Setero...Setero...

Meral Akçay, üç yaşından bu yana şarkı söylüyor. Doğup büyüdüğü Kiğı’nın Peri Suyu vadisinde hayatına radyonun girmesiyle müzik tutkusu başlayan Akçay’ın ilk albümü ‘Setero’ dinleyicilerle buluştu.

15 Temmuz 2017 Cumartesi | Kültür-Sanat

Suna Alan / Londra


Meral Akçay, üç yaşından bu yana şarkı söylüyor. Doğup büyüdüğü Kiğı’nın Peri Suyu vadisinde hayatına radyonun girmesiyle müzik tutkusu başlamış. Akçay, radyodan dinleyip sevdiği şarkıları ezberleyip, dağlara karşı söylemeye başlamış. Aynı zamanda doktor olan Akçay’ın yakın zamanda Setero albümünü dinleyicilere ulaştırdı. Akçay, barış temalı albümü ile halkların hem acılarını hem de sevinçlerini anlatan şarkıları seçmeye çalıştıklarını söylüyor. ”Keşke bu topraklarda yaşayan tüm halkların ezgilerini radyolarımızdan dinleyerek büyüseydik” diyen Akçay ile ‘Setero’ albümünün hikâyesini anlattı.


Kuşlar korosu

Üç yaşlarındayken söylediğim şarkıların kaydı var aile arşivinde. Hatırladığım kadarıyla müzik hep vardı yaşamımda. Kiğı’nın Peri Suyu vadisinde muhteşem bir doğanın içinde geçti çocukluğum. Bahar aylarında başlayan ‘kuşlar korosu’ o coğrafyanın büyüleyici özelliklerinden biridir. Kuşların seslerinden çok etkilendiğimi, bu sesleri taklit etmeye çalıştığımı hatırlıyorum. 


Dağlara söyledim

İlkokul yıllarında radyo girdi yaşamıma. Radyo benim için hala en mucizevi icattır. Aşık Veysel, Neşet Ertaş (hatta İsmail Cem döneminde Zülfü Livaneli), Edith Piaf, Ray Charles… Herkes var radyoda o zamanlar. Radyo sayesinde bir dağ köyünde her türlü müzik ile buluşma imkânım oldu. Radyodan dinleyip sevdiğim şarkıları ezberliyor, dağlara karşı söylüyordum. 

Aslında şarkı söylemekten çok, bir şeyler çalmak istiyordum. Bir blok flüt geçmişti elime o zamanlar. Gece gündüz kırda, bayırda, dağda uğraşıp flüt çalmayı öğrenmiştim. Müziğin bende bir tutku haline gelmesi ise Kırşehir’de Kale Ortaokulu’nda öğretmenim olan İsmail Göğüş ile başlar. İnanılmaz dinamik ve motive edici bir öğretmendi. Flüt çalabildiğim için flüt korosuna almıştı öğretmenim beni. Sonra çok sesli koro kurup bu koroya da dâhil etmişti.


İçimde hep müzik vardı

Derken, ben giderek beni ben yapan, çalışırken ayaklarımı yerden kesen şeyin müzik olduğunu anlamaya başlamıştım. Elime hangi çalgı aleti geçse alıp çalmaya çalışıyordum. Ama maalesef o dönemin koşullarında şimdiki kadar imkân yoktu. Öğretmen bir baba, birkaç çocuk üniversitede okuyor... Keman istiyorum ama mümkün değil. Konservatuara gitmek bir seçenek olmadı. Bir ‘meslek’ sahibi olmak gerekti… 

Ankara’da üniversiteye başladım ama içimde müzik var… 1986 yılıydı, Ankara Radyosu, Halk Müziği Gençlik Korosu’na eleman almak için sınav açmıştı. Şansımı denemek için sınava girdim, kazandım. Dört yıl sürdü radyo serüvenim. Üniversite bittikten hemen sonra ABD’ye gitmek durumunda kaldım ve Ankara Radyosu’ndaki müzik hayatımı sonlandırmış oldum. ABD’de de yine amatör olarak devam etti müzik çalışmalarım. Türkiye’den lisansüstü eğitim yapmaya gelen müzik ile ilgili arkadaşlar ile gruplar oluşturduk. Üniversitelerin kültür festivallerinde halk ezgileri söyledik. 


Kürtçe derin bir yara

Sanırım amatör de olsa müziğin içinde olunca insanın aklının bir köşesinde bir albüm projesi hep oluyor, ama süreci tetikleyen bir şeylerin olması gerekiyor. Anadolu son derece zengin bir kültürel zenginliğe sahipken, korku refleksleriyle uygulanan politikalar ile tek tip bir kültür oluşturma çabasına girildi yıllarca.

Çeşitli halkların birlikte yaşayabilmelerinin tek seçeneği olarak ‘tek tip’ olmanın gerekliliğini dayatanlar, sistematik bir kültürel fakirlik yarattılar bu denli zenginliğin içinde. Bundan hepimiz bir şekilde nasibimizi aldık. Ben anadilimi öğrenemedim örneğin. Sesi muhteşem güzel olan annemden bir tane bile Kürtçe şarkı dinleyemedim. Sadece ağıt mırıldandığını hatırlarım. Anadilini ‘yutmak’ zorunda bırakılmış olmak… Bu bende derin bir yaradır. Radyomuzdan İngilizce, Fransızca, Almanca şarkılar dinleyebildik ama kendi coğrafyamızın halklarına ait ezgileri dinleyemedik. Ne kadar yazık! Keşke bu topraklarda yaşayan tüm halkların ezgilerini radyolarımızdan dinleyerek büyüseydik. Bu bizi daha “az vatansever” yapmayacaktı, aksine bu coğrafyanın halkları birbirlerinin müziklerini dinleyerek daha güçlü bir ortaklık kuracaklardı, birbirlerini ötekileştirmeyeceklerdi.


Setero ile haykırmak istedim

Müziğin olağanüstü birleştirici bir gücü olduğuna inanıyorum. Öylesine sınır tanımaz ki şarkılar, öylesine dokunur ki yüreklere gün olur bir İngiliz, Azeri ananın sulh için yakarışını dinlerken tutamaz gözyaşlarını. Kimi zaman bir tek ezgi, bir şarkının içinde geçen tek bir cümle, milyonlarca insan arasında görülmez bir bağ kurabilir. İşte bu yüzden ki şarkıların insani ortaklıklarımızı dünyaya haykırmanın en etkin elçisi olduğunu düşünürüm.  

‘Setero’ ile bu coğrafyanın halklarına farklılıklarımızın muazzam bir zenginlik olduğunu bir kez de ben haykırmak istedim. İstedim ki tutkuyla bağlı olduğum bu coğrafyanın kadim halkları bu albümdeki şarkıları dinlerken ne kadar zengin bir kültüre sahip olduklarını, birbirleri için ne kadar vazgeçilmez olduklarını bir kez daha görebilsinler.

Bu albümün mesajı çok kültürlülüğümüzün büyük bir zenginlik olduğunu bir kez daha hatırlatmak, anaların yüreklerinin artık  yanmaması için bir çağrı yapmak… Bize sistem tarafından dayatılan ‘iki resim arasındaki on farkı bulun’ ideolojisi yerine ‘iki resim arasındaki yüzlerce ortaklığı bulun’ mesajı var bu albümde.


Setero bir ağıt

14 yıllık bir ABD serüveninden sonra İstanbul’a döndüm ve yollarımız Vedat Yıldırım ile bir projede kesişti. Albümün içeriğini Vedat Yıldırım ve Cansun Küçüktürk ile birlikte belirledik. Aksanımın yettiği dillerde şarkılar seçmeye özen gösterdik. Örneğin Çerkezce ve Lazca  şarkı  söylemeyi arzu etsem de dilin hakkını veremeyeceğimi hissettiğim için bu dillerde şarkı alamadık albüme. Albümün ‘Barış’ teması olsun istediğim için Navrus Genceli’nin şiirinden Ali Ekber Tagiyev’in bestelediği ‘Sulh Mahnısını’ seçtik. Olağanüstü güzel duygularla yazılmış ‘barışa yakarış’ şiiridir ‘Sulh Mahnısı’. Mümkün olduğunca halkların hem acılarını hem de sevinçlerini anlatan şarkıları seçmeye çabaladık. Ermenice şarkı bir düğün karşılamasıdır örnegin. Usta Kerim adlı Farsça şarkı ise hiç hesapta yokken albüme alınan bir şarkı. 

Ben “Ez Keçikek Gundî Me” adlı şarkıyı okumayı çok istemiştim. Ancak şarkıyı telif hakları gibi bir takım sorunlar nedeniyle okuyamadığım için üzülürken ses hocam Cavit Mürtezaoğlu bu şarkının ezgisinin çok eski bir İran aşk filminin müziği olduğunu ve şarkının adının da ‘Usta Kerim’ olduğunu söyledi. Cavit Hocamın yardımıyla şarkıyı Farsça olarak öğrendim ve okudum. ‘Havada Kar Sesi Var’ öğretmen olan babamla evlendikten sonra Kürtçe hiç şarkı söyleyememiş olan annemin sesinden duyduğum tek şarkı olduğu için okumak istedim. 

Neşet Ertaş şarkısını okumak ise benim için ateşle oynamak gibi bir şeydi, ama Vedat’ın yüreklendirmesi ile okumayı denedim. “Rindo” adlı eser Adıyaman yöresine ait, Ali Sizer’den alınan Alevi/Kürt kültürünü temsileden bir semah. Albüme adını veren “Setero” Zazaca bir ağıt. Tam da Dersim bölgesinin çığlığı, benim çığlığım yani… 

Şarkıların tümü Vedat Yıldırım ve Cansun Küçüktürk tarafından yeniden düzenlendi, tanıdık ama yepyeni ezgiler ortaya çıktı.


Meral Akçay 

Gêxî’de (Kiğı) dünyaya geldi. Üniversite öğrencisi olduğu 1986-1991 yıllarında Ankara Radyosu Halk Müziği Gençlik Korosu’nda çalıştı. 1991 yılında lisansüstü eğitim için gittiği Amerika’nın Georgia Tech, Emory Üniversitesi gibi üniversitelerin kültür festivallerinde sahne aldı. İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesinde (Çapa) viroloji alanında doktorasını tamamladı, aynı kurumda 2012 yılında Doçent oldu. 



575

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA