan var olan göçmenlerin ülkelerine gönderilmelerinin önünü açan yasal düzenlemeler, son olarak da özellikle Afrika’dan gelen göçün Nijer ve Çad’da tamponlanması gündeme geldi. 


Ötekileştirme politikası hız kazandı

Gelen göç akınını durdurmaya dönük politikalar hız kazanırken, Avrupa’nın birçok ülkesinde göçmen karşıtı politikalarla paralel olarak aşırı sağ fikirler yükselişe geçti. İşsizliğin ve krizin faturası ve nedeni göçmenlere mal edilirken, ötekileştirme siyaseti hız kazandı. Dışlanma, ayrımcılık, eğitim ve barınma taleplerinin kalitesinin düşmesi, sınır dışı kararlarının hızlanması, vatandaşlık haklarının verilmemesi, işsizlik ve sosyal yardımlarda kısıtlamalar, merkezi kent yapılarının dışına itilme, kaçak çalışmaya dair daha sıkı tedbirler, daha etkili sınır dışı etme prosedürleri, aile bileşiminde zorlaştırıcı prosedürler, oturma izinlerinin uzatılma süreçlerinde zorluklar, yabancı düşmanlığını körükleyici politikalar gibi yasalar ve yönetmeliklerle daha kalıcı hal almaya başladı. 


19 milyon suskun

Avrupa Göç Komisyonu’nun 2016 verilerine göre Avrupa’da 19 milyon göçmen bulunuyor. Almanya, Fransa ve İsveç’in toplam nüfusunun yüzde 7’sini göçmenler oluşturuyor. Avrupa çapında 19 milyon kayıtlı ve buna kayıt dışı göçmenleri de eklersek neredeyse 20 milyon göçmenin yaşadığı düşünüldüğünde göçe ve göçmenlere dönük politikalarda bu kadar köklü değişimlerin olduğu bir dönemde göçmenler nasıl bir karşı koyuş gerçekleştiriyor ya da gerçekleştiriyor mu sorusunu sormakta fayda var! 

Örneğin Fransa’da 80 milyon nüfusun yüzde 7’si göçmen. Asya, Afrika, Ortadoğu ve dünyanın birçok noktasından göçmen uzun yıllardır Fransa’da yaşıyor. Göç ve göçmenlik konusunda son yıllarda yaşanan köklü değişimlere karşın Fransız solunun bir kısmı dışında mevcut politikalara ses çıkaran bulunmuyor. Bütün bu halklara ait dernek ve çeşitli biçimlerde örgütlenmeler bulunmasına karşın, göçmenlere ilişkin yasal değişimler söz konusu olduğunda bir tepki yükselmiyor. Bu örgütlenmelerin faaliyetleri çeşitli kültürel ve inanç ritüellerinin ötesine geçmediği gibi kendilerini ilgilendiren süreçlerle ilgili sokağa çıkan Fransızların yanında dahi yer almıyorlar. 


Hak bilinci yok! 

Fransa dışındaki ülkelerde de durum pek farklı görünmüyor. Göçmen işçilerin bir kısmı uygulanan entegrasyonla birlikte kendisini göçmen olarak görmezken, büyük bir kısmı da hak bilincinden uzak. Yaşanan yasal değişimlerin bile farkında olmayan milyonları önümüzdeki günlerde, kendi hakları için yerel halklarla birlikte bir mücadele geliştirmediği sürece kapitalizmin derinleşen kriziyle birlikte daha ağır süreçler bekliyor. 

Bugün Afrika’da başta AB üyesi kapitalist ülkelerin yaratmış olduğu yıkım ve körüklediği savaşlardan kaçanları Nijer ve Çad’da tampon bölgelerde toplamaya çalışan anlaşmalara karşı çıkmayan Avrupa’daki göçmenler, yarın toplu gidişlerin önü açılarak ülkelerine geri gönderildiklerinde seslerini duyan olmayacak!


Göçü engelleyici düzenlemeler


AB ülkelerinde özellikle son yıllarda yaşanan ekonomik krizle birlikte göçmen sorununa yaklaşımda değişti. Ülkeler bazında yaşanan yasal değişimler ve düzenlemelerin yanı sıra AB ülkelerinin bütününü bağlayıcı hem iç göçü hem de dış göçü kontrol altında tutacak düzenlemeler son yıllarda hız kazandı. AB göç politikasını derinden etkileyen anlaşmalar ise; Schengen Anlaşması: 1985 ve 1999 Serbest Dolaşım İlkesi, Dublin Konvansiyonu: 1990 Sığınmacıların Statüsü, Maastricht Antlaşması: 1993 Üç Sütunlu Yapıda Göç Politikası (adalet ve içişleri, sığınma politikası ve göç politikası), Amsterdam Antlaşması: 1997 Maastricht Sonrası Düzenlemeler, Tampere Zirvesi: 1999 Göçmen Akışının İdaresi, Temel Haklar Şartı: 2000 ve 2009 Medeni, Siyasi, Ekonomik ve Sosyal Haklar, Seville Zirvesi: 2002 AB Göç Politikasının Kaynak ve Transit Ülkelere Genişletilmesi, Nice Antlaşması: 2011 Göç Alanında da Nitelikli Oy Çoğunluğu, Avrupa Anayasası Antlaşması: 2004 Ortak Göç Politikaları, Avrupa Göç ve Mülteci Paktı: 2008 Avrupa için Ortak Göç Politikası,Hague ve Stockholm Programı: 2004 ve 2009 Geleceğe Yönelik Adımlar, Lizbon Antlaşması: 2009 Gelinen Son Nokta (dış sınır denetimleri, iltica, göç, suçun önlenmesi, serbest dolaşım, iç sınırların olmadığı bir özgürlük ve güvenlik alanı sunumu) şeklinde 90’lı yıllardan günümüze hem iç göçü hem de dış göçü sınırlamak amacıyla imzalandı.


Kaynaklar: 

Sutherland Peter (2016), A Beter Year For Migrants, Project 

European Commission-2016; Europea Economic Forecast.

Davis Andew; Multi-nation buildin

Değirmenci Gamze; Avrupa Birliği Göç Politikası Kapsamında Fransa’nın Göç Politikası, İstanbul Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2011



512

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA