Bir direniş destanı: Hatice Altun

Apocular bizim evde çok kaldı. 12 Eylül’e kadar iki günde bir basılırdı ama hiçbir zaman bir şey yakalatmadım. İyi silah saklardım; tonla silah sakladım. Hiçbir silahı bugüne kadar devlete vermedim!

13 Temmuz 2017 Perşembe | Toplum-Yaşam

SALİH DOĞAN


Hatice Altun... Bir direniş, cesaret destanı. Haki Karer, Mazlum Doğan, Kemal Pir, Doğan Kılıçkaya, Hayri Durmuş’lara kapılarını açan, onları saklayıp koruyan bir ana. Hem büyük bir tarihe tanıklık etti hem de o yiğitlere analık yaptı.

Onurlu bir tarih. Aynı zamanda acılar, zulümler ve ölümlerle dolu bir tarih...

PKK’nin doğuşunda büyük emekleri olan Hatice Ana’nın bir oğlu, iki torunu özgürlük kavgasında şehit düştü. 

Oğlu Haydar yaralanıp esir düştüğünde Hatice Ana bir an sessizliğe gömülür. Sonra başını kaldırıp, “Peki çözülmüş mü?” diye sorar. Tek kelime bile söylemediğini duyunca derin bir ohh çeker… Torunlarını, Abdullah Öcalan, Kemal Pir’i, Haki Karer, Hayri Durmuş ve Mazlum Doğan’ı anlatarak büyütür…

PKK’nin öncü kadrolarından Haydar Altun ve Rıza Altun’un annesi Hatice Ana, iki yıl önce 13 Temmuz’da Almanya’nın Köln kentinde, sürgünde hayatını kaybetti. Geriye direniş, cesaret, onur ve yiğit evlatlar bıraktı. Hatice Ana, ölümünden yıllar önce o zorlu yılları anlatmıştı:


‘Sazı çaldılar, zorla gelin yaptılar’

“Biz aslen Dersimliyiz... Babamın adı Xido’ydu. Zengindi, adamları vardı. Bir dönem eşkıyalık da yapmış. Hem de devlete karşı çıkan biri. Anamı Sivas’tan getirmişler. Sözü para ediyordu. Babamın dayısının çocukları da eşkıya olmuştu. Onlar başka bir köyde oturuyorlardı. Başka eşkıyalar da vardı. Onlar kardeşim Veysel’in önünü para için kesiyor vermeyince de öldürüyorlar. Evliydi, çocukları vardı. Ama eşkıya olan akrabalarım gidip kardeşimin öcünü aldı.

Ben köyde evlendim. Eşim, amcamın oğluydu. Babası seferde ölmüştü. Babam getirmiş büyütmüştü. Beni zorla, gönülsüz verdi. Sevmiyordum. Zorla, döve döve verdiler. Düğün yapmaya dedelerimiz geldi. Sivas’tan gelen dedelerimiz, oturdular sazı çaldılar. Beni gelin yaptılar. Bağırdım, çağırdım çaresi yok, sürüne sürüne gittik. Dağ adamıydı. Bir şey öğrenmemiş ki, ne yapayım? Öksüz büyüyenler aksi oluyor. 

Sonra evin derdine düştük. 7 çocuğum oldu. En küçüğü Nurhayat. Ondan önce Haydar vardı. Rıza, Xezal’ın, Bezar’ın küçüğü. En büyüğü Sait’ti. Rıza cin gibiydi. Baş edemiyorduk. 

Kayseri’den Tuzluçayır’a gittik. Önce kirada oturduk. Sonra NATO Yolu’nda bir ev satın aldık. O zamanlar, bir iki ev ya vardı ya da yoktu. Evimiz küçüktü. Arkadaşlar çalıştı, evi büyüttüler. Çocuklarımız okusun, memur olsun, para kazansınlar diye Ankara’ya geldik. Sait ve Xezal okuyordu. Parti geldikten sonra ise hepsi bıraktı.


‘Masaya çıkıp konuşuyorlardı’

Rıza, Tuzluçayır’da devrimci oldu. Tuzluçayırlı arkadaşlar çoktu. Evimize gençler geliyordu. Bazıları şehit düştü. Kazım, Cemal onlar yaşıyor. Çok vardı, isimlerini unutmuşum...

Ev, gece gündüz doluydu. Başkan gelip konuşuyordu. Bir yanlış olunca Başkan düzeltiyordu. Biz yemekle, çayla uğraşıyorduk. Başkan bir gün yemeğini yedi, çayını içtikten sonra, “Sen git yat” dedim. Başkan, “Niye? Beni kovuyor musun?” dedi. “Seni kovmam. Arkadaşlar hep ayakta kaldılar, açtırlar. Senin yanında yemiyorlar. Onlar da yesin” dedim. “Peki, sen öyle diyorsan ben gidiyorum” dedi Başkan.


‘Kesire bir daha gelmedi’

O sıra Kesire de bana, “Herkes gitsin, kendi evinde ekmeğini yesin. Sen niye kendini üzüyorsun? Yemek yapıyorsun, çay yapıyorsun. Hizmet ediyorsun” dedi. “Ben, candan yapıyorum. Sen evime gelme. Bundan sonra evime ayak basma” dedim. Kesire, çıkıp gitti. Bir daha da gelmedi. Zaten babası da ajandı.

Bir gün Kemal Pir, Mazlum Doğan geldi. Gelenleri bize göstermiyorlardı. Odaya gizlice koyuyorlardı. Ben de kapının deliğinden bakıyordum. Ama yakalanmıştım. “Bunlar kimdir. Bir göreyim” diyordum. Ama Rıza bırakmıyordu. Başkanın yanına gidip derdimi anlattım. Rıza gelip, “Sen ne konuştun.” “Ne bileyim ne konuştum. Sen bu kadarcık deliği bana fazla gördün” dedim.


‘Rıza’ya o zaman şirket dediler’

Bir gece kapı çaldı. Çocukların hepsi evdeydi. Telaşlandım... “Kimsiniz?” dedim. “Kapıyı aç” dediler. “Kim olduğunuzu söyleyin, kapıyı açayım” dedim. “Şirket evde mi?” dedi, kapıdaki ses... Rıza’ya o zaman ‘şirket’ diyorlardı. “Burası ‘şirket’in evi. Tanıyoruz. Teyze aç” dedi. Koştum odaya, “Rıza senin ismini söylüyorlar” dedim. Arkadaşların hepsi kalktılar, telaşlandılar. Kapıyı açtılar. Gelenler arkadaştı. Birbirlerine sarıldılar. Bir çanta dolusu silah getirmişler. “Ana bize bir çay ver, öldük” dediler. Ben çayı koydum. Baktım, her biri bir silahı almış eline. Seviniyor, gülüyorlar. 


‘İyi silah saklardım’

Bizim evde çok kaldılar. 12 Eylül’e kadar iki günde bir basılırdı ama hiçbir zaman bir şey yakalatmadım. İyi silah saklardım; tonla silah sakladım. Hiçbir silahı bugüne kadar devlete vermedim. Cesurdum. Ama şimdi kalmadı. Yaşlandım. Bir şey yapamıyoruz. Böyle işler başımızdan çok geçti. Neler neleeer yaşadık…

Sonra Rıza’yı tuttular. Bizim Hasan’ı yanıma alıp Diyarbakır’a gittim. Kadınlar bana bakıyorlardı. “Bunun burnu kıvırcığa benziyor” dediler. “Kıvırcık kim?” dedim. “Bir arkadaş” dediler. Meğer ‘kıvırcık’ Rızaymış... Onlara da, “Rıza’yı öldürmüşler, gidin getirin” demişler. Birbirimizden haberimiz yok. Hasan’a, “Hele aşağı in, Rıza’yı nereye götürmüşler sor gel” dedim. Hasan geldi “Adana’ya sürgün göndermişler” dedi. 


Esat Oktay’la karşılaşma

Gittim, ama Rıza yok. İşkenceci Esat Oktay Yıldıran çıktı karşıma.

“Oğlum nerede?” dedim.

“Öldürdük. Başın sağ olsun” dedi. 

“Senin başın sağ olsun. Ben bugün için doğurdum onu. Daha 5 tane torunum var. Senin için büyüteceğim!” dedim. 

“Allah Allah” dedi.

“Ben daha da doğuracağım” dedim. 

“Sen yaşlısın. Nasıl yapacaksın” dedi.

Esat, döndü gardiyana, “Yaz ver. Yaz ver” dedi. 

Rıza’yı Adana’ya götürmüşler. Peşinden gide gide Rıza’yı kurtardık. Sinop’a gittik. Sovyetlerin hududu. “Rıza’yı denizin içine atıyorlar. Boğuluyor” dedim. Denizin çevresinde gezdim ağladım, ağladım. Gittim, beni görüştürmüyorlar. Savcı, “Görüşmek yok. Dün niye gelmedin?” dedi. “Bilmiyordum” dedim. Arkada bir adam vardı ‘yazıktır’ dedi. O zaman savcı, “git, görüş” dedi. Gidip Rıza’yı çağırdılar. Birden görünce, ağladım. Rıza, “Ağlarsan yanıma gelme” dedi. “Sen buraya nasıl geldin? Burayı nasıl buldun?” dedi. Kalbimi göstererek, “Bura durmuyor. Bura bura... Senin ki yok ki, sen bilesin” dedim. 

Kemal Pir ve Rıza’ya bir kat elbise götürdük. Kemal Pir’e vermediler. Gardiyanlar parçalamışlar elbiseyi. Dışarı çıktım ki, tanımadığım 3-4 kişi vardı. Yanlarına gidip, “Nerelisiniz?” dedim. “Biz Kemal Pir’in anasıyız, babasıyız, bacısıyız” dediler. “Ya siz şimdiye kadar neredeydiniz? Siz demediniz mi bu oğlumuz kayboldu? Kemal Pir gibi bir adam” dedim. Ben ağladım. Onlar da ağladılar. Sonra gittik, onlar gidip görüştü.


Hatice Ana’nın banka soygunu!

Bir gün görüşe gittim. Gardiyanlar, “Yüzlük geliyor” dedi. Kızım bana para gönderiyor. Ben dağıtıyorum. Benim kocam bir şey vermiyor ki...

“Teyze sen bu parayı nereden getiriyorsun” dedi gardiyanlar.

“Bilmiyor musunuz? Gazete okumadınız mı?” dedim.

“Yok” dediler. 

“Ben banka soydum.” 

“Hangi bankayı.” 

“Ne bileyim. Soydum işte. Gazeteler ilan etti” dedim.

“Bu kadın bizimle dalga geçiyor” dediler. 

Rıza ile görüştürmeye beni bırakmıyorlardı. Zar zor giriyordum. Bir gittim ki, Rıza yok. “Rıza nerede?” dedim. “Rıza yoktu. Adana’ya götürdüler” dediler.

Çocuklara işkence yapıyorlardı. Biz dışarıda iki kişi kaldık. Arkadaş camdan elini uzatmış, “Analar, babalar bizi öldürdüler. Kadınları işkenceye götürdüler. Bize yardım” dedi. Hepsi kaçtı, bir erkek, bir ben kaldım. “Biz de bu tarafta mücadele vereceğiz. Korkmayın. Direnin, direnin, direnin” dedim. O zaman bazıları kendini yakmıştı.

Ben kapıyı taşladım. “Polisi çağırıyorum. Kimi istiyorsun onu söyle. Hangisi senin oğlun” dedi asker. “Hepsi benim oğlum” dedim. “Bununla baş edilmiyor. Ne istiyorsa ver gitsin” dedi, asker. O zaman işkencede çok insan öldürdüler. Bazı arkadaşlar kendini yaktı. Ne diyeyim, sonu gelmiyordu baskıların. 


Polise, otelciye rüşvet

Rıza’yı Antep’te işkenceye aldılar. 10 ay işkence yaptılar. 10 ay otelde kaldım. Nurhayat o zamanlar daha küçüktü, yanımda kaldı. Otelci Kürt’tü. Bana haberler getiriyordu. Bir polisle anlaşma yaptık. Polis Kayseriliydi. Cezaevinde olup biteni bana anlatıyordu. Ne olduysa gelip bana söylüyordu. 10 ay otelde kaldım. Benim karşımda karakol kuruldu. Otel sahibi geldi, “Senin karşında karakol kurulmuş. Kendine dikkat et. Kimse gelmesin” dedi. “Kimse gelmez. Biz polisle dışarıda görüşüyoruz” dedim. Param bitti. Otelciye veriyorum, polise veriyorum. Mecburen Ankara’ya dönmek zorunda kaldım. Sivaslı bir komşumuz vardı, yanına gittim. “Bana biraz para ver” dedim. Kadın bileziğini sattı, parayı verdi. O iyiliği hiç unutmam.

Gazeteler, “Rıza Altun’u öldürmüşler” diye yazmış. Antep’e gittim. Herkes bayılmış, “Ölürse bir tane ölmüş. Siz niye bayılıyorsunuz” dedim. Kız küçük, elinden tutmuşum, gittik askeriyeyi bulduk. 

“Oğlumu öldürmüşsünüz. Ya ölüsünü ya dirisini istiyorum” dedim.

“Teyze senin oğlun sağdır. Diyarbakır’a götürecekler” dedi. 

“Hangi gün” dedim. 

“Ne zaman olduğunu sana söylemeyeceğim. PKK bilirse çatışma çıkıyor” dedi.

“Bana 5 dakika ver. Konuşayım” dedim. 

“Yok, korkuyorum. Bize de ceza geliyor” dedi. 

Görüştürmeyince, çıkıp Ankara’ya döndüm. 

Diyarbakır’a sevkedildiği sırada askerler Rıza’ya, “Arabadan in. Biraz hava al” demiş. Rıza, “Havaya ihtiyacım yok” demiş. Polis bana söyledi. “Senin oğlun çok kurnaz” dedi. “Siz vuracak mıydınız?” dedim. “Ben değil ama vuranlar vardı” dedi.

Diyarbakır’a gittim. Herkes görüşe çıkıyor ama Rıza yok. Bir hafta orada kaldım. En son Rıza’yı çıkardılar. Gardiyanlar koltuğunun altına girmişler. Çeke çeke getiriyorlar. Her tarafı ‘xişat’ olmuş. “Nasılsın?” dedim. Askerler yanındaydı, “İyiyim ana, iyiyim” dedi. Sağ olmasına sevinmiştim.


Kenan Evren’den cevap

 Ankara’ya dönüp, üç dilekçe yazdık. Kenan Evren’e, Turgut Özal, bir de komutana. Kenan Evren bana cevap gönderdi. “Senin oğlunun başına doktor gönderdik” dedi. Kim inanır ki, Kenan Evren doktor mu gönderecek?

Yine yollara düştüm. Bu kez ayaktaydı Rıza.

“Ana bak. Elim açıldı. Sen ne yaptın?” dedi.

“Kenan Evren’e dilekçe yazdım” dedim. 

“İyileştim. Bana doktor bakıyor” dedi. 

“Benim emeğimi görmüyor, doktor diyorsun. Ben seni iki sefer yarattım” dedim. Böyle çok çektim yani. 


Başkentimiz burası

Haydar’ın haberini aldık. “Haydar kayıp” dediler. Diyarbakır’a gittim. Leyla Zana ile uğraştık. Bir şey elde etmedik. Valinin yanına gittik. “Oğlumuz sizin elinizde. Ya ölüsünü ya dirisini bize verin” dedim. Köpek Kozakçıoğlu, “Haberimiz yok. Haber alırsak size söyleriz” dedi. Gazeteciye dedim ki, “Sen resmini çıkartmışsın. Kendisi nerede?” “Sana bilgi vermek zorunda değilim” dedi. Neyse savcıya gittik. Savcı, “Oğlun elimizde değil. Sen niye Ankara’da başvurmadın, burada başvuruyorsun?” dedi. “Başkentimiz burasıdır. Ankara değil” dedim. Adam kalktı sigarayı ağzına koydu, kızgın bir şekilde etrafında dönüp homurdandı…


Meclis’i işgal ediyor

3 ay Ankara’da cezaevinde kaldım. “Özal’ı görmeyince gitmiyoruz” deyip Meclis’i işgal ettik. Savcıya ihbar ettiler. Bizi aldılar. Karasu ile babası ve anası da var. Karasu’nun babasını sorguya çektiler. Sonra beni aldılar, “Siz meclisi basmışsınız” dedi. “Biz basmadık. Soru sorduk. Rica ettik. Ne basması” dedim. “Sizin önderiniz kimdir?” dedi. “Önderimiz biz, kendimiziz” dedim. “Yani ben ihbarcı olacağım. Şimdi birisinin ismini vereceğim, ben kurtulacağım. Ben vermiyorum işte. Önder benim” dedim. Kızdı, bağırdı. “Bunu götürün cezaevine” dedi.


‘Sen cezaevinde  ağalık yapmışsın!’

Kızlar çoktu. Keyfimiz keyifti o zaman. Cezaevinden çıktıktan sonra Rıza’nın yanına gittim. “Ana sen cezaevinde ne yaptın?” dedi. “Oturuyorduk. İki yaşlı kadındık. Biz yatıyorduk, kızlar bize yemek hazırlıyordu” dedim. “Demek ki sen ağalık yapmışsın” dedi. Ben de, “Arkadaşlar bu Rıza ne iş yapıyor. Bulaşıkları yıkıyor mu?” dedim. “Yok” dediler. “Bundan sonra Rıza’ya yaptırmazsanız siz bilirsiniz” dedim. Ondan sonra bulaşık yıkatmışlar, yemek yaptırmışlar. Benle Rıza’nın arası hep böyleydi...

Rıza cezaevinden çıktıktan sonra doğru dürüst kalmadı. Bir hafta ya kaldı ya kalmadı. Çünkü ihbar ettiler. Polisler, “Rıza gelmiş yine duvarlara yazı yazmış” dediler. Mahallelileri toplayıp götürüyorlar. “Rıza Altun nerede?” diye soruyorlar. Onlar da, “Biz tanımıyoruz” demişler. Karasu da çıkmıştı. Sözleşiyorlar, sinemaya gidiyorlar. Sinemanın arka kapısından dışarı çıkıyorlar. Polis yakalamak için kapıda duruyormuş. Araba hazırmış, direkt sınıra gidiyorlar. Sınırdan da arkadaşlar gelip alıyor onları. Orada çatışma çıkıyor. Öyle kurtuluyorlar. Suriye’ye gitti. Telefon açtı. “Ana filan filanı da gönder gelsin” dedi. Ben de gönderdim.


Kahırla değil, seve seve çektik

Başkanın özgürlüğü için halk bir olacak. Çaresi neyse düşünecek. Özgürlük odur. Apocular gönlümüzdeki istemlere cevap verdiler. Güzelce doğruca yaptılar işlerini. O yeter bana. Sağlam insan lazım bize. Çok çektik. Ama seve seve çektik. Kahırla çekmedik. Halen de yapıyoruz. Bir arkadaş evimize gelse evimize cennet girmiş gibi oluyor. Arkadaşlar gelmediği zaman üzülüyorum. 



4024

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA