‘Hiçbir vakit tam karanlık değildi gece’

Cihan ERDOĞAN

15 Temmuz 2017 Cumartesi | Forum

Den Haag’ın dışına doğru Lahey adelet divanına yakın, gösterişli bir bina da çoğu Kürdistanlı hukukçu ve farklı halklardan insanlar iki gün Kürdistan’ın değişik kentlerinde yaşanan çökertme, yıkım ve insani dramı tartıştı.

Seçilmiş görevlerinden uzaklaştırılmış belediye eşbaşkanları, milletvekilleri, avukatlar, insan hakları savunucuları, dünyanın değişik yerlerinden gelen yargıçlar, avukatlar, akademisyenler büyükçe bir salonu doldurmuşlardı. Konuşmalar anında İngilizce, Türkçe, Kürtçe dinlemek mümkündü.

Bir köşeye sıkışarak atmosferi ağır toplantıyı dinlemeye başladım.

Faysal Sarıyıldız anlında biriken ter tomurcuklarını elinin tersiyle silerek gür sesiyle kesik kesik konuşuyordu. Çakırımsı gözleri büyüyordu. Halen olay yerinden çıkamamış bir atmosfer içerisindeydi. Ateşin, yangının, bodrumların altındaki inlemeleri tekrar yaşayarak anlatıyordu:

“Bodrum sivil doluydu. İstanbul ve değişik kentlerden gelen öğrencilerdi. Son günlerde gelmişlerdi... Biliyorlardı Kürtler öldürülüyor... Biliyorlardı Kürdistan’da büyük bir yıkım, büyük bir çökertme yaşanıyordu. Yüreklerini, vicdanlarını ellerine alarak yollara düşüp ölmeye gelmişlerdi. Hepsi silahsızdı. Fotoğraflarını çekip gönderdik. Yetkili otoritelerden hiç ses çıkmıyordu. Yıkım emiri çok yüksek yerlerden gelmişti. Orada o binanın bodrum katında delik deşik edilip yakılarak, yanarak hepsi canlarını verdiler.”

Zayıf uzun boylu başka bir avukat “İçerisi yanık insan cesetleri dolu torbaları DNA tespiti için adli tıp binalarına bizler taşıyorduk. Yaşlı insanlar askeri araçların arkalarına bağlanıp sürüklenerek öldürülmüşlerdi” derken sesi çatallaşıyor, elleri titriyordu...

Bir başka insan hakları savunucusu: “Sessiz mezarlığa dönüşen hayalet kentlerde ölülerle birlikte geziniyorduk. Ellerinde ağır silahlarla dolanan sakallı zebanilerin çoğu bir başka dil daha çok Arapça konuşuyorlardı.”

Şebnem Korur Fincancı, “Bu kırım, bu vahşet insanlığın vicdanını daha çok yaralayacaktır. Günler sonra dar sokaklarda yanmış insan uzuvlarına rastlamak mümkündü... Yakılıp, yıkılan akordiyon körüğüne çevrilen hayalet kentlerin sokaklarında üzerlerimize çevrilen namlular altında geziniyorduk.

Biliyoruz ki biz vicdan sahibi insanların, sivil toplum örgütlerinin işleri çok zordur... Bütün bu vahşeti tek tek belgeleyip insalığa anlatma bizim omuzlarımıza yüklenmiş görevlerdir.”

Up uzun sabahı olmayan bir gecenin içinde gibiydik. Yüz yıl önce İstanbul’da vagonlara doldurulup ölüm yolculuğuna çıkarılan ünlü müzisyen Gomidas Vartabed, şair Taniel Varujan, yazar şair Krikor Zohrab, yazar Diran Kelekyan bir binanın bodrum katında saklanıp kurtulan yazar Zabel Yesayan ölmüş öldürülmüş sayıları milyonlara varan Ermenilerle birlikteydik.

Yüz yıla yayılan acı bugün gelip bu toplantı salonunda gezinip duruyordu.

Benzer bir hikayeyi bu defa Kürtler üzerinden dinliyorduk...

Ermeniler ve onlardan sonra kırımdan geçirilen halklardan bir başka farkları vardı Kürtlerin, dağlarda yaktıkları ateşin harı yükseliyordu. Dağlar ve Kürtler birleşmişlerdi...

Bu bir umuttu. Artık “Hiçbir vakit tam karanlık değildi gece, her acının sonunda açık bir pencere vardı. Aydınlık bir pencere.”

Yeni İttihatçıların en çok korktuğu da buydu.

Eski Sierra Leone Özel Mahkemesi Başkanı Geoffrey Robertson kısa özlü cümleler kurarak, Ermeni kırımından bugüne Türkiye’nin bagajının ne kadar yüklü olduğunu anlattı. Robertson, “Türkiye’nin Kürtleri toplu bir şekilde cezalandırdığını, Kürtlere karşı Sri Lanka modelini uyguluyor…” dedikten sonra adeletin kamuoyu yaratılarak sağlandığının altını çizmek istedi. Dünyaca tanınmış yargıç Robertson konuşmasının satır aralarında dünyanın birçok yerine yayılan Kürtlerin kamuoyu yaratabilecek güçte olduklarını anlatmak istiyordu.

Robertson insan hakları ihlalleriyle yazdığı kitabın 6. baskısında Kürtlere genişçe yer vereceğini açıklaması sorunun dünya genelinde daha sıcak tartışılacağı anlamındaydı.

Ercan Kanar, “İttihat ve Terakki’den günümüze birçok soykırım yapıldı. Hiçbirisiyle de yüzleşilmedi. Bütün bu kırımlar ne yazık ki batıdan gelen silahlarla yapıldı, yapılıyor…”

İran, Suriye, İrlanda, Fransa, İsviçre ve dünyanın daha birçok yerinden akademisyen, insan hakları savunucusu Kürt halkının dostlarının konuşmalarını dinlerken biraz olsun tarihin derinlikli kulvarlarında turlara çıkmıştım.

Bir tren vagonuna bindirilen Abdulhamit vagonun kapısında bekleyen kişiye sorar ‘Kimsin evladım sen?’

Ben Teşkilatı Mahsusadan Şehsuvar Sami.

Ben Sultan...

Sultandın... Şimdi Selanik’e sürgüne gidiyorsun...

Şehsuvar Sami İttihat ve Terakki’nin kurduğu Teşkilatı Mahsusa’nın ajanıdır. Aradan uzun yıllar geçmez...

Sarıkamış bozgunundan sonra Ermenileri kırımdan geçiren Enver Paşa’yı hayranı olduğu Almanlarda yalnız bırakmıştır.

Şile sahili yakınlarına demirleyen Alman denizaltıyla kaçacak olan Enver, Cemal ve Talat’ın yanında yine Şehsuvar Sami vardır.

Talat, “Vatan için çok şeyler yaptık, çok yakında geri döneceğiz” dediğinde Şehsuvar Sami, “dönüp, dönemeyeceğinizi bilmiyorum... Hepimiz ama çok çürüdük…”

Günümüzün Enver, Cemal ve Talatlarının yaptıklarını anlatmak kelimelerin anlam gücünü hafifletmekten öte bir işe yaramaz...

Şehsuvar Sami, James Bond çantasıyla mutlaka şimdi onların yanında gezinmektedir.

Kaçacaklar mı, kaçmayacaklar mı? 

Onu bilmem fakat kendileriyle birlikte yalanlarıyla, hırsızlıkları ve aleni cinayetleriyle büyük bir toplumu da çürüttüler...

Toplantıya ev sahipliği yapanlardan MAF-DAD yöneticisi Mahmut Şakar vakur bir sesle: “Kürt meselesinin karekteri değişti. Artık uluslararası bir karektere büründü.”

Değerlendirmesi yapılan iki günlük toplantının başarısının ve günümüzün Enver ve Talat’larının geleceklerinin en kısacık bir cümleyle anlatımıydı.

Kürtler dağlarda, zindanlarda yaktıkları ateşi ciddi bir entelektüel güçle dünyanın dört bir yanına yaymaya çabalıyorlar...

Şair Paul Eluard’ın deyimiyle, En Uzun Karanlığın tünelinden, “hiçbir vakit tam karanlık değildi gece, her acının sonunda açık bir pencere vardı. Aydınlık bir pencere.

Ve o pencereden hepimiz ışığı görüyoruz…”


Dua

Kuğular bu akşam ümitsizce göçtü zehirli göllerden

Mahzun kızlar zindandaki kardeşlerini düşlüyor

Savaş bitti leylakların bittiği çayırda.

Ağıtlar yakarak ince kadınlar, başları önde

Tabutların ardından gidiyorlar yeraltı geçitlerinde.

Çabuk n’olur, donuyoruz bu vicdansız karanlıkta,

Çabuk götürün bizi o müşfik hayata,

Kardeşlerimizin uyuduğu o kilise mezarlığına.

Öksüz bir kuğu gam çekiyor ruhumda

Ve orda, kan damlıyor gözlerimde taze ölüler üstüne.

Sakatlar ordusu çiğnerken kalbimin patikalarını

Çıplak ayaklı bir kör

Bir duacı aramada kutsal umutla.

Bütün gece uludu çölün kızıl köpekleri

Kumlar üstünde anlaşılmaz, anlatılmaz bir kederle inleyerek.

Ve düşüncelerimin fırtınası yağmurla dindi;

Dalgalar zâlim buzun altında sindi

Dev meşeler çığlık çığlığa

Yaralı kuşlar gibi döktü yapraklarını.

Sonra gece, ıssız bir boşluğa gömüldü.

Ve yalnız, kanlı ayın altında

Kımıltısız, binlerce mermer heykel gibi

Toprağımızın bütün ölüleri, birbirine duaya dirildi.

Adom YARCANYAN


230

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA