Asla unutmayacağım

Berxwedan Tolhildan, şimdi bir gerilla. "Reqa’ya intikam için gidiyoruz. Amacımız, hedefimiz belli. Kadınlarımızın esir alınıp satıldığı Reqa’da onlara ölümcül darbeyi vuracağız’’ diyor. Berxwedan, 73. fermanı anlattı.

01 Ağustos 2017 Salı | Dizi


73 Ferman… - 1


Berxwedan Tolhildan, genç bir Êzîdî kadını… 3 Ağustos 2014’te DAİŞ çeteleri, Şengal'e saldırdığında oradaydı. Sabaha kadar onlarla çatıştı. Sonra yollara düştü; Rojava’ya geçti.


Êzîdî  kadın ve çocuklarının esir alınmasına, binlercesinin toplu olarak katledilmesine tanıklık etti. Ferman sırasında "Çocuklarını, annelerini bırakıp kaçan insanları gördüm. Tarifsiz bir acı vardı" diyor. 


Şimdi bir gerilla olan Berxwedan 73. Ferman’ı anlattı:  

Fermandan önce Şengal… Anneler ev işleri yaparlardı, kızlar okula giderdi. Babalarımızın ise kimi asker, kimi de dışarıda çalışırdı. Bu topraklarda günlük koşuşturma sürüp giderdi.

Başımıza yeni bir fermanın daha geleceği aklımızın ucundan geçmezdi. Hele kendini savunmak, hiç kimsenin aklında yoktu. Gelecek için örgütlenmek, 72 fermandan ders çıkarmak; bilmiyorduk.

Mesud Barzani’nin peşmergeleri vardı, Irak ordusu vardı… Bundan ötürü Êzîdî toplumunda örgütlenme, kendini savunma hiçbir zaman gündeme gelmedi.

Kadınların durumu ise daha vahimdi. Nasıl davranacaklarını, nasıl yaşayacaklarını hep erkek belirliyordu.

Nasıl ki şimdi bile kadının gerilla saflarına, YJŞ’ye katılımını doğru bulmuyorlarsa, fermandan önce daha kötüydü.

Savaşmak; silah kullanmayı öğrenmek ayıp olarak görülüyordu.

"Kadın ve askerliğin birbiriyle ne alakası var" diyorlardı.

Sadece kadınlar mı?

Êzîdî genç erkekleri de toplumlarının savunmasını hiç düşünmediler. Bu işi cellatlarına havale etmişlerdi. Zaten 73. fermanın sebebi de bu değil mi? Şimdi bile Mesud Barzani, Êzîdî halkının topraklarına dönmesine, toprağı için savaşmasına izin vermiyor.


Öldüreceklerse öldürsünler

Musul düştüğünde DAİŞ çetelerinin Şengal’e geleceklerini biliyorduk aslında.

Çünkü Musul’un düşüşü Şengal’in düşüşüydü. Çeteler, Musul’a geldiklerinde peşmerge güçleri DAİŞ’in Şengal’e yöneleceğini biliyordu. Ama hiç kimse bize haber vermedi.

Gecenin bir yarısı Koço Köyü muhtarı, "Evlerinize dönün, çeteler gelirse gelsin, bizi öldürecekler ise de öldürsünler" dedi.


Çocuklarını bırakıp kaçtılar

DAİŞ çeteleri geldi… Gece yarısı saat 2 sularıydı. Ancak sabah 7:30’a kadar çatıştık.

Babam bağırdı, "Çıkın, çıkın… Kızlar yakalanmasın, biz yakalanalım" dedi. Evlerimizden çıktık ve gittik…

Yollara düştük. Ancak o yollarda çok kişi yakalandı, öldürüldü, vahşice yakılanlar oldu. Unutamayacağım şeyler gördüm.

Çocuklarını bırakanlar, annelerini bırakanlar, kızkardeşlerini bırakıp kendini kurtaranlar oldu. O kadar güçsüzlerdi ki, çocuklarını, eşlerini, annelerini kurtaramadılar. Ben çocuklarını unutup kaçan çok insan gördüm.


İlk kez kadın hevalleri gördük

Biz kendimizi kurtarıp, dağa atmıştık… 9 gün aç ve susuz kalmıştık; ne yiyecek bir şey, ne su vardı.

Koridor açılmadan önce, biz hevallerin kim olduğunu ne ile uğraştıklarını bilmezdik.

Şengal’de 12 heval vardı, Êzîdî halkını kurtarmak için oradaydılar. Hevaller gelip de koridor açıldığında, Êzîdîleri Rojava’ya geçirdiler. O zaman Rojava’ya geçtik. 

İkindi vaktiydi… Güneş batmaya yüz tutmuştu; halk, hepimiz halden düşmüştük… Su bitmişti, çocuklar çok susamıştı; düşmek üzereydiler. Bende biraz su vardı; ben o suyu çocuklara verdim ve yeniden yürümeye başladık. 

Başta erkek hevalleri gördük, kadın hevalleri görmedik. Ancak biraz daha ilerlediğimizde, kadın hevalleri de gördük. Onlar bizi gördüğümüzde ağlamışlardı. Bize yardımcı oldular. O zaman bir hevali gördük; ismi Zilan’dı. Geldi, yanımızda durdu, çok yardımcı oldu. 

O zaman, silah kuşanmış kadın gerillaları görmek bizim için çok yeni bir şeydi. Ancak, kadınların gelip bizi kurtarabileceğine inanmıyorduk.


Zilan heval

Zilan heval gelip yardımcı olduğunda, bir adam ona bakıp, şunları söyledi: "Sen mi bizi kurtaracaksın? Kadın kendini koruyamıyor, bizi nasıl kurtaracak."

Heval Zîlan ise "Evet ben sizi kurtaracağım" dedi. Adam, şaşırdı, o kadın gerillanın böyle kendinden emin bir çıkış yapacağını beklemiyordu. 

Zilan konuşmasına devam etti: "Kadınların savaşamayacağını iddia eden düşünce Rêber Apo’nun felsefesiyle boşa çıkarıldı. Rêber Apo’nun yolunda binlerce kadın militanı yürüyerek bunu ispatladı. Binlerce kadın ateşten bir topa dönüşerek, büyük bir kahramanlıkla savaştılar, canlarını feda ettiler. Bu da yetmedi, keşke canımızdan daha kıymetli birşey olsaydı da onu da feda edebilsek. Bugün biz o şehitlerin ardıllarıyız.’’


Utancından ne yapacağını bilemedi

Adam inanmıyordu… Umutsuzluğunu her halinden dışa vuruyordu. Adamın ağzı kurumuştu, susuzluktan artık konuşamıyordu.

Heval Zilan gidip ona su getirdi. Kalkıp yola koyulduklarında, onu sırtlayıp yürüdü. Adam şaşırdı; utancından ne yapacağını bilemedi...

Zilan arkadaşın konuşmalarından, bu duruşundan çok etkilenmiştik. Bir kadın olarak, onurlandık.

Eğer ferman esnasında biz de bu hevaller gibi silahlı ve kuşanmış olsaydık, bizim de öz savunma gücümüz olsaydı, bu kadar kadın öldürülmez, kaçırılmaz ve cariye olarak pazarlar da satılmazdı. Kendimizi savunabilecektik ve kimse çaresizlikten uçurumlardan kendini aşağı atmayacaktı.


13’ündeki Cîlan’ın hikayesi

Size Cîlan’ın hikayesini anlatayım… Cîlan, Hecî Qîran’ın kızıydı. Daha 13 yaşındaydı. DAİŞ’in eline düşmüştü, artık esirdi. Kendini savunmayı bilmiyordu, ama onurunu biliyordu. 

Satılmamak için, tecavüze uğramamak için damarlarını keserek yaşamına son verdi. Cîlan bizi çok etkilemişti. Çok ağır bir durumdu. Hiçbir zaman unutmayacağını bunu.

Fermanda yaşadıklarımızı asla unutmayacağız. Başkan Apo’nun dediği gibi, unutmak ihanettir. Acılarımızı unutmayacağız…

Êzîdî kadınları olarak fermanı onlara doğrultacağız, bir daha fermanın yaşanmasına izin vermeyeceğiz. Eskisi gibi değiliz; fermandan önceki köle olan Êzîdî kadını yok. Özgürlüğü için savaşan bizler varız.


Şimdi Reqa yollarındayız…

YJŞ olarak Reqa’daki amacımız, hedefimiz belli. Kadınlarımızın esir alınıp satıldığı Reqa’da ölümcül darbeyi vuracağız. Bir daha kadınlarımızın pazarlarda satılmasına izin vermeyeceğiz.

Bundan daha güzel bir şey olabilir mi?


YARIN:Arîn Ararat ve Axîn Kurdi 73. Fermanı anlatıyor.





Bir BKC, bir kalaşnikof



Serxwebûn Azadî, Êzîdî halkını katliamdan kurtaran 12 kişilik grupta yer aldı. Şengal’e gidiş sürecini anlatan Azadî, “Gizli yollardan saatlerce yol yürüdük ve Şengal Dağı'na ulaştık. Böylece daha büyük bir katliamın önü alındı” dedi. ‘’Yüreğimiz yanıyordu. O fermanda ölen insanlar mezarsız kaldılar’’ diyen Serxwebûn Azadî Dihaber’den Selami Aslan’a konuştu:


Heval Bahoz Erdal ve Heval Cemal bizlerle toplantı aldı. Heval Cemal grubu sayınca 12 kişi olduğumuzu gördü. 'Dewrêş'e Evdî'nin duwanzdekanları (12’leri) gibisiniz, çayınızı içiyorsunuz gidiyorsunuz bunun dönüşü yok' dedi. Hepimiz sözümüzü verdik, 'Hazırız' dedik.  

Fermandan önce gizli gizli bir bölük topladık, sonra bir tabur oluşturduk. 70 kişi kadardı ve bunları eğittik. Fermanın birinci günü saat 10.45 idi. 15 dakikada mevzimizi (Şengal Dağı) yaptık ve savaşa girdik. 4 saat boyunca aralıksız çatıştık. Kaleşnikof vardı, bir BKC, bir bisfing bir de G-3 ve kaleşnikoftan bozma kanas tarzı bir silah yapmıştık. 

Savaştık. Ama öldürüyoruz öldürüyoruz bitmiyorlar.  Kurşunlarımızın tükenmek üzere olduğunu fark ettik. Mecbur kaldık ve geri çekildik biraz. 

Biz 3 arkadaş koridor hattında kaldık. Zaten iki arkadaş da daha önce Xanesor'da yakalanmıştı. 7 arkadaş dağda bekliyordu. Her bir arkadaş bir yerde idi ve halkı da yanına alarak bir toparlama içine girdi. Tabi DAİŞ geldikçe vuruyorlardı. Êzîdî  halkı da böylece cesaretlendi ve onlar da vurmaya başladı. DAİŞ dağın başına yetişemedi bu yüzden. Daha sonra sırası ile bir, iki ve üçüncü taburlar yetişti, YPG ve YPJ de yetişmişti onları geceden dağa geçirmiştik. 6 Ağustos’ta eyleme başladık ve adım adım DAİŞ'in ablukasını kırdık. 

Bazı insanlar yürümekte zorlanıyorlardı. Fakat en acı veren boyutu ayakları çıplak çocuk ve yaşlıların saatlerce yol yürümeleriydi. Kimi çocuklar şehit düşmüş, kimi son anlarını yaşıyor.  Kendisini kayalıklardan atan kadınlar vardı. DAİŞ’in eline düşmemek için şehit oldular, kimi kadınlar da aklını yitirdi. 






RAUF KARAKOÇAN: FERMANLARLA TANINAN HALK: ÊZÎDÎLER


Şengal katliamının 4. yılında Êzîdîleri dinlemek, anlamak ve tanımak gerekir. Êzîdî toplumunu ne kadar tanıyoruz? Nasıl tanıyoruz, sorularından hareketle Êzîdîlere yaklaşmak gerekir. Bu inanç topluluğunun tarihi hakkında hiçbir yazılı metin bulunmamaktadır. Kutsal kitapları olarak bilinen Kitab-ı Cilwe Êzîdî öğretilerini aktarmaktadır. Diğer bir kutsal kitap Mishafa Reş ise Êzîdîlik mitolojisini anlatmaktadır. Bu kitapların akıbetleri hakkında da net bir bilgi bulunmamaktadır. Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde Êzîdîlerden bahsedilir. Bu anlatım Êzîdîleri tanımlamaktan uzaktır. 

Êzîdî toplumunu hem inanç boyutuyla ve hem de etnik köken itibarıyla günümüz verili tarih içinde tanımlamak oldukça zordur. Çünkü Êzîdîler kendilerini tanımladıkları gibi tanınmıyorlar. Dışardan gözlemcilerin anlatımları Êzîdîleri ve Êzîdîliği yeterince anlatmaktan uzaktır. 

Êzîdîler kendi tarihlerini sözlü öğrenmektedirler. Nesiller boyunca aktarılan bu tarih bilgisi geleneksel öğrenme biçimi olarak günümüze kadar devam eden tek yöntemdir. Kuşkusuz aktarılan bilgiler çok sağlıklı bilgiler olmasa da tek geçerli bilgi edinme kaynağı sözlü aktarımdır. Nesilden nesile aktarılan bu bilgiler zamanla eksik ve yetersiz hale gelerek kalıplaşmış dogmatik tanımlar yığınına dönüşmüştür. Geçmişin geleceğe taşırılamasında sözlü anlatım tarzı varlıklarını unutmamak için bir yöntem olmakla birlikte Êzîdîler hakkında doyurucu bilgi sunmaktan uzaktır. Bu nedenle Êzîdîler yeterince tanınmamaktadır. 

Êzîdîler tarih boyunca dinsel kimliklerinden dolayı sayısız katliama uğramışlardır. Yaşadığımız coğrafyada var olan etkin, baskın inanç kültleri tarafından adeta afaroz edilmiştir. Êzîdîler Kürdistan'ın dört parçasına dağılmışlardır. Ermenistan başta olmak üzere Kafkas ülkelerine ve Avrupa'ya göçmüşlerdir. Êzîdîlerin yoğun olduğu ve bir arada yaşadığı en önemli yerleşim alanı Şengal’dır.

Her Êzîdî kendisine yapılan zulmü bilir. Yaşanan fermanların sayısını bilir fakat bu fermanların ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı hakkında detaya sahip değildir.

"Gerçek Kürtlerin" kendileri olduğunu söyler. Kapalı bir toplum yaşamına sahiptirler. Kast sistemine dayalı hiyerarşik düzen içinde yaşarlar.  Mir, Şeyh, Pir ve Mürit tabakaları temel kastlardır. Bu kastlar da kendi aralarında farklılıklar içermektedir. Fakir’ler önemli bir toplumsal kesimi oluşturmaktadır. Ayrıca Peşimam, Micewir, Qaval ve Koçek olarak tanınan kesimler de bulunmaktadır.  Ruhani Önderleri Mir’dir. Bavê Şeyh de benzer konuma sahiptir. Xirka sahibi olan kişiler de dini önder statüsünde toplumda kabul görmüş şahsiyetlerdir. 


Kast sistemi 

Bu toplumsal kast sistemini oluşturan ise Şeyh Adiy Bin Musafir’dir. “Hed û Sed” dedikleri toplumsal sistemi ve hiyerarşik  örgütlemeyi oluşturan Şeyh Adî hakkında da farklı tanımlamalar bulunmaktadır. Genel geçer bilgi olarak iki farklı anlatım mevcuttur. 12. yüzyılda yaşadığı tahmin edilmektedir. Arap kökenli olduğu ve Lübnan’dan geldiği yönündeki aktarımların dışında Hakkari mirlerinden olduğu yönünde çelişkili tanımlar vardır. 

Güney Kürdistan'da Duhok’a bağlı Şexan’da bir dergah kurarak Êzîdîliğin kutsal hac yeri olarak bilinen Laleş vadisinde Êzîdîlik inancının merkezi haline getirmiştir. Her yıl 15-20 Eylül tarihleri arasında Laleş-a Nurani ziyaret edilir ve hac görevi yerine getirilir, dergah tavaf edilir. 

Êzîdîlerin  toplumsal örgütlülüğü ve sistemi sıkı korunmaktadır. Var olan hiyerarşiye uyulmaktadır. Kastlar arası geçişe asla müsade edilmemektedir. Kastlar arası evlilik de dahil olmak üzere geleneksel yapılanmanın değişmesine izin vermezler ve hoş karşılamazlar. Bu sıkı örgütleme modelinin kendileri açısından çok gerekli olduğunu inancı yaygındır. Yaşanan bunca katliama karşı direnmesi ve ayakta kalması kapalı topum olarak varlıklarını sürdürmeleri ve sıkı kast sistemini yaşamış olmalarından kaynaklanmaktadır. 

Tarih ve toplumsal gerçeklikleri hakkında daha bir çok ezberleri mevcuttur. Kısacası sözlü aktarım yolu ile edindiği bilgileri sorgulamadan olduğu gibi alır ve özümser. Bu bilgiler Êzîdîlerin hafızası olmuştur. Bu hafıza ile yaşama tutunmaktadırlar. Eğer Êzîdîlere ait bir bellekten bahsedilecekse ezberlenmiş tanımlamalar dışında başka bir veri bulunmamaktadır. Bu nedenle kendilerini ulusal kimlikleri ile tanımlamaktan ziyade inanç kimliği ön planda tutulan dini bir cemaat olarak tanımlamaktadırlar.

Konuştukları Kürtçe dilinden dolayı kendilerini ulus aidiyeti yerine Êzîdîlik inanç kimliği üzerinden tanımlamayı belleklerinde yer edinmişler. Ortadoğu’da ulusal kimlikleri olmayan Bahailer, Dürziler, Maruniler kendilerini inançları üzerinden tanımladıkları gibi Êzîdîler de Êzîdîlik inancı üzerinden tanımlamaktadırlar. Tüm Ezidiler için bunu söylemek mümkün değil ama önemli bir kesimi kendisini Êzîdî olarak tanımlamaktadırlar. İster ulusal kimlik üzerinden ve isterse inanç kimliği üzerinden kendisini tanımlasınlar, bildikleri aidiyetleri üzerinden anlamak ve tanımak gerekir. Doğru olan yaklaşım da budur. 

Toplumsal varlıklarına ilişkin ezberledikleri tanımlar dışında inançlarına ilişkin de kendilerine özgü anlatımları vardır. En eski ve ilk inanç olarak tanımlamaktadırlar. İlk insan soyundan geldiklerine inanırlar. Êzîdîlik inanışına göre dünyanın yaradılış öyküsü de farklıdır. 

Tanrı dünyayı yedi günde yarattı. Toprak, Su, Hava ve Ateş’ten yarattı. Haftanın her gününde bir melek yarattı. Yedi melekten en asili Melek-i Tavus’dur. Tanrı daha sonra insanı yarattı. Tanrı meleklere buyruk verdi, meleklerden insana itaat ve secde etmesini istedi. Melek-i Tavus bu buyruğu yerine getirmedi.

 İnsan karşısında boyun eğilmediği “tanrı buyruğuna karşı gelmiştir” algısına yol açtığı için diğer inançlar tarafından karalanmakta ve Melek-i Tavus kötülenmektedir. Bu nedenle “cennetten kovulmuştur” şeklinde yorumlanmaktadır. Êzîdî inancında ise insana itaat konusunda melekler sınanmıştır. Bu sınanma sınavında Melek-i Tavus dışında diğer melekler insana secde etmiştir. Gerçek anlamda tanrının buyruğunu Melek-i Tavus yerine getirmiştir. Çünkü “ben sadece beni yaratana itaat ederim, başkasına itaat etmem” diyerek Tanrıya bağlılığını göstermiştir. Sonrasında ise bu sınanma neticesinde melekler içinde baş melek seçildiği şeklindedir. 

Bu nedenle Êzîdîler, Tanrı ile insan arasında aracı olmaması gerektiğini benimsemişlerdir. Peygamberlikten ziyade Melek-i Tavus’a inanmaktadırlar. Tanrı dünyayı yarattı Melek-i Tavus da sürdürmektedir. Melek-i Tavus tanrının yeryüzündeki gölgesidir. “Kötülüklerden korunmak için onun gölgesine sığınıyoruz, o bizi korur” şeklindedir. Diğer dinler ve inançlar ile temel çelişkisi budur. Êzîdîler “İnsana boyun eğme konusunda Tanrı buyruğuna uymayan Melek-i Tavus’a inandıkları için”  horlanmaktadırlar, dıştalanmaktadırlar, katli vacip görülmektedir.


Êzîdîlik’te güneş ve ay kutsaldır

Gün doğumu, gün batımı güneşe yüzlerini dönüp dua ederler. Ölülerini gömerken bile yüzü güneşin doğuşuna dönük gömerler. Güneş ve ay Êzîdîlerin kutsalıkları arasındadır. Ferman sonrası  bir Êzîdî Şeyhinin çok bilgece sarfettiği “ne yaparsanız yapın güneşi asla karartamazsınız” sözü güneşin kutsallığına inancın en çarpıcı örneğidir. En önemli bayramlarından biri Çarşamba sor bayramıdır. Yeni yıl (Sere sale) anlamına gelmektedir Nisan ayının ilk haftasında denk gelen çarşamba günü kutlanır. Çarşamba günü kutsal bir gün olarak telaki edilir. Melek-i Tavus bu günde yaratıldığına inanılır. Cejna Jamaiye dedikleri anma bayramları da vardır. Qube’ler ziyaret edilir mezarlarda dualar okunur kurbanlar kesilir. 

İki tür oruçları vardır. Aralık ayının ilk cuma gününde başlayan üç günlük oruç tutulur. Ayrıca bazı dini şahsiyetler tarafında tutulan Çile dedikleri kırk günlük oruçlardır. yaz ortası ve kış mevsimi ortasında tutulan ve kırk gün süren oruçlardır. Êzîdîlerin toplumsal yapısı, inanç ve dinsel ritüelleri hakkındaki bu kısa anlatımlar bile Êzîdîliğin farklılığını, özgünlüğünü ortaya koymaktadır. Bu inanç topluluğu aynı zamanda azınlık bir topluluktur. Êzîdîler kendilerini tanıtan yazılı belgelerden yoksundurlar. Diğer dinlerde olduğu gibi kendi dinlerini yayma diye bir görevleri yoktur. Kendi dinlerini yayma gereğini duymazlar. Başka dinlerden insanların Êzîdîliğe geçmesini istemezler, kendileri de din değiştiremezler. Bu nedenle her türlü tehlikeye açık ve savunmasız bir konumda bulunmaktadırlar. Êzîdîler tarihleri boyunca kimseye haksızlık etmemişlerdir. Bütün ırkları, milletleri kendilerinden öncelikli görmektedirler. Tanrıya dua ederken “önce 72 millete sonra bize” diye dua ederler. 


Yarın: Ferman başlıyor


3233

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA