‘Çocuklarımızın kanı birbirine karıştı...’

Rojava şehidi Suphi Nejat Ağırnaslı’nın (Paramaz Kızılbaş) annesi Nuran Ağırnaslı, oğlunun evdeki hallerini, O’nun yokluğunda neler yaptığını-yapacağını ve Rojava’ya ilk gidişini gazetemize anlattı...

14 Temmuz 2017 Cuma | Toplum-Yaşam

14 Temmuz 1982 günü, Mehmet Hayri Durmuş öncülüğünde, Türk devletinin ihanet ve tasviye politikalarına karşı başlatılan Büyük Ölüm Orucu Direnişi’nin son günlerinde, enternasyonalist devrimci Kemal Pir, kendisine direnişi bırakma çağrısı yapan cezaevi doktoru Mustafa Özcanlı’ya şöyle demişti: “Bazı tarihi ve kritik günler olur ki, devrimciler kendisini feda ettiğinde, birer kayıp olarak görülmez, tersine onlar gelecekte daha büyük devrimcilerin ortaya çıkmasının gerekçesi olur. İşte biz de, şimdi kendimizi feda edeceği ama gelecekte büyük devrimciler ortaya çıkacak, daha büyük devrimciler eğitilecektir. Yarın Kürt çocukları, daha ilerdeki dönemlerde ise Türkiyeli çocuklar kendimizi neden feda etme gereğini duyduğumuzu anlayacaktır. O zaman hiç bir güç onları engelleyemeyecektir. Bunu bugün burada söylüyorum, sizler de yarın gözlerinizle göreceksiniz.” 

Ölüm orucu direnişinde şehit düşen Kemal Pir’in şehadetinin üzerinden otuzbeş yıl geçti ve onun daha o zaman öngördüğü bu gerçeği, şimdi herkes kendi gözleriyle görüyor. Bugün Türkiyeli çocukların yanısıra Avrupalı çocuklar da devrimin çağrısına kayıtsız kalamıyor ve Ortadoğu’nun orta yerinde; elele, omuz omuza devrim ateşini harlandırıyor. Bu devrimcilerin bazıları hayatının baharında birer devrim çiçeği olarak o coğrafyada boy verirken, Kanadalı YPG savaşçısı John Gallagher (Gabar Rojava) kendi ülkesinde bir kahraman gibi, şanına yakışan resmi bir törenle karşılandı. Türkiyeli BÖG komutanı Aziz Güler ise “terörist” ilan edilerek, cenazesi yaz sıcağında aylarca Türkiye sınırda bekletildi. Ailesi başta olmak üzere, devrime gönül veren herkese karşı ahlâksız bir psikolojik savaş yürütüldü.  

Annesi ve babasının arandığı bir sırada Türkiye’de hayata “kaçak” doğan, Almanya’da büyüyen ve Kobanê’de kahramanca ölümsüzleşen Suphi Nejat Ağırnaslı’nın (Paramaz Kızılbaş) cenazesine aylarca ulaşamayan ailesi de, o süreçte oğlunun arkadaşı BÖG komutanı Aziz Güler (Rasih Kurtuluş) ve Mahir Arpaçay’ın (Tamer Arda) şehadet haberini aldı. Oğlunun mezarını koruyamayacakları endişesiyle cenazeyi  Türkiye’ye getirmeyen aile, O’nu özgürleştirmek isterken bağrına düştüğü Kobanê’de toprağa verdi.

Oğlunun şehadetinden sonra Kobanê’de kalan ve orada açılan Paramaz Kızılbaş Eğitim ve Kültür Merkezi’nde çalışmalar yürüten baba Hikmet Acun, o kurumu gözbebeği gibi koruyor. Arin Mirkan’la aynı süreçte şehit düşen Paramaz Kızılbaş’ın annesi Nuran Ağırnaslı ile Almanya’nın Bottrop şehrinde buluştuk: 

Öncelikle Kobanê sizde nasıl bir duygu uyandırıyor?

Bir yanıyla bizim gençlik hayallerimizin gerçekleştiği bir yer. Dünya oraya farklı bakıyor. Kanadalı bir enternasyonal savaşçının cenazesi devlet töreniyle karşılandı mesela. Hiçbir yerde bizimkilerin baktığı gibi bakılmıyor.


Gideceğini size söyledi mi?

“Nurhak’da bir arkadaşımın düğünü var, oraya gidip ordan Latin Amerika’ya geçeceğim” demişti. Herkese Latin Amerika’ya gideceğini söylese de ben buna inanmadım. Onun yapacağı şeyler sınırlıydı ve biliyordum ki, Rojava’da olanlara asla kayıtsız kalamazdı.


Kobanê’de neler yaşadınız?

İlk gittiğimde, daha cenazesi bulunmamıştı. Onun arkadaşlarıyla Miştenur Tepesi’ne çıktık. Çarpıştığı mevziye birlikte kızıl bayrak diktik. İbrahim Kaypakkaya için yazılan; ‘Yoldaş seni anacağız’ marşını söyledik. Orada Mahir Arpaçay (Tamer Arda), ‘Bir oğul büyütmelisin, kavgada yiğit olmalı’ marşını okudu. Çok güzel bir sesi vardı. Tabii daha çok oğul üzerine ve o da süreç açısından çok büyük bir haksızlık oluyor kadınlara. Bu konuda Kürt Hareketi gerçekten bir çığır açtı. Kürt kadını, batıda yaşayan Türk kadınından o kadar ileride ki, aralarında ciddi bir uçurum var.


Oğlunuzun “Latin Amerika”ya giderken, sizden bir isteği oldu mu?

Bir oda dolusu kitabı vardı. Giderken; ‘Giysilerimi falan boşverin ama kitaplarımı koruyun’ dedi. Bunlar otuz senenin kitapları. Tabii Latin Amerika’ya gidiyor gibi konuşuyor ama bugün düşündüğümde, bir vasiyet gibi: ‘Kitaplarımı iyi koruyun...’


Ne yaptınız onun kitaplarını?

Türkiye’ye yönelik kafamda bir vakıf projesi var. Arkadaşlarıyla da konuşmayı düşünüyorum, fakat Türkiye’de her şey darmadağın, çok da planlayamıyorum doğrusu. Kitapları şimdilik koruyorum ama yarın öbür gün ne olacağını kestiremeyeceğimiz bir süreç yaşıyoruz. Belki ilk etapta evde durabilir, sonrasında kurulacak vakfa devriledecek. Fakat bu aşamada çok da kolay görülmüyor. O da olmazsa, Kobanê’de onun anısına kurulan kuruma aktırılabilir.


Bir anne olarak, çocuğunu bu savaşta kaybeden diğer annelere ne söylemek istersiniz?

Ben annelik üzerinden çok da anlam yüklemek istemiyorum. Bu Nejat’ın da isteyeceği bir şey değildi ama büsbütün de bundan arındıramıyorsun. Annelere akıl vermek gibi bir düşüncem yok kesinlikle. Bir kısmı da sadece anne olarak yaşıyor belki çocuğunun olayını. Ben çok fazla yoldaşımın ölümünü gördüm. Fakat bu şöyle başka bir şey oluyor: Erken ölüm, yani sırasız ölüm! Biz bir şeyleri eksik yaptık, onlara yaşanılası bir dünya bırakamadık. Daha çok suçluluk duygusu getiriyor beraberinde. Bizler bir şeyleri yeterli yapabilseydik, çocuklarımız yaşıyor olacaktı.


Onu bir kitapta anlatma gibi bir projeniz var mı?

İstiyorum bunu. Onun çok hikâyesi var. Örneğin; Marxloh çevresinde çok arkadaşı vardı. Bir gün geldi, çok kızgındı. ‘Nerdeyse bütün çocukların adı Deniz, Mahir... Bunların bir çoğu kötü işlere bulaşmış. Ya doğurmasınlar bunları, ya da o isimleri vermesinler’ dedi. Mesela bana hep ‘Sen Almanya’da ‘karakafa’ olmanın dezavantajlarını hiç yaşamadın’ diyordu. Burada doğmadığı halde, öğretmenleri onun Almanca’yı bir Almandan daha iyi konuştuğunu söylüyordu. Okulu çok iyi bir dereceyle bitirdi. Mezuniyetinin olduğu gün, mezuniyet balosuna değil, sendika toplantısına gitmişti. Dile çok yatkınlığı vardı. Kendisini sürekli geliştirmek istiyordu. 

Nejat’ın ölümünden sonra Salih Müslim’in bir açıklaması vardı: “Çocuklarımızın kanı birbirine karıştı...” 


EYLEM KAHRAMAN


1422

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA