Merkel samimiyetini göstermeli

“Alman halkı bir konu hakkında herkesin hemfikir olduğu bir kitle değil. Fakat şuna inanıyorum ki Alman halkının bilincinde şu net olarak oluşmuştur; Erdoğan hükümeti insan düşmanıdır, Kürt hareketi olumlu bir aktördür. Günümüzde artık sol hareketler için Kürt Hareketi yeni bir yaşam umudu olarak görülmektedir.“

08 Ağustos 2017 Salı | Dünya


NİHAL BAYRAM


AKP hükümeti ve Erdoğan’ın tüm pervasızlığına rağmen suskun kalan Merkel hükümetinin son dönemlerde sertleşen Türkiye açıklamalarını „gecikmiş“ olarak değerlendiren Hamburg Eyaleti Sol Parti Milletvekili Martin Dolzer, „Eğer federal hükümet Türkiye politikasını samimi olarak değiştirmek istiyorsa, bununla ilgili köklü bir değişime gitmelidir“ dedi. Erdoğan politikalarında Almanya’nın on yıllar boyunca Türk hükümetlerine ve onların uyguladığı PKK ve Kürtlerin kriminalize edilmesine sorgusuz, sualsiz destek vermesinin önemli bir rol oynadığını belirten Dolzer, „Merkel hükümeti, bazı kısa vadeli stratejik düşünceler hariç, kendine özgü bir Türkiye ve Ortadoğu politikası oluşturmadı. Bundan dolayı Merkel hükümetinin, Erdoğan’ı bugüne getiren 15 yıllık süreçte büyük bir rolü vardır“ tepkisini dile getirdi. „Merkel’in açıkta görünen plansızlığı Erdoğan’ın provokatif agresifliğini güçlendirmektedir“ diyen Dolzer, „PKK yasağının kaldırılması ile ve tüm siyasi tutsakların serbest bırakılması talepleri ile federal hükümet kesinlikle olumlu bir sinyal verebilir ve böylece Türkiye’de farklı bir gelişme yaşanmasına yönelik özgüvenli bir duruş sergilemiş olur“ çağrısında bulundu. 

Sol Parti Hamburg Eyalet Parlamentosu Milletvekili Martin Dolzer ile Türkiye-Almanya arasında giderek büyüyen krize ilişkin gazetemizin sorularını yanıtladı. 


Merkel hükümetinin desteğini her zaman yanında bulan Erdoğan ile federal hükümetin ilişkilerinde bir gerilim dışa vuruyor. Siz bu gerginliği nasıl okuyorsunuz? 

Böylesi bir gelişmeyi her zaman tarihi çerçevede ele almak gerekiyor. Örneğin Sol Parti, uzun süredir Türkiye ile ortak askeri ve güvenlik siyasetinin sona ermesini ve Türkiye’ye insan haklarını koruması için baskı uygulanmasını talep ediyor. Askerler, Cizre bodrumlarında insanları yaktıklarında, Türk devlet güçleri Kürt illerinde şehirleri tümden panzerler ve ağır silahlar ile yerle bir ettiğinde, keskin nişancılar aralarında çok sayıda çocuk da olan sivilleri katlettiklerinde, insanlara işkence edildiğinde, insanlar katledildiğinde, Türkiye DAİŞ’e silah göndermeye başladığında veya uluslararası hukuka aykırı olarak Kandil’e bomba yağdırdığında ve Rojava’daki şehirlere saldırdığında federal hükümet suskun kaldı. 

Erdoğan, 2015 yılında Antalya’daki G20 zirvesinde kendisini teröre karşı en üst savaşçı göstererek şov yaptı, federal hükümet ise ağır savaş suçları ve sistematik insan hakları ihlallerine rağmen eleştiri yapmadan Türkiye’yle ortaklaştı. Seçimler ve referandumlar öncesi Angela Merkel düzenli bir şekilde kamuoyunu etkileyerek Erdoğan’ı ziyaret etmişti. Türkiye ile yapılan bu silah kardeşliği uzun bir zamandır sıkıca sürdürülmekte. Eğer federal hükümet şimdi gerçekten farklı düşünmeye başlar ise, bunu kesinlikle sevinçle karşılarım. Bu çok uzun zaman önce atılması gereken bir adımdır.


Ekonomik, siyasi alan, askeri işbirliği gibi konularda Merkel hükümetinin Türkiye’ye dönük yaptırımları devreye koymasını bekliyor musunuz? Yoksa bu gerginlik, yaklaşan 24 Eylül seçimlerinde Merkel’in sadece kamuoyu beklentilerine karşı bir göz boyama mıdır?

Eğer federal hükümet Türkiye politikasını samimi olarak değiştirmek istiyorsa, bununla ilgili köklü bir değişime gitmelidir. Alman hükümeti siyasetinin merkezine, jeostratejik, askeri ve ekonomik çıkar ilişkileri yerine insan haklarını ve bölgedeki halklara saygıyı esas olan bir politikayı merkezine almalıdır. Bu da şu anlama gelecektir; Erdoğan ile yürütülen ilişkiyi gerçek anlamda bitirecek ve Suriye ile Ortadoğu’da yürüttüğü neo-kolonyal politikalardan vazgeçecektir. Bu aynı zaman da şu anlama da gelecektir, Almanya PYD, PJAK ve PKK ile diyaloga girmek için çaba gösterecek, çünkü şu an bu güçler Ortadoğu’da barış, demokrasi, cinsiyetler arası eşitlik ve bütün etnik ve dinlere mensup insanların bir arada yaşaması için mücadele eden güçlerdir. Bu diyalogun olması için de Almanya, Rojava’daki özerklik yapılarını tanımalı, desteklemeli ve barış sürecine dahil edilmesi için çaba sarfetmelidir. 

Alman federal devletinin bu yönde bir ilgisinin olup olmadığını zaman gösterecek. Bunun için Almanya’nın bütün politikacıları Abdullah Öcalan da dahil serbest bırakılması, Erdoğan hükümetinin, Kürt halkına ve Türkiye’deki diğer halklara karşı uyguladığı yok etme planını bitirmesi, muhaliflere yaptığı baskıyı ve DAİŞ ile El-Nusra’ya verdiği desteği sonlandırması için Türk devletine baski uygulamalıdır. Bu yönde bir politika uygulanmadan, sadece küçük yaptırımları esas alan bir ilişki, seçim taktiklerine hizmet eden bir tiyatrodan başka bir şey olamaz. 

Alman hükümetinin Türkiye politikası ile ilgili esas olarak hangi yolu seçeceği federal seçimlerden sonra ortaya çıkacaktır. AB dış politikasını her geçen gün daha agresif bir yöne çeken, kendisini dünya gücü olarak gören kapitalist Alman hükümeti, korkarım ki, Kürt Hareketi gibi öz gücüne güvenen bir güç ile ancak iki durumda taktikleri aşan bir ilişki gerçekleştirebilir; birincisi toplumsal baskıdan dolayı kendini bu ortaklıklığa mecbur hissetmesi ikincisi ise Kürt hareketi ile ortaklaşmanın getireceği stratejik yararlar.  

Fakat şu da olabilir: Erdoğan artık federal hükümet tarafından tüm gerçekliği ile olduğu gibi tanınmıştır. Ki Erdoğan gerçekte, neo-liberal denge parçaları ile gerici feodal-İslamcı dünya görüşü olan, agresif neo-Osmanlı bir projeyi takip eden ve NATO ortağı olarak bile dünya üzerinde istikrar için tehlike arz eden otokratik bir diktatördür.

Yani böyle tanınıyor ise artık şu da gerçekleşebilir: Erdoğan yakında federal hükümet tarafından vazgeçilecek biridir çünkü artık çok büyük bir risk olarak görünmektedir.


Eğer öyle ise Kürtler müttefik olarak görülürler mi ya da  Demokratik Konfederalizm gibi neo-kolonyal ilgileri reddeden toplum modeli hedefleyen bir gücün kalkınmasına yardım eder mi? 

Almanya’nın böyle bir politika yürütmesi birden çok faktöre bağlı: Birinci faktör bu federal yapını gücüne ve kendisini ne kadar kurumlaştırdığına bağlı. 

Diğer bir faktör ise Suriyedeki gelişmeleri ve ABD ile Rusya’nın tutumlarına etki edebilecek küresel sol hareketin baskısı. 

Üçüncü bir faktör de Türkiye’de var olan muhaliflerin pozisyonları. Fakat tarihsel olarak baktığımızda -statik olan köprülerde ve binalarda olduğu gibi- statik olan otokrat sistemler bile temelinde çöküş yaşıyorlar.


Alman halkının düşüncesi hakkında ne söyleyebilirsiniz? Örneğin turizm sektörü nasıl etkilenir?

Alman halkı bir konu hakkında herkesin hemfikir olduğu bir kitle değil. Fakat şuna inanıyorum ki Alman halkının bilincinde şu net olarak oluşmuştur; Erdoğan hükümeti insan düşmanıdır, Kürt hareketi olumlu bir aktördür. 

Türk hükümetinin gün geçtikçe daha da faşizan bir politika uygulaması, devlet terörü ve son olarak seyahat uyarıları kesinlikle turizm üzerinde negatif bir etki bırakmaktadır. Ki bu da böyle iyidir. Günümüzde artık sol hareketler için Kürt Hareketi yeni bir yaşam umudu olarak görülmektedir. Birçok enternasyonalist Rojava’ya angaje oluyor veya Kürt Hareketi’yle dayanışma çalışmaları yapıyor.


Erdoğan’ın fütursuzluğunda Almanya’nın Kürtlere yönelik kriminalize politikalarının etkisi var mı?

Erdoğan’ın kendisini ve çetesini üstün gördüğü bir ideolojisi ve dünya bakışı var. Kararlı bir şekilde neo-osmanlı bir projeyi takip ediyor. Ve bu proje içerisinde kendini bir ‘sultan’ olarak tanımlıyor. Erdoğan’ı yakından takip ettiğimizde ise onun birçok aktöre bağımlı olduğunu ve iddia ettiği gibi güçlü olmadığını görebiliriz. Erdoğan’ın bugün böyle bir politika gütmesinde, Almanya’nın on yıllar boyunca, Türk hükümetlerine ve onların yıllardır uyguladıkları PKK ve Kürtlerin kriminalize edilmesine, sorgusuz, sualsiz destek vermesi önemli bir rol oynamıştır. 

Merkel hükümeti, bazı kısa vadeli stratejik düşünceler hariç, kendine özgü bir Türkiye ve Ortadoğu politikası oluşturmadı. Bundan dolayı Merkel hükümetinin, Erdoğan’ı bugüne getiren 15 yıllık süreçte büyük bir rolü vardır. 

Çok kez dilendirilen, ‘Almanya’nın mültecilerin engellenmesi için Türkiye’ye bağımlı’ söylemi önemli ama bu çoğu zaman abartılıyor. Zira bu Türkiye ile devamlılığı esas alan silah kardeşliğinin tarihsel bağlamında değerlendirilmiyor. Federal Almanya’da Kürt halkının kriminalize edilmesi tabiki Erdoğan’ın Kürtlere karşı insan düşmanlı siyaseti ile güçlendirmektedir. Merkel’in açıkta görünen plansızlığı Erdoğan’ın provokatif agresifliğini güçlendirmektedir. Burada Erdoğan’ın ataerkil ve hiyerarşik düşünce tarzı bir rol oynamaktadır.

PKK yasağının kaldırılması ile ve tüm siyasi tutsakların serbest bırakılması talepleri ile federal hükümet kesinlikle olumlu bir sinyal verebilir ve böylece Türkiye’nin farklı bir gelişme yaşanmasına yönelik özgüvenli bir duruş sergilemiş olur. Aslında Erdoğan’ın yukarda bahsettiğim bütün savaş suçları ve insan hakları ihlallerinden dolayı yargılanıyor olması gerekir.


DİTİB’in bir nevi istihbarat kurumuna dönüşmesi, MİT’in örgütlenmesine Almanya’nın gereken tepkiyi göstermemesinin bu gerginliğin büyümesinde payı var mı? 

DİTİB çok yıkıcı bir rol oynamaktadır. Erdoğan hükümeti bu örgütün şuanki yapısı ile kendi politikalarını diasporadaki Türk toplumuna enjekte etmeye çalışıyor. DİTİB’in burada yaşayan insanlara, Erdoğan’ın otoriter düşüncelerine biat etmeleri için baskı uygulaması kabul edilemez. Bununla beraber DİTİB ile doğrudan bağlantı içerisinde olan birçok ispiyoncunun/muhbirin olması tehlikeli ve kesinlikle iki taraflı sağlıklı ilişkileri için iyi değil. Burada federal hükümet açık sınırlar koymalıdır ve bunun böyle olamayacağını açık beyan etmelidir. 

Fakat asıl sorun daha derindir. Eğer göçmenler ve mülteciler Federal Almanya’da toplum tarafından kabul edildiklerini hissetseler, yani üstten bakan, onları sadece hizmetçi gibi gören yaklaşımlar yerine, toplumsal yaşamın her yerinde onlara saygı ile yaklaşan bir yaklaşım olsaydı, DİTİB gibi asosyal, şovenist yapılanmaların kendilerini var edecekleri ortam olmayacaktı. 


Alman-Türk ilişkilerinde gerginliğin olduğu bir dönemde Kürtlere yönelik kriminalizasyon politikaları daha çok devreye giriyor. Siz bu çelişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Federal hükümet, bu günlerde, PKK’ye karşı kovuşturma ve soruşturmayı mümkün kılan 129/b maddesini kaldırma imkanına sahiptir. Bunu yapması durumunda tüm Kürt ve Sol-Türk tutukluların hemen serbest bırakılması ve PKK yasağının kaldırılması gerekecekti. Bir de PKK, ‘AB terör listesi’nden çıkarılacaktı. 

 Yüksek Eyalet Mahkemeleri’nde Kürtlere karşı yürütülen davalarda her defasında Türkiye’nin adaletsiz bir devlet olduğu ortaya çıkıyor. Örneğin Hamburg Eyalet Yüksek Mahkemesi bundan geçtiğimiz haftalarda Kürt siyasetçi Zeki Eroğlu’na iki yıl dokuz ay hapis cezası verdi. 129/b gereği ‘yurtdışında yasadışı bir terör örgütüne’ üye olmakla suçlanıyordu. 

Karar nedenlerini açıklayan hakim önce Türkiye’de sistematik işkence uygulandığının kanıtlanmış olduğunu ve Kürtlerin haklarının sürekli ihlal edildiğini söyledi. Hakim Türkiye’de yargıcın adil ve bağımsız davranmadığını, devlet adına katleden suçluların cezasız kaldıklarını söyledi. Hakim ayrıca ‘sadece orada PKK destekçileri oldukları şüphesi ile köyler tümden yerle bir edilmiş, insanlar sadece inandıkları için terörist olarak tutuklanıyor ve yargılanıyorlar’ dedi. 

Hakim devamında ‘PKK, Şengal’de insan hayatlarını kurtarmış olabilir fakat liderlik kültü ile kadro örgütlenmesi vardır. Ve bu örgüt var olan devlet sınırları içerisinde kendi iç hukuk düzenine göre ve kendi askeriyesini kurarak, askeriye ve polise karşı suikastler düzenliyor ve hayat ile ölüm kararlarını keyfi veriyor’ diyor. 

Asıl olarak çelişki de burada; Bir taraftan Türk hükümetinin yıkım politikasına dem vuruluyor ama öbür taraftan, bu yıkıma maruz kalan Kürtler kendilerini savunamazlar deniliyor. Zeki Eroğlu’nun avukatları Britta Eder ve Alexander Kienzle de dava esnasında ve savunma konuşmasında da şunu açıkça ortaya koydular; hukuk dışı şiddete karşı, şiddet içeren bir savunma hakkı vardır. Bunun ismi de ‘Notwehr’ (zorunlu savunma) ve diğer tehlikelerden koruma hakkı da vardır. Bunun adı da ‘Notstand’ (olağanüstü durum/hal). Genelde kabul edilen ise kolektif direniş hakkıdır. Ve bu hak devlet hukuk sisteminin iflas ettiği veya devletin kendisi vatandaşların hakları için bir tehlike oluşturduğu durumlarda geçerlilik görmektedir. Anayasada bu direniş hakkı madde 20, satır 4’te ‘Her insanın hakkı’ (Jedermannsrecht) olarak tanımlanmaktadır.

Bunun yanı sıra avukatlar Zeki Eroğlu ile birlikte şunu açığa çıkarmışlardır; Kürtlere yapılan saldırıların yoğunluğu ve yürütülen sistematik psikolojik savaşa karşı yapılan misileme de zorunlu savunmanın gereği olarak görülmelidir. 

 Yani kısaca belirtirsek: Eğer bir devletin bu gibi haksızlıklarına ve zulmüne karşı koyacak, ulusal veya uluslararası alanda hukuksal bir yol yok ise, baskı uygulayanlara -o anda saldırmasalar bile- ona karşı, şiddet yolu ile bile olsa, kendini savunmak yasaldır. Bunu hukuksal alanda kabul etmek hemen mümkün olabilir. Ama bunun böyle olması, politik çıkardan dolayı, istenmedi. Ki eğer hükmeden/egemen politikacılar mantıklı olsalardı, bu yeniden düşünülecekti. 

Kürtleri kriminalize etmemek ile birlikte ANC Mandela’da olduğu gibi Abdullah Öcalan uluslararası baskı sonucu serbest bırakılabilirdi ve kendisi Türkiye ve Ortadoğu’da barışçıl bir gelişme için belirgin rol oynayabilirdi.

Bütün bunlara rağmen, değişen koşulara rağmen, petrol ve ticaret yolları, çok sayıda silah satış pazarları ve hükümet ile bağlantılı olan farklı emperyalist çıkarların, yukarıda belirtilen çözüm yolunu önünü fazlaca kaplaması sorunsalı var. 


752

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA