Mehmet YOLDAŞ: Yaralı tarih

Toprağa kanını akıttıktan sonra özgürlük tutkusu daha da büyümüştü Edip’in yüreğinde. Yaraları iyileşmiş, yaşadığı ölüm anını unutulmaz bir anı olarak taşıyordu bilincinde...

05 Temmuz 2017 Çarşamba | PolitikART

Barış Ekinci (Edip Dersim) anısına…


Tüm bedeni sızlıyor, titriyordu. Çektiği derin acılara rağmen gözlerini açmak istiyordu. Hemen sonra, ağırlaşan göz kapaklarını kaldıracak takatinin de kalmadığını anlamıştı. 

“Neredeyim, neden gözlerimi açamıyorum” diyordu içi yana yana. Ardıç ağacının dikenli dalları arasına uzandığını, üzerinin panço ile örtüldüğünü bilmiyordu. Bilincini toplayıp nerede olduğunu anlamaya çalışırken, “Her yeri arayın çocuklar” sözünü duymuştu. “Konuşan kimdi? Neyin aranmasını istiyorlar?” diye soruyordu içinden. Kalbi yerinden sökülmek istercesine ağrılar çekiyordu hala. Başını sağa sola çevirmek istediğinde boynu kopacak gibi olmuştu. “Ah” demişti içli içli. Bedenindeki ağrılara dokunmak istediğinde kollarını oynatamadığını da anlamıştı. Omuzları mengeneye sıkıştırılmıştı sanki… 

“Neden kollarım hareket etmiyor, gözlerimi açamıyorum, ben yaşamıyor muyum yoksa?” diyordu çektiği acılara karışan hislerle.

Sağından, solundan geçen askerlerin anlaşılmaz konuşmaları, ayaklarından çıkan sesler de gittikçe yakınlaşıyordu. “Dikkatli olun çocuklar, yaralılarını saklamış olabilirler” sözünü işittiğinde dün yaşanan çatışmada yaralandığı hatırlamıştı birden. Hatırlamıştı hatırlamasına ama tüm yaşadıklarını art arda sıralayamıyordu. Şuuru açıldıkça damarlarında üşüyen kan da dolaşmaya başlamıştı. İnce uzun parmakları tetiğe dokunur gibi kımıldıyordu.

Askerlerin gittikçe uzaklaştığını anlayınca kollarını göğsüne çekmek istemişti. Ancak yapamamış, kolları kuş kanadı gibi yana açılmış, sonra toprağa düşmüştü. 


Güneş yükseldikçe azaldı yaraları

“Bir an önce kalkıp nerede olduğumu anlamalıyım” diyordu ama sanki bedenine tonlarca ağırlık çökmüştü. Bedenini sızlatan yaralara dokunmak istediğinde, göğsünde biriken kanın pıhtılaştığını, baloncuklar oluşturduğunu fark etmişti. Bedeninin neresindeydi kurşun yaraları? Parmaklarını bedeninde dolaştırırken yorulmuş, sayamamıştı yaralarını. Gömleğinin parçalandığını, kum eleğine benzediğini anlamıştı ama… Ayaklarını oynatmak istediğinde damarları çekiliyor gibi olmuş, derin bir ah çekmişti. Ayaklarındaki kan çekilmiş, parmakları uyuşmuş, dizleri bükülmüyordu. Yüzüne örtülen pançoyu tutup kaldırdığında gözleri açılmıştı. Ardıç dalları arasından görünen gökyüzü mattı. Yaşam bulanmıştı adeta. 

“Uçakların attığı kazan bombaları, obüs topları ve kör kurşunlarla Enver Paşa’nın torunları yaşama kıymak istediler” diyordu kan bulaşan dudaklarını oynatamadan. Başını çevirip genzini saran kanı tükürmek istediğinde ciğerlerini yakan kanı da atmıştı.

Oturmuş yasa duran bakışlarla ayaklarına, kan kuruyan bedenine bakıyordu. Adressiz kurşunlar hafızasını da yaralamıştı. Hangi yarasını kapatsındı ki! Kanayan bir tarihten gelmiş, yaralı özgürlüğe merhem arıyordu. Vadinin derinliklerinde akan Harçik Nehri bir yılan gibi süzülüyordu toprağa. Bulunduğu yerin aşağısı uçurumdu. Şahinlerin bile tutunamadığı sarp kayalıkların içinde ardıç ağacının altında bulunmasına sebep olan zamanı hatırlamaya çalışırken Fedakar’ın “Nabzı da atmıyor heval, Edip şehit düşmüş” sözünü ve bir de “Yok heval, yaşıyorum” diyemediğini hatırlamıştı. 

“Ya sonra? Sonra ne yaptı arkadaşlar? Beni burada bırakıp nereye gittiler? Yoksa hepsi mi? Yok… Mümkün değil… Üzerine pançoyu örttüklerinde hepsi de sağdı…”

Ayaklarına kadar uzatılan pançoyu kaldırdığında Baki’nin cansız bedeniyle karşılaşmıştı. Çok istemiş, seslenememişti Baki’ye. Gözleri ıslanmış, sonra yağmur taneleri gibi göğsüne dökülmeye başlamıştı yaşlar. Baki’nin de bedeni kanlar içindeydi. Yüzü ayrılık sarısına bürünmüştü. 

Güneş yükselmeye başladığında bedenindeki yaralar da azalıyordu sanki. O kutsi ateşin hüzmeleriyle ısınmaya başladığında canlanmış, kendine gelmişti biraz. Bir nebze olsun düşünebiliyor ama nerede olduğunu çıkaramıyordu hala. Kuruyan dudakları arasından su isteyen sesi dökülüyordu. Ciğerlerine tuz dökülmüşcesine susamıştı. Damağına bir damla su aksa, çektiği tüm acıları da unutturacaktı. Harçik suyunun akışı da susuzluğunu tahrik ediyordu. Farkına varıncaya kadar kırağının ıslattığı ardıç dallarındaki damlalar buharlaşıp uçmuştu. Sussuzluk nefesini kesiyor, genzini yakıyordu. Çektiği acılar susuzluğunun gölgesinde kalmıştı. 

Ağırlaşan gözleri, uykunun kollarına sarılmak istiyordu. Benzi solmuş, mecali kalmamıştı. Baki’nin yanına uzandığında “Bekle, ben de geliyorum Heval Baki” deyip gözlerini yummuştu. 

Ayılıp gözlerini açtığında günün kaçıncı saatinde olduğunu çıkartamamıştı. Birbirine yapışan dudakları süt gibi beyazdı. Başını kaldırıp gökyüzüne baktığında güneşin Zel Dağı’nı aştığını, dağların gölgesinin uzadığını görmüştü. Ama artık doğrulup oturamıyordu bile… Tetiğe dokunan parmakları da uyuşmuştu. 

Rüyada kana kana içtiği halde sussuzluğunu gideremeyen şelaleyi düşünüyordu şimdi de. 

“Keşke uyanmasaydım…”

Bulunduğu yerin biraz aşağısından yükselen sesleri duyunca irkilmiş, yaralı bir ceylanın telaşına düşmüştü. Ne yaptıysa yerinden kalkıp doğrulamamıştı bir türlü. Sağını, solunu, etrafını yokladı. Silahını bulamamıştı. ‘Raxt’ı ve bombaları da yoktu.

“Silahımı verin hevaaal” avazı vadide yankılandığında yaralarından kan akmaya başlamıştı yine. 

Sonra yaklaşan sesleri tanımış, cevap veremiyordu. 

Karşısında Koçer’i gördüğünde kanayan yaralarına aldırmıyor, tebessüm ediyordu. Koçer’in omzundaki kazma ve küreği gördüğünde neden ardıç ağacının altında olduğunu anlamış, gülüyordu. 


3 yıl sonra... 

‘Zaman özgürlüğe akan andır’

Toprağa kanını akıttıktan sonra özgürlük tutkusu daha da büyümüştü Edip’in yüreğinde. Yaraları iyileşmiş, yaşadığı ölüm anını unutulmaz bir anı olarak taşıyordu bilincinde. Mezarını kazacak olan kazma ve küreği gördüğüne hayıflanıyordu hala… Ölüm omuzlarındaydı artık. Onu yüreğinde taşıyacak kadar da cesurdu Edip. Savaş ve dağ yaşamının hakikati onu da olgunlaştırmış, zamanını sadece güneşin doğuşuyla, batışıyla tamamlanan günlerde görmüyordu. “Zaman özgürlüğe akan andır” diyordu. Onu yaşadığın kadar özgürsün bu dağlarda. 

Ama dağlar… “Ah dağlar!” Kaç yiğidi isim yazılmayan toprağınıza aldınız. Aldınız da isim bile vermediniz kahramanlara. 

Keskin savaşın yorulmak nedir bilmeyen savaşçısı Edip, günler aylara, yıllara evrildikçe zamanın ruhuyla da bütünleşiyordu. Zamanın ruhu gerilla yaşamını içselleştirmek, hiçbir görev ve sorumluluktan geri durmamaktı. Edip de durmuyor, özgürlük yürüyüşünde koşarak yol alıyordu. Her yolun öncüsü oydu. Her görevde son kale. Onun için görev kalesinin bir taşı bile sarsılmamalıydı. Toprağa düşen yoldaşlarını hatırladığında buz tutuyor, donuyordu zaman. İşte bir tek buydu Edip’in omuzlarını ağırlaştıran. Annesi de demişti: “Edip’im, toprağa düşeceğin zaman gece ise mehtaba gülümse, yok eğer gündüz ise güneşi kucakla, ama unutma sen düştüğünde zaman donmayacak, özgür akışına devam edecek.”

Yine kutsal bir görevi gerçekleştirmek için yola koyulduğunda,annesinin söylediklerini ve onu bir daha görmenin heyecanını yaşıyordu. Belki de annesini görecek diye zaman bir şelale gibi çabuk aksın istiyordu. Adeta zamanı iple çekiyor, adımlarını büyük büyük atıyordu. Başını kaldırıp gökyüzüne baktığında adımlarına uyum sağlayan mehtabı görünce durdu. “Annem de mehtabı izliyor mu acaba? Yok, yok… Anam şimdi otobüste uyuyordur” demişti. 

Annesi yarın göreceği oğlunu nasıl karşılayacağını, onu yüreğine basarken hasretinden ağlayacağını düşünürken bile gözleri nemlenmişti. Eşarbının ucuyla gözlerini sildikten sonra otobüsün penceresinden dışarı bakıyordu. Otobüs zamanın akışıyla süzülüyor, her şeyi ardında bırakıyordu. Edip’in annesi seviniyordu buna. “Keşke uçakla gitseydim” dediğinde Dersim’de havaalanı olmadığını hatırlayamamıştı. 


Ölecekse insan, bu dağlarda ölsün

Oturduğu koltukta dalmış, birkaç ay önce Edip’i nasıl gördüğünü, onu nasıl doya doya öptüğünü, en çok da çocuksu sevincini yitirmeyen Edip’in gülücüklerini hayal ediyordu. “Beni göndermeyin heval, karargahta kalır size ekmek yaparım” demiş ve ağlamıştı. Ama gerillaları ikna edememişti. Kendisini Edip’i yeniden görmenin heyecanına öyle kaptırmıştı ki, kollarını açmış Edip’i kucaklamayı bekliyordu. Boş kalan kolları birbirine değdiğinde ayılmıştı. Edip’i görmenin sevinci gözlerinde ışıldıyordu. 

Edip de sevindiğinde gözleri ışıldar, yanaklarından gülücükler dökülürdü. Mehtabı izleye izleye yürüyordu. Annesiyle göz göze geleceği anı kaçırmak istemiyordu. Bir an mehtapta annesinin gözleriyle buluşmuştu sanki. Ama esintinin savurduğu toz, gördüğünü muğlaklaştırmıştı. Önünde topraktan mehtaba uzanan ve sonsuzluğa uzanan bir yolculuk vardı. Hayat böyleydi. Her varlık, yaratıcısı toprağa alışıyordu. 

Moşik köyüne vardığında koyu karanlık ağırlaşmıştı. Üzerinde yürüdüğü patika incelmeye başlamıştı. Patikanın uzandığı yamaçtan yukarı çıkarken yorulmuştu. Soluduğu nefesin sesini duyabiliyordu. Patikanın sonuna geldiğinde gece çatlamış, gökyüzü yarılmıştı. Kurşun sesleriyle bir anda cihan harbine dönüşmüştü mekan. Gece, ölümü karşılamak, büyük bir cenge durmak için küçüktü. Hem karanlık gecelerin pusuları da hain olurdu. Mermiler ansızın patlar, her mermi kurbanının celladı olurdu. 

Edip yere düştüğünde yine bedeni kanlar içindeydi. Canından akan kan ölümü de yakınlaştırıyordu. Damarlarında akan kana, yakınlaşan ölüme aldırmadan silahına dokunmuştu. Karanlıkta sıkılan kurşunlar kulaklarında çınlıyordu. 

Silahını kullanamaz olduğunda sırtını toprağa yaslamış mehtaba bakıyordu. Annesiyle göz göze gelmişti hemen. Anne oğul gülümsüyorlardı birbirlerine. Ölüm böyle kucaklanıyordu özgürlük kavgasında. 

Gün ağarmaya başladığında bombasını avucunda tutmuş, güneşin doğuşunu bekliyordu. Ama güneş Sako Dağı’nı aşamıyordu bir türlü. Zamanın ruhunu yaşamak gelmişti aklına. O an zamanın ruhu, ölümü korkusuzca kucaklamaktı. 

“Hayriler, Kemaller yaşamı uğruna ölecek kadar sevdiler. Ben de ölmek gerektiği zaman ölmeliyim” dedikten sonra gevşetmişti bombayı saran parmaklarını. 

Annesi de avucunda sıkı sıkıya tuttuğu güllerle otobüsten inmiş, Dersim’i güzelleştiren dağlarına bakıyordu. “Varsın insanın ölümü bu dağlarda olsun” dedikten sonra yürümeye başlamıştı. Küçük adımlarını hızlandırmış, özgürlük meydanına varmıştı. Şehirde mahşeri bir kalabalık vardı. Binlerce insan ellerinde pankartlarla “Şehîd namirin” diyordu. “Şehitler hepimizin” diyerek kitleye yaklaşmış, atılan sloganları tekrarlıyordu. 

Gözyaşlarına boğulup hıçkıra hıçkıra ağlarken atılan sloganları tekrarlayan kadına yaklaştığında omzunu dürtmüştü. 

“Kim şehit düştü” diyebilmişti kırılan sevinciyle. 

“Heval Edip şehit düşmüş” sözünü duyduğunda dönüp güneşe bakmıştı. Kollarını açtıktan sonra da yere yığılmıştı. 

“Olmadı… Olmadı Edip’im… Hayallerimi, sevincimi de alıp gittin. Ben sensizliğin yarım bıraktığı hayallerle yaşayamam ki.” 

Önce güneşe bakmıştı, ardından dağlara, isimsiz kahramanların vatanına…


* E Tipi Cezaevi/Elbistan-Maraş


112

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA