‘Esat Oktay’ı az uyku, az yemekle besledim’

Türkiye’de gösterime giremeyen Diyarbakır Zindan Direnişi’ni anlatan 14 filmi 10 Eylül’de Duhok Festivali’nde Kürt Filmleri kategorisinde yarışacak.

02 Eylül 2017 Cumartesi | Dizi


Bircan Değirmenci / İSTANBUL


Hep merak etmişimdir… Malum; insan var olduğu müddetçe zulmeden ve zulme uğrayan taraf varlığını sürdürmüş. Belki de insanlık tarihiyle yaşıttır diyebiliriz. Ancak tarihsel sürece de baktığımızda; gerek dünya gerekse Türkiye tarihinde hep mağdur edilen, mezalime uğrayan taraf anlatılır. Onların hikayeleri bilinir, filmleri yapılır, kitapları yazılır. Zulmeden tarafa -belki nadiren olmuştur- ama pek rastlanılmaz. Misal; Dersim katliamındaki, Ermeni mezalimi sırasındaki askerler, Bosna’da binlerce insanı kurşuna dizenler, Denizlerin, Adnan Mendereslerin cellatları ya da 6-7 Eylül olaylarında dükkanları talan eden o güruh, cenneti kazanma uğruna Ermeni komşusunu boğazlamaktan imtina etmeyenler hiç konuşmuş mudur? 

Onlar da elbet hepimiz gibi etten, kemikten birer fani. Duyguları, zaafları, korkuları olan, yiyip içen, bir çocuğa baba olan, bir babanın çocuğu olan insanlar. Peki bizim duymaya bile tahammül edemediğimiz onca zulmü başka bir insana reva gördükten sonra gündelik hayatları nasıl devam ediyorlardı? Evlerine ekmek götürüp, oturdukları sofrada lokmaları boğazlarına dizilmeden nasıl yutabiliyorlardı? O kana bulanmış elleriyle nasıl okşuyorlardı çocuklarının başlarını? Kafalarını yastığa koyduklarında rahat uyuyorlar mıydı? Bir gölge gibi yıllarca peşlerini bırakmayan kurbanlarının silueti bölüyor muydu uykularını?

Bir insan hayatında belki de ilk kez gördüğü, hiçbir şey paylaşmadığı bir başkasına karşı nasıl bu kadar kin ve öfke duyarak, düşmanlık besleyebilirdi? Mağdur edilen taraf inandığı değerlere sığınarak, çocuklarına onurlu bir miras bıraktığını düşünürken, binlerce ananın ahını almış bu kişiler çocuklarına nasıl bir miras bıraktı? Belki de yakalarını bırakmayan vicdan ateşi birçoğunun hayatını cehenneme çevirmiştir, bilinmez. 

Bu kişilerden en tanınmış olanı Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’nin sorumlusu yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’dı. Akıl almaz işkencelerin baş aktörü olan Yıldıran yaptıklarının bedelini canıyla ödedi. Bildiğimiz kadarıyla o da hiç konuşmadı. Geçtiğimiz aylarda yönetmenliğini Haşim Aydemir’in yaptığı Diyarbakır direnişini anlatan 14 Temmuz filminde karşımıza çıktı. Oyuncu Bülent Keser güçlü bir performansla can verdi Yıldıran’a. Türkiye’de gösterime giremeyen film 10 Eylül’de Duhok Festivali’nde Kürt Filmleri kategorisinde yarışacak. Keser ile bu rolün sorumluluğunu, kendisinde yarattığı duyguyu ve filme ilişkin görüşlerini konuştuk.   


Tiyatro geçmişiniz de var, oyunculuğa nasıl başladınız?

Çocukluğumdan beri yapmak istediğim bir şeydi. Okul yıllarında başladım. Daha sonra profesyonel anlamda yapmam gerektiğine inandım. Annem çok destek oldu. İyi eğitmenlerden dersler aldım. Ayla Algan bunlardan biri. Ayla hocaya daha ilk tanıştığımızda elini öpüp, ‘Hocam siz bir bakın eğer benden iyi bir oyuncu çıkacağına inanırsanız ben bu yola baş koyacağım. Ama baktınız çok yoğrulması gerekiyor o zaman ben bir daha bu kursa gelmem’ dedim. Benden bir performans istedi. Ardından yanıma gelip, sırtımı sıvazlayarak, ‘Oğlum benim elim hep senin omzunda, yolun açık olsun. Çok güzel işler yapacaksın’ dedi. Sürekli bir arayış içinde, farklı kurumlardan farklı metotlarda eğitimler aldım. Sonrasında dizilerde rol aldım, karakter oyunculuğunu, farklı rollere bürünmeyi seviyorum.


12 Eylül’ün ardından Diyarbakır Cezaevi’nden yolu geçen herkesin gazabına uğradığı, yıllarca travmasından kurtulamadıkları işkencelerin mimarı olan Esat Oktay karakterini canlandırdınız. Bu rol için teklif aldığınızda ne hissettiniz?

Film için alternatif isimler arasında ben de varmışım. Yönetmen yardımcısı aradı. Senaryoyu okudum. Cezaevinde yaşanan olaylara ilişkin bilgim yüzeyseldi. Açıkçası kapsamlı olarak bilmiyordum. Bu hem bir keşif için hem de benim için iyi olacağını düşündüğümden heyecan verdi. Esat Oktay ön planda olan kötü bir karakterdi. Kötü karakteri oynamak riskli bir durum. Eğer başarılı olursanız akılda kalır. Başarısız olursanız silinir gider. Aslında bu işinizi nasıl yaptığınızla ilgili bir durum. Senaryoda karakterle ilgili birçok done vardı. Baskın olması, dominant bir karakter olması, herkese meydan okuması. Bu tarafları açıkçası içten içe benim hoşuma gitti. 


Rolü kabul ettikten sonra Diyarbakır Cezaevi’ne ve bu karaktere ilişkin bir araştırmanız oldu mu? 

Senaryoyu okuduktan sonra aslında sadece tanışmak için Diyarbakır’a gittim. Henüz kesinleşmediği için Esat’la ve Diyarbakır Cezaevi ile ilgili çok fazla bir araştırmaya girmemiştim. Orada yapımcı ve yönetmenle bu işin profesyonel şartlarıyla ilgili anlaştık. İstanbul’a döndüm. Bu konuda bana yardımcı olabilecek ağabeylerime danıştım. Onlar da bana okumam gereken materyalleri önerdiler. Onları okudum. İnternetten araştırmalar yapıp, bilgi edindim. Açıkçası bu film için sözleşmeyi imzaladığımda ‘bu film benim filmim ve bunu en iyi şekilde yapacağım’ dedim. Yani bunu orada Kürt kökenli bir arkadaşımız ya da aynı zulme maruz kalmış başka bir insan da sahiplenebilir. Ya da oradaki karakterlerden birini idol almış, hayatının sonuna kadar kalbinde yaşatacak, kitaplar okumuş, etkilenmiş, öyle hazırlanmış oyuncular yine aynı şekilde.


Biz hep mağdur edilenlerin hikayelerini dinledik. Ama işkencecilerin ne hissettiklerini, hayata nasıl dokunduklarını bilemedik. O nedenle böyle bir karakteri oynamanın zorluğunu yaşamışsınızdır. Sonuçta binlerce insanda nefret uyandırmış bir adam. Ağır bir sorumluluk olsa gerek. Bu ruh halini nasıl yansıtmaya çalıştınız, kendinizi onun yerine nasıl koydunuz?

Burada avantaj ve dezavantajlarımı ortaya koydum. Kurmaca bir karakter olmadığı için bu bir dezavantajdı. Gerçekten yaşamış biri. Sete gittiğimizde danışmanlar, Esat Oktay’ı görüp tanıyanlar başka bir şey anlatıyor. Onları dinledikçe başka bir şey yüklüyorsun karaktere. Onları dinlemesem belki hemen bir şey çıkartırdım ortaya, onun üzerinden giderdik. Ama ister istemez hep bir etki var. ‘Onun gibi yapsın, onun gibi yürüsün’ gibi bir talep var. Bu, bir taraftan baktığınızda bazı oyunculuk eğitmenlerinin doğru bulmadığı bazılarının ise doğru bulduğu bir yöntem. Ben de burada net biçimde nasıl bir şey yapacağımı düşündüm. Sonra dezavantajlarımı toplayıp bir avantaja çevirdim. Bunu söylemek biraz zor ama orada olumsuz giden bir şeyden bile kendi lehime öfke çıkartmaya çalıştım. 

Şartlar bu filme seçilmemden itibaren hep benim lehime oldu. İlk gün uçak çok geç saatte indi. Sabah saat 7’de set başlayacak. Saçlarımın boyanması gerekiyor. Hayatımda ilk defa saçlarım boyandı, bu yüzden çok gerildim. Hiç uyumadım ve ben o gün hiç yemek yemedim. Çünkü acıktığım zaman kan şekerim düştüğü için benim en sinirli halim ortaya çıkar. Bu hepimiz de olan bir şey ama ben bu gerginliği bile avantaja çevirdim. İlk çektiğimiz sahnede kadınlar koğuşunda Sakine Cansız karakterini oynayan arkadaşımızın tokat sahnesi var. Çok sert bir sahne ve ilk gün olduğu için ister istemez geriliyorsunuz. Aslında benim çıkarttığım öfke her şeydi. İçinde kaldığım durum, fizyolojik olarak vücudumun bana verdiği tepkilerin hepsini o ilk sahnede çıkarttık. 


Film boyunca bu karakterle nasıl yaşadınız, onu nasıl beslediniz?

Kötü bir karakteri iyi oynayabilmek için kendimi fazlasıyla zorlamam gerekiyordu. Süreç çok kısaydı ama bir yandan da çok uzundu. Kalabalık bir platoydu ve çekim sırasında fiziki şartlar epeyce zordu. O adamın bu tip durumlardan mazoşist bir şekilde zevk alışını düşündüm. Az uyku, az yemekle gererek, besledim karakteri. Tabiri caizse hep geriye attığımız o içimizdeki canavarı ortaya çıkartmaya çalıştım. 

O adamla yaşadım. Örneğin kostümü otele giderken yanıma aldım. Kostüm hep odamda gözümün önünde kaldı. Götürüp getirdim, taşıdım. Çünkü onunla yaşamam gerekiyordu. Filmin içerisinde Esat’ın ailesiyle geçirdiği kısa bir kesit var. Çocukları var. Bu da aslında normal bir insan olduğunu gösteriyor. Ailesi olan, belki bayramlarda çocuklarına yeni kıyafetler alan, eşini seven belki hiç kırmamış bir adam, bilemiyorum, belki de sadist bir adam. Ama sadece sisteme çalışan bir insan olduğundan bu işi sevmekle de sadistliğini ortaya koyuyor. O yüzden karakter biraz da böyle yılışık bir adama da dönüyor. 


Birçok karede direkt seyirciye bakan, gözü seğiren, gergin yüzlü bir adam olarak gözüktünüz. Bunu yapmaktaki amacınız seyirciyle bağ kurmak mıydı? 

Teknik bir durumdu. Yönetmenin isteği seyirciye oynamak, seyirciyi direkt kameranın içine almaktı. Ben on yıldır bu işi yapıyorum. Çok nadir zamanlarda bu tür şeyler oldu. Dizilerde çok kullanılmıyor ama sinemanın dilinden ve yönetmenin de takdirinden ötürü böyle bir şeyi denedik. Seyirciyle bağlantı kurmak için. Hatta Kemal Pir’le olan sahnede ben kendimi izlerken ürperdim. Orada da kameraya bakıyordum. Oysa genelde objektifin hep sağına, soluna bakarız. Ama konuştuğum sahnelerde, mesela giriş sahnesinde daha ikinci dakikada seyirciye baktık. Bunun, filmi izleyenlerin ‘bakışlarından çok ürktük’ gibi tepkisinden de seyirciyle örtüştüğünü anladık. 


Filme o süreci bizzat yaşayan insanlar danışmanlık yaptılar. Karşılarında onlara işkence eden bir adamın yansıması duruyor. Onlarla nasıl bir ilişki kurdunuz?

Danışmanlar 60 yaşlarında, o dönemi birebir yaşamış, duygusal insanlar. Durumun hassasiyetinden ötürü ister istemez etkileniyorsun. Ağır şeyler yaşanmış ve bunun kurmaca filmle de olsa doğru aktarılmasını istiyorlar. Danışmanları da kırmadan ‘Biz bir robot yapmayacağız. Ben de bir insanım, bunu yorumlayacağım. Bu adamı anlatmaya çalışacağım, insanlar bu adamdan nefret edecekler. Belki birebir olmaz. Bunu sadece siz biliyorsunuz ama önemli olan bilmeyen, bunu görmemiş insanlar bundan etkilenirse o zaman işimizi iyi yapmış olacağız. Bana güvenin’ dedim.


Filmi izlerken kendinizi nasıl buldunuz? 

Ben elimden geldiğince sahnelere iyi hazırlandığımı düşünüyorum ama kendimi izlerken eleştirdiğim noktalar da oldu. En önemlisi görsel olarak çok çirkin gördüm kendimi. İster istemez kendinizi izlediğinizde yorumlamak biraz güç oluyor. O yüzden insanların geri dönüşleri benim için çok daha kıymetli. Beni biraz daha ileri götürmesi açısından hep eleştiri duymak istiyordum. Ama seyirciden gelen olumlu tepki elimden geldiğince iyi yaptığımı düşündürttü. Kitapta okuyup kafasında kuranların, o adamı yakından tanıyanların en azından benim yüzümle onların karşısına çıkacakmış gibi olması önemliydi benim için. Onlar da böyle ifade etti zaten. Bu anlamda iyi bir şey yaptığımı düşünüyorum.


Oynamak istediğiniz, hayalini kurduğunuz herhangi bir karakter var mı? 

Ben dram oynamak isterim. İnsanları ağlatacak, aşk mağduru olabilir, hayat mağduru olabilir. Daha çok duygusal karakter oynamak isterim. Belirli olarak şunu isterim diye bir şey yok, hepsini oynamak isterim. Gerçek yaptığımız sürece hepsi benim için aynı mesafede.

Esat dediğimiz karaktere gelirsek. 82 Anayasası herkesin, her kesimin problem yaşadığı bir anayasaydı. O dönemde Diyarbakır’da cezaevinde yatan insanlar bununla ilgili acı çekmişler. Kimden dolayı bu adamdan dolayı. Bu adam neden orada. Onu oraya getiren bir sistem var. Bu sistemin başındaki Kenan Evren öldüğünde cenazesine kimse gitmedi. 

Oysa ki kültürel olarak çok zengin bir ülkedeyiz. Yedi bölgeniz varsa kendi içinde kaç tane halk oyunu ekibi var. İlçedekiyle ildeki bile değişiyor. O kadar zengin motifleri var. Mezopotamya dediğimiz inanılmaz güzellikleri olan bir yer var. Karadeniz’de, İç Anadolu’da farklı kültürler var. Niye Karadeniz’deki dağlarda, oranın şivesiyle güldürerek, ağlatarak, işler yapmayalım. Çok zengin bir ülke ama maalesef o dönemin kalıntıları devam ettikçe insanlar üzülmüşler. Yani insanlık onuru ayaklar altına alınmış, işkenceler yapılmış. İşkencelerin zaten çoğuna değinmedik, bazı yerlerde metafor olarak gösterdik. Neden yani bu işkence? Adalet varsa yargılanır, cezasını çeker. Bu da sadece hapis cezasıdır. 


Nasıl bir deneyim oldu sizin için?

Çekimler Diyarbakır’da kurulan bir platoda oldu. Zor, güzel ve heyecanlı bir deneyimdi benim için. Hem şehri tanımak, hem oradaki insanlarla tanışmak, sohbet etmek açısından önemli bir deneyimdi.


Filmin galasına katıldığınızda izleyiciden nasıl bir tepki aldınız? Malum kötü karakterler zaman zaman Erol Taş örneğinde olduğu gibi izleyicinin saldırısına da uğrayabiliyor. 

Düsseldorf’taki ilk özel gösterime gittim. Filminiz bitiyor ve Türkiye’de değil yurtdışında gösterimi oluyor. İlk kez Almanya’ya gidiyordum ve benim için önemli bir sinemacı olan Fatih Akın’ın ‘Sinema Benim Memleketim’ kitabında geçen Ufa Palast adlı sinemada gala yapılıyordu. Bu da benim için ayrı bir heyecandı. Tepkiler gelebilir diye bekledim. Aksine filmin ardından o dönemin bizzat tanığı olan kişiler gelip elimi sıkı sıkı tutup ‘Bizi o günlere götürdün, biz şunları yaşadık, senden nefret ettik’ gibi duygularını dile getirdi.  

Paris’teki gösterime de gittim. Boynuma sarılıp ‘Okuduğumuz karakteri gözümüzün önüne getirdin’ diyerek ağlayanlar oldu. Benim de izlerken etkilendiğim, tüylerimin ürperdiği sahneler vardı. 


Siyasetteki öfkenin dili sanata da sirayet ediyor. Sanatçılar projelerini özgürce ortaya koyamıyor. Ne yazık ki filmi Türkiye’de izleyemiyoruz. Buna ilişkin ne söylemek istersiniz?

Türkiye yaşamsal olarak çok mevsimli bir yer. Süreç o kadar hızlı değişiyor ki. Bir de baktınız bir gün olur İstanbul’da, Diyarbakır’da galalar yapılır, hiç belli olmaz. Film sadece Avrupa’da gösterildi. Ben isterdim ki burada, annem de izlesin. Film bugün Türkiye’de gösterilse belki başka şeyler de konuşacaktık. Bizi yöneten insanlar bence kalbini sadece sevgiyle doldursa bu olaylar çözülecek. Öfkeyle hiçbir şey hallolmuyor hatta daha geriye doğru gidiyor. İnsanlara daha çok sevgiyle yaklaşmalı. Bu ülkeden Mevlana, Hacı Bektaş, Fuzuli, Neşet Ertaş, Aşık Veysel gibi sözlerinde, türkülerinde sevgi olan, bu hamurla yoğrulmuş insanlar çıkmış. Bunu hangi dilde yaparsa yapsın hep sevgiden bahsetmişler. Tamamen sevgi hakim olduğunda bu durumlar bitecek. Sadece filmlerde bu karakterler yaşasın. Günlük hayatta yaşamasın. Esat Oktay sadece filmde olsun ve son örneği olsun. 


954

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA