Komutan Nûjin ve yoldaşları

Kendilerine sunulanlara tenezzül etmeyip ömürlerinin bahar çağlarında dağ başlarını mesken eylemişlerdi. Bahar dalı gibi taze, su gibi akışkan ve asmin çiçeği gibi dirençliydiler. Dünyayı değiştirmek istiyorlardı. Buna inanıyorlardı. O son an’a kadar da buna inanmaktan vazgeçmediler.

08 Ağustos 2017 Salı | Forum


Dilan ROYEM


Komutan Nûjin 6 yoldaşı ile Dersim dağlarında vuruldu. 

Göğüs göğüse çarpışamamıştı devlet güçleri. Nûjin komutasındaki gerillaların yaman direndiğini görünce F16’ları havalandırmış ve ölüm kusmuşlardı.

Nûjin ve 6 yoldaşı bizler için yaşadı, bizler için dövüştü, bizler için en zor olanına katlandı. Bir yerlerde hayatın olağan akışı sürerken, bir yerlerde korku insanları esir almışken, bir yerlerde direnen gençlere bir kepçe dahi vermeyi çok görenler utanmayı unutmuşken ve bir yerlerde Nûjinler’in kavgasıyla elde edilen kazanımlara göz dikenler en hayasız şekilde Kürdistan’da yaşanan zulüm için iki kelime etmeyip Mescid-i Aksa’dan Filistin savunuculuğu yaparken, Nûjin ve 6 yoldaşı Dersim dağlarında vuruldu. Onların vurulduğu yerin yürüyüşle bir kaç saat, araba mesafesi ile belki yarım saat aşağısında insanlar Munzur suyunda yüzüyor, yanı başlarında süren eşitsiz, zalim, kalleş savaşı görmemeyi tercih ediyorlardı. 

Nûjin ve yoldaşları toplumsallık için ömür adarken, o vadide insanlar bencilliğin suyunda yüzüyordu. Hayat dursun muydu, insanlar yaşamasın mıydı, zevkler unutulsun muydu? Ama Nûjin ve yoldaşları gibi neredeyse her gün o dağlarda vurulan gençlerin acısı, ağırlığı taşınmasa mıydı ve neler yapılabileceğine dair bir arayış da olmasın mıydı? Cesaretin bedeli yerine korkaklığın yarattığı beyhude bir yaşamın mahkumu olunmalıydı. Çünkü bu çağın şiyarı böyleydi. Kendini düşün, başkasını unut! Peki hani insan dediğimiz varlık, dünyanın bir ucundaki acıya da kalbi ağrıyan varlıktı. Sorulmaz mı bırak dünyanın diğer ucu, bir kaç saat ötede yaşanan ölümlere neden kalp sızlamaz diye. Neden ceberutluğunu zirveye taşımış bir devlete karşı insan olmanın minimal değeri, cesareti, isyanı taşınmaz? Pir Sultan böyle buyurmamış mıydı? Seyit Rıza’nın diz çökmeyen geleneği bunu fısıldamıyor muydu? 


Bahar dalı gibi taze, 

su gibi akışkan...

Nûjin ve 6 yoldaşı Dersim dağlarında vuruldu. 

Bir kıyamet gününde, yüreklerinde dünyanın en güzel duygularını, en temiz sevgisini, en masum özlemlerini taşırken vuruldular. Onlar bu dünyaya bahşedilmiş en seçkin insanlardı belki de. Kendilerine sunulanlara tenezzül etmeyip ömürlerinin bahar çağlarında dağ başlarını mesken eylemişlerdi. Bahar dalı gibi taze, su gibi akışkan ve asmin çiçeği gibi dirençliydiler. Dünyayı değiştirmek istiyorlardı. Buna inanıyorlardı. O son an’a kadar da buna inanmaktan vazgeçmediler. Lanetli bir çağın insanı olmak istemiyorlardı. Kötülüğün kol gezdiği, bencilliğin tahta oturduğu, ilişkilerin pespaye bir hal aldığı bu dünyanın bir parçası olmayı reddediyorlardı. Nûjin ve yoldaşları  bu sıradan hayatın nimetlerine tenezzül etmeyecek kadar erdemliydiler. Biliyorlardı ki onurlu yaşam yoksa, orada kendi çamurunda debelenen ve sadece karın doyurmanın o kirli gerçeği peşinde koşan insan yığınlarının arasına karışacaklardı. Dağları mekan seçmelerinin nedeni buydu. Ancak orada bu çağın karanlığına karşı ateş yakabilir ve büyüttükleri ateş ile Kürdistan’ı aydınlatabilirlerdi. 


Yoldaşlarının sevileni...

Dersim dağlarında vurulan 6 gerillanın komutanlığını yapan Nûjin büyük devrimciydi. Konuştuğuna inanan, inandığı gibi yaşayan direngen bir kadındı. Zor zamanların dermanı, yoldaşlarının sevileniydi. Bir de o vadileri inleten ve dağ başlarına varan kahkahasına tanık olsaydınız ya, böyle de güzel insanlar kalmış mı diye kendinize binlerce kez sorardınız. O her zaman önce yanıbaşındakini düşünendi, incelikliydi, naifti. Kıvrak zekası, dünyayı sallayan yürüyüşü ile hep yolu gözlenendi. Bir patikadan karşısınıza çıktığında orası dünyanın en güzel yeriydi. Hele özlem ötesi bir zamansa buluşmanız, burnunuzun direği sızlamışsa hasretlikten, Nûjin vuslatların en tarifsiziydi. En koyu gecede en parlak yıldızınız olurdu. Yolun bilgesi, yolcunun sarsılmaz dayanağıydı ve iyiye, güzele, sevgiye şükran duyardınız onun varlığıyla. İyi ki Nûjin vardı.

Komutan Nûjin ve yoldaşlarını tanısaydınız eminim çok severdiniz. İnsanlığın son abideleri gibiydiler. Peki sevmek neye tekabül eder bizim gerçeğimizde? İnanmak neye tekabül eder? Nûjin ve 6 yoldaşına ölüm yağdıran vahşi bir devlete karşı o korkutucu sessizliğe gömülmek ve kıyamet koparmamak neye tekabül eder? Belki hepiniz bilmeyebilirsiniz ama her gerilla hayatının son buluşu ile Kürdistanlıların hayatının değişimi arasında bir paralellik kurar. Der ki; ben ölürsem Kürtler özgürlüğe bir adım daha yakınlaşır. Ben ölürsem Kürtler kavgasını daha gürleştirir. Ben ölürsem mesela Kürdün evindeki yaşam alışkanlıkları değişir, sevgi derinleşir, şiddet olmaz, kötülüğe dair ne varsa terk edilir. Sömürge bir halkın bireyleri iyileşir, sağlığına kavuşur. Kürdün yurtseverleşmesidir bu. Her gerilla kendisinin ölümü ile Kürdün bilinçlenmesi arasında böylesi bir bağ kurar. Bunun bir bedel biçimi olduğunu bilir.


Ankara’da doğmuş 

Karslı genç bir kadının özgür ruhu

Kürt düşmanlığı şaha kalkmış olan Türk devleti, ardına aldığı son teknoloji ile Dersim dağlarında Nûjin ve 6 yoldaşını bizlerden kopardı. Bunun ilk kaybediş, ilk acı olmadığını biliyoruz, ama son bulması için elden gelenden daha fazlasına ihtiyaç olduğunu da bilmemiz gerekmiyor mu? Hayatımız değişebilir mesala, yapabileceklerimiz çoğalabilir, öfkemiz büyüyebilir, toprağa düşenler için daha büyük dövüşülebilir. Korkunun esaretinden sıyrılabilir, halk devriminin emrettiği vazifeler yerine getirilebilir. 

Nûjin ve yoldaşları bizlere sistemin tuzağına düşmüşlerin değil, kazanımlarımız üzerinden kendisine isim yapmışların değil, ihale peşinde koşturan rantçıların değil, dağ başlarında ömür adayanların o kutsal yolunu işaret ediyor. Gözümüz orda olsun.

Ankara’da doğmuş Karslı genç bir kadının özgür ruhu bize çok şey söylüyor. Unutmamak sözünün gerçeğimize değmesi gerekiyor. Yoldaşları bunun sözünü veriyor: Unutmayacağız, hep hatırlayacağız...


1009

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA