‘Hayatımda ilk kez Kürt görüyorum!’ - 3. Bölüm

Bir plak vardı. Birisinin gramofonu varsa, kordum o plağı çalardım. Zaralı Hasan. Lo, lo, lo, lo... Çok uzun bir hava, güzel söylüyordu. Bir gün dernekte de açtım. Geldiler, dediler, ‘Bu nedir, biz anlamıyoruz.’ Dedim, ‘Kürtçe’dir.’ ‘Kapat’ dediler, ‘kapatmam’ dedim. Bana dediler ki, ‘Sen Kürt propagandası yapıyorsun.’ Beni ihraç ettiler. TKP’lilerdi.

27 Temmuz 2017 Perşembe | Dizi

Ali Dayı’nın öyküsü... 3. Bölüm

Osman Oğuz 


Ali Başar, Türkiye’yle yapılan anlaşma ardından Almanya’ya gelen ilk işçi kafilelerinden birinde yer almış. 1961 yılının Kasım ayında, İstanbul’dan Almanya’ya doğru hareket eden ve “misafir işçileri” taşıyan ikinci trenin yolcuları arasındaymış.

Ona bu aklı veren, Dr. Şivan olmuş. Dr. Şivan, onun da tutuklanması ihtimali dolayısıyla haber salmış: “İş Bulma Kurumu’na git, Elazığlı Ziya Engür’ü bul, seni Almanya’ya göndersin. Ama bir şartla: Sana mektup yazdığımda hemen geri döneceksin.”

Ali Dayı’nın işlemleri -içeride bağlantıları olması nedeniyle- çok hızlı tamamlanmış ve başvurusu üzerinden birkaç gün geçince yola düşmüş.

Almanya’ya gelen “misafir işçiler”, meslek hastalığı riski en yüksek, iş güvenliği en az işlerde çalıştırılmış ya hep, Ali Dayı’nın payına da maden işçiliği düşmüş. Duisburg çevresindeki madenlerde 15-16 yıl çalışmış; ardındansa bir fabrikadan emekli olmuş.

Dr. Şivan’dan bu dönemde mektuplar da aldığını anlatıyor Ali Dayı. “Ama bilmiyorduk, saklamadık hiçbirini” diyor, iç çekerek. “Geri dön” diyen mektubu ise hiç almamış. Bir gün gazetenin birinde okumuş Dr. Şivan’ın katledildiğini de...

Ali Dayı, Kürtlüğünü her daim yanında taşımış. Fakat Avrupa’ya ilk geldiğinde yaygın olan, Türkiye Komünist Partisi’ne bağlı örgütlenen derneklermiş. Zaten Ali Dayı’ya yıllar boyunca çevresindeki birçok kişi “Komünist Ali” dermiş. “Neden komünist oldun?” diye sorunca ise şöyle yanıtlıyor:

“Ben kendim komünist oldum. Nasıl komünist oldum? Köyüme bakıyordum, şehirlere bakıyordum, insanların farklı yaşamı vardı. Anneme bakıyordum. Efendime söyleyeyim, halkıma bakıyordum, insanlarıma bakıyordum. Gariban bir toplum. ‘Bunların kurtuluşu Türkiye Komünist Partisi’dir’ diyordum. Eşitlik ilkeleri. Beceremedik. Çaba harcıyorduk ama beceremiyorduk, kulak asma.”

Halkına ve yurduna yaslanan bu saf inancına rağmen Ali Amca, Türkiye Komünist Partisi denetimindeki dernekten ihraç edilmiş. Neden mi? Kürtlüğü sebebiyle elbette... Çünkü -vaktiyle Murat Kılınç’ın Twitter’dan yazdığı gibi- Kürt sorununun öyle bir kimyası vardı ki, kemalisti, dinciyi, komünisti, bir bakıyordun aynı kavşakta buluşturuyordu. Ali Dayı anlatsın...

“Bir plak vardı, plak. Ceketimin altına, böyle cebime koyuyordum. Evlere gidiyordum, birisinin gramofonu varsa, kordum o plağı çalardım. Zaralı Hasan. Lo, lo, lo, lo... Çok uzun bir hava, güzel söylüyordu. Bir gün dernekte de açtım. Geldiler, dediler, ‘Bu nedir, biz anlamıyoruz.’ Dedim, ‘Kürtçe’dir.’ ‘Kapat’ dediler, ‘kapatmam’ dedim. Bana dediler ki, ‘Sen Kürt propagandası yapıyorsun.’ Dedim ki, ‘Kürt propagandası yapıyorsam iyidir.’ Beni ihraç ettiler. ‘Bölücülük yapıyorsun.’ TKP’lilerdi. Kaç defa da dayaktan kurtuldum. ‘Utanmaz, terbiyesiz, sen bölücülük yapıyorsun, beraber devlet kuracağız, ondan sonra size de bir şey vereceğiz’ diyorlardı.”

Ali Dayı’nın bu söylediğine benzer vak’aları, Almanya’nın farklı kentlerinde dinlediğim dönem tanıklarının hemen hepsinden işittiğimi de buraya not düşeyim.

Daha sonra Ali Dayı, Avrupa’da örgütlenmeye başlayan KOMKAR’cılarla da ilişki kurmuş. Fakat ülkede aydın olduğu kadar fedakar bir devrimciliğe aşina olduğundan mıdır, bilinmez, bir türlü içi ısınamamış tam olarak. Derneklerinde aktif görev de almış ama hep rahatsızlık hissetmiş. Kürt Özgürlük Hareketi’yle ilk tanışması da bu dernekte çalışma yürütürken olmuş.

“PKK Avrupa’ya geç el attı. KOMKAR her tarafta dernek kurdu. PKK, en sonda geldi. Bir grup geldi bana. Ben şiddetten yana değildim. Direnişten ve mücadele etmekten yanaydım ama şiddeti sevmiyordum. Ben dedim, ‘Gelin, bu dernekte kaydolun, elimde imkan var, ben sizi kaydedeyim, derneği bunların elinden alalım.’ Orada birisi çıktı, dedi, ‘Bu dernek Almanya yasasına göre mi kurulmuş?’ Dedim ‘He, doğrudur, Almanya tescil etmiştir.’ Dedi ki, ‘Biz emperyalizmin emriyle kurulan dernekte hiç görev almıyoruz.’ Yanıma gelmediler.”

Bu karşılaşma ardından bir süre görüşmemişlerse de uzun sürmemiş. Ali Dayı, KOMKAR’la ters düşüp ayrıldıktan sonra ‘UKO’cularla birlikte dernek çalışmalarına başlamış. Sene, 1978. Bu dernek, Avrupa’nın Kürt Özgürlük Hareketi öncülüğünde açılan ilk derneği olacak. Dernekçiliği bildiği için tüzüğü hazırlamış Ali Dayı. Sonra da belediyeye hem dernek kuruluşu hem de yer tahsisi için başvurmaya gitmiş...

“Dernek yeri için belediyeye başvurduk. O zaman belediye başkanı beni odasına aldı. Ben dedim, ‘Kürt’üm, dernek açacağız.’ Adam elini böyle masaya dayadı, bana baktı, dedi, ‘Hayatımda ilk olarak Kürt görüyorum.’ Kira 300 Mark’tı, bizi sevdi, 200 Mark’a verdi.”

Bundan sonrası, yoğun bir çalışma dönemi. Duisburg’da halen işleyen derneğin o günlerdeki en önemli uğraşı, Kürtleri tespit etmek ve dernek etrafında birleştirmek. Gülten Teyze, “Ali’nin bir arabası vardı, gezer, nerede Kürtler varsa toplardı. Kimi Ulm’den, kimi Frankfurt’tan, kimi Aschaffenburg’tan... Hepsini topladı, buraya getirdi” diye anlatıyor.

Peki Ali Dayı, TKP’liler ve KOMKAR’cılarla uzun süre uyuşamadı da PKK’yle birlikte neden o günlerden bugüne aralıksız sürdürdü yürüyüşünü? “Neden sevdin PKK’yi?” diye sorunca, çok kısa yanıtlıyor: “Çünkü PKK direnişçiydi. PKK militandı. PKK, tam benim imajıma uyuyordu.”



‘Fatih 52’de verilen görev

Kürt davasını savunan İstanbul’daki öğrenciler için 1950’lerde “Fatih 52”, adeta bir parolaya dönüşmüştür. Önemli toplantıların birçoğu bu evde yapılmakta, işler burada organize edilmektedir. Ali Dayı da bu adresi bilenler arasındadır ve artık hâlâ net bir organizasyonu olmasa da örgütlü hareket eden bu öğrencilerle birliktedir. 

İhtiyarlığına ve geçirdiği felce rağmen “Fatih 52” ibaresini net hatırladı Ali Dayı. Ama bunun bir şifre mi, yoksa ev numarası mı olduğunu çıkaramadı. Bu konuda da yardımımıza 49’lar Davası İddianamesi yetişti. Oradan anlaşıldı ki Ali Dayı’nın hatırına gelen o ev, Fatih semtinde bulunan Kıztaşı Caddesi’nin 52 numaralı eviydi. Burada görünürde İstanbul Hukuk Fakültesi’nin Diyarbakırlı Kürt öğrencisi ve 49’lar sanığı Ziya Acar ikâmet ediyordu ama ev, toplantılar için kullanılıyordu.

Anlatımına göre Ali Dayı’ya örgütlü yaşamının ilk görevi de o evde verildi...

Ali Dayı: Ben Fatih 52’ye gittim, Sait Elçi orada, bir de Dr. Şivan orada. İstanbul’da kırmızı afişler yapıştırmışlar, her taraf böyle kıpkırmızı. Duvarlara, ağaçlara, ağaçların köküne, direklere. Afişler. Vatandaş Türkçe konuş. Bana dediler ki, Dr. Şivan, Sait Elçi’yle beraber, dediler, ”Sana bir görev versek, yapar mısın?” Dedim, ”Yaparım abi.” Dedi, ”Sabah kalk” dedi, ”bu afişleri yırt.” “Hepsini yırt, yırt at” dedi. Dedim, ”Tamam” dedim, ”yırtar atarım.” Ne var ki onda? ”Ama yakalandığın zaman de ki, ‘Annem Türkçe bilmiyor’, başka hiçbir şey ağzından çıkarma.” Tamam, artık her şeyi anladım ben.

Neyse, sabahleyin kalktım, Fatih’ten başladım, o afişleri yırtıp atıyorum. Millet görüyor, hiç kimse ses çıkarmıyor. Hiçbir şey yok. Yırttım attım, yırttım attım, yırttım attım. Biraz temizledim. Ondan sonra indim Sirkeci’ye, Sirkeci’yi temizledim. Nereye gittim, gittim Eminönü’nde yakalandım. Polis geldi. ”Niye yırtıyorsun?” Dedim ki, ”Annem Türkçe bilmiyor.” ”Nedir ki bunlar” dedim, ”Vatandaş Türkçe konuş.” ”Aaa” dedi, ”gel gel sen, beraber gel” dedi. Beni götürdü birinci şubeye. Şubeye götürdü, orada beni sorguladılar. ”Niye yırttın?” Dedim ki, ”Annem Türkçe bilmiyor.” ”Ula kim sana dedi yırt?” Dedim ki ”Hiç kimse. Ben kendim yırttım. Annem Türkçe bilmediği için yırttım.” Bir Emniyet Müdürü vardı, kalktı birkaç tane bana vurdu, beni dövdü, ondan sonra beni attılar, nezarete attılar. Nezarete attılar, ben içeride kaldım. Bir haftadan fazla kaldım.

Ondan sonra bir baktım ki birisi geldi, kapıyı açtı, beni çıkardı, Emniyet Müdürü’nün yanına götürdü. Emniyet Müdürü, bir kartvizit bana gösterdi. Dedi ki, ”Ula” dedi, ”sen” dedi, ”bu kartvizitin” dedi, ”ismini biliyor musun?” Neyse, yaklaştım, böyle baktım, okudum dedim, ”He, Dr. Hayrettin Dalokay.” ”Nereden tanıyorsun?” “Ben gidiyorum kahveye, kıraathaneye, bana çay ısmarlıyor, iyi adamdır, başka bir şey yoktur.”

Neyse. Dedi, ”Bu Dalokay bu kartı göndermiş” dedi, ”sen okul görmemişsin, aptal kalmışsın” dedi, ”bizim suçumuz değil” dedi. ”Dalokay bu kartı göndermiş, seni serbest bırakacağız, bir daha bu kapıya gelirsen kurtulamazsın, seni bırakmayacağız.” ”Tamam” dedim, ”olur” dedim, ”bir daha gelmem.” 

Ondan sonra beni bıraktılar. Bıraktılar. Dr. Şivan sevindi. Dr. Şivan gitmişti, Dalokay’ı görmüştü, Dalokay kart göndermişti Emniyet Müdürlüğü’ne. ”Okul görmemiş, cahildir, bilmem nedir, işte serbest bırakın, mahkemeye intikal etmesin.” İşte beni orada serbest bıraktılar. O da Dr. Şivan, Sait Elçi, onlar Dalokay’ı gidip görmüşlerdi.

Burada Ali Dayı’nın -belki yaşlılıktan ve uzun süre konuşturarak yormamızdan gelen- bir kafa karışıklığının olması muhtemel. Zira İstanbul’daki Dâr’ül-fünun Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti’nin 13 Ocak 1928’deki kongresinde aldığı karar ile başlattığı ve özellikle “azınlıkları” hedef alan ve 1930’lara varılmadan tedavülden kalkan “Vatandaş Türkçe Konuş” sloganlı kampanyanın İstanbul’da yeniden meydana çıkışı, kayıtlara bakılırsa, 27 Mayıs 1960 Darbesi sonrasına rastlıyor. Darbeyi takip eden Ağustos ayında bir grup üniversite öğrencisi, aynı sloganla kampanyayı yeniden başlatıyor ve şehri afişlerle donatıyor.* (Bu sloganlı kampanya ile Kürdistan’da yaygınlaştırılan “Türkçe Konuş Çok Konuş” sloganını karıştırmamak gerekir.) 27 Mayıs Darbesi sırasında ise Sait Kırmızıtoprak ve Sait Elçi, 49’lar Davası’ndan dolayı tutuklu bulunuyor. Bu çelişkili duruma rağmen Ali Dayı’nın anlatımını olduğu gibi aktarmayı uygun gördük. Ali Dayı’yı teyit için zorlamanın önündeki fizikî engeller de mâlum... Eğer aynı sloganlı afişler, 27 Mayıs’tan önce de İstanbul sokaklarına asılmışsa (bunun dijital kaydını bulmayı başaramadık, ancak tanıkları teyit edebilir), buradaki çelişki de ortadan kalkar.


* Rıfat N. Bali; Vatandaş Türkçe Konuş-Sunuş Yazısı; Kebikeç Yayınları; 2000


Almanlar kelaynak kuşları gibi!


Gülten Teyze anlatıyor:

“Ali Amcan Almanya’ya geldikten sonra tanıştık biz. Halasının kızı, bizimkilerin kiracısıydı. Geldiler, istediler. 8-10 gün geçti, geldik buraya. Burada da o zaman hiç aile yok. Her taraf bombalanmış, ev yok, daha koyunları otarırlardı buralarda. Hiçbir şey yok.

Kimse bize ev vermiyor, zaten ev de çok az. Savaştan çıkmışlar, her aileye birer oda dağıtıyorlar. Biz de burada Dersimli bir ailenin yanında kaldık. Bir tek oda. 

Sonra bir eve çıktık. Bir bakkalımız vardı, aynı memleket usûlü bir bakkal. Komşu beni götürdü, tanıştırdı. Gittim, bir tane domates, bir tane biber. Biz alışmışık domatese, bibere, şuna buna, burada yok. Biberler de her biri bu kadar, ayakkabı gibi. Ama komşularımız çok dürüst insanlardı, çok iyilerdi.

Amcan bi’ gün bana dedi, ‘Git muz al.’ Gittim bakkala, tanıdığım kız vardı, dedim ki, ‘Ein kilo muz.’ Kadın bana baktı, dedi, ‘Banane?’ Gene söyledim, yine ‘Banane?’ dedi. Almadım muzu, çıktım geldim. ‘Niye almadın?’ ‘Kadın vermiyor, diyor ki banane!’ Dedi ki ‘Burada muzun adı banane.’ E ben nereden bileyim onu?

Başka bir gün... Sigara içiyordu amcan. Bana dedi ki, ‘Git, kibrit al.’ Ben gittim kadına. ‘Monika’ dedim, ‘kibrit.’ Ben ‘Kibrit’ diyorum, o diyor, ‘Was denn?’ (O da ne?) Sonra durdum, durdum, kadına dedim ki, ‘Feuer, feuer!’ (Ateş, ateş!) O da zannetmiş ki ben koşmuş gelmişim, yangın çıkmış, yardım istiyorum. ‘Ay, ay, ay’ dedi, baktım kaldırdı telefon melefon ediyor. Birden kocasını çağırdı, çıktılar kapının önüne, bizim eve doğru bakıyorlar. Ben elimi kaldırdım, böyle ‘püf, püf’ yaptım, kibriti anlattım. ‘Ah, Gott’ (Aman Allah’ım!) dedi. Bana böyle kocaman bir paket kibrit verdi, aldım getirdim. Amcana dedim, ‘Bir daha beni bir yere gönderme.’ Sonra da oturdum, Almanca öğrenmeye. Öğrendim de...

Ama şimdi de bir kelime Almanca bilmiyorum, unuttum hepsini. Çünkü doktora gidiyorum Türkçe, yanında çalışanlar Türkçe, mağazalarda Türkçe. Almanca’ya gerek yok ki! Almanların öğrenmesi lazım Türkçe’yi. Eskiden bu binada hep Almanlar otururdu. Kalkıyordun ‘Guten Tag’ (İyi günler), yatıyordun ‘Gute Nacht’ (İyi geceler). Şimdi yok. Üstümde Bulgar, en alttaki Türkiyeli, bir alttaki Alman. Artık Almanlar yok. Hani derler ya, kelaynak kuşları gibi, Almanlar birkaç kişi kalmış bu muhitte.”  

BİTTİ


Ali Dayı, 80’li yıllarda Suriye’ye, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ı ziyarete de gitmiş. Bir süre kalmış oralarda. Sonunda geri dönüp Almanya’daki çalışmalara devam edene dek şoförlük yapmış, Rojava yerleşimlerinde toplantı toplantı gezmiş. Bu fotoğrafı da o günlerden...



3581

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA