Ruhi KARADAĞ: Yüzleşme korkusu yok edecek… YOK!

Savaş borazanın sesini duyar gibi, hep bir ağızdan “şiddet ve kan” söylemleri. Hazır bekleyen bir kıta gibi “saldır ve saklan.” “Planlanmış ve programlanmış” robotlar gibi.

05 Temmuz 2017 Çarşamba | PolitikART

“Dünya yaşamak için tehlikeli bir yer. 

Kötülük yapanlar yüzünden değil, durup seyreden 

ve onlara ses çıkarmayanlar yüzünden.” 

Albert Einstein


“Yandaş medya” her zamanki gibi topu tüfeği toplamış saldırıyor. Yazıları, fotoğrafları, düşünceleri... Kan ve gözyaşı!..

Öl!.. Öldür!..

Dünyanın, neredeyse sonunu gördüğü “militarizmi”, başköşede yerini almış; inkar ediyor, yok ediyor, sövüyor.

Uyuyan milliyetçilik yedi kat yerin dibinde çıkmış, yedi başlı ejderha olmuş ülkenin dört bir yanını sarıp sarmalamış.

Her önüne geleni zehirleyip, sokaklara, caddelere, evler, işyerlerine, parti binalarına... Salıveriyor. 

Acısını bırakıyor, kör ediyor, hiç ediyor.

Siyasi iktidar, “kin ve nefret” kuşanmış. 

Tek tip “hiç olan insanlık” yaratmayı görev bilmiş...

Yakıyor... Yıkıyor... Öldürüyor...

Savaş borazanın sesini duyar gibi, hep bir ağızdan “şiddet ve kan” söylemleri. 

Hazır bekleyen bir kıta gibi “saldır ve saklan.”

“Planlanmış ve programlanmış” robotlar gibi.

Demire ve taşa kesmiş insanlık. 

Konuşursan; vurulursun!.. Susarsan; bitersin!.. 

***

Ege’nin sahil kasabasında film setinde çalışıyorum. Ülkenin “doğusunda” uzun süredir uyuyan “robot insanlar” barış sürecini yok saymış, memleketin dört yanına “kan ve gözyaşı“ gönderiyor. Sokağın öfkelenmesi için “siyasi iktidar” ve “bir kısım medya” her şey yapıyor. 

Protestoları almış başını gidiyor. Kimse kimseyi dinlemiyor.  Bir el, sokakları alev topuna dönüştürüyor. Yaşam hakkı artık yok sayılıyor.

***

Sahil kasabası Ula, Muğla’nın en etkili ve farklı mekanlarına sahip şirin bir ilçe. Sanki tarih Ula’ya hiç dokunmamış. Ya da tanrılar bilerek “öylece” bırakmış gitmiş. Zaman burada işlemiyor. Bir rüya kasabası…

“Hıdır’ın Yeri” Ula’nın kahvelerinden biri. Gizli kalmış tarihi bahçesini, filmin setine dönüştürmek istiyoruz. Bu kez bahçeyi “yazlık sinema” için dekore edeceğiz. 

Kahvenin sahibi, Hıdır Abi Dersimli. Kısa boylu, sevimli ve yerinde duramayan aktif bir kişilik. Hıdır Abinin, Ula ile tanışıklığı 90’lı yıllarda askerlikle başlamış. Askerliğini tamamlar tamamlamaz Dersim’deki köyüne gitmiş ama köyü yok olmuş. Dönemin köy boşaltmalarından ya da yakmalarından, Hıdır abimin köyü de nasibine düşeni almış. Yok olmuş. “Bir varmış, bir yok muş...” Hıdır abimin hikayesi böylece başlamış. 

Ula sevilmez mi? Dönmüş Ula’ya. Çalışmaya başlamış. Dersim’den gelin getirmiş, evlenmiş. Şimdilik Ulalı olmuş. 

Ula’da günlük hayata dair amele ve gündelik işlerden neredeyse tamamında, zorunlu göç eden Kürtler sorumlu. 

Ula’ya zamanla o kadar çok Hıdır abiler gelmiş ki, neredeyse tüm Ege sahili Kürt kasabası olmuş.

Kahveye girer girmez sizi kocaman gözleriyle ve ağzında papatyası ile oynayan “Çirkin Kral” Yılmaz Güney karşılıyor. Hemen yanında “Darağacında Üç Fidan’ın” Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan çakmak çakmak gözleriyle gülümsüyor. 

Televizyonun üzerinde kocaman bir Ahmet Kaya portesi duruyor. Hıdır Abi, her televizyon izleyicisi ile göz göze gelsin diye koymuş Ahmet Kaya fotoğrafını.

 Ayrıca duvarlarda özelde Dersim, genelde Kürdistan fotoğrafları var. Hıdır Abi “sevdiklerimle bir aradayım” diyor.

Hıdır’ın Yeri’nin bahçesine asırlık çınarlar tanıklık ediyor. Gövdesi gövdesine dayamış, dalları iç içe geçmiş asırlık çınarlar, herkesle sohbet ediyor. 

Bahçe duvarına bırakılmış, Selahattin Demirtaş bez afişleri ve HDP seçim malzemeleri duruyor. Hıdır’ın Yeri, bu dönem HDP seçim çalışmaları için kapılarını açmış. Ula HDP seçim bürosu olmuş 

***

Setteyiz, telefonum titreşim de, defalarca çalıyor ama açamıyorum. Kayıttayız. 

Bisikleti ile Doğubayazıtlı boyacı Ahmet’in, geldiğini gördüm. El etti, çağırdı. Gittim. Telaşlı bir şekilde, “Hıdır Abi seni telefonla aradı ama ulaşamadı. Hıdır Abi çok acil çağırıyor” dedi. 

Kasabaya yaklaştıkça, “tekbir sesleri” duyulmaya başladı. Ellerin de bayraklarıyla bir gurup insan, “vatan bölünmez” naraları atıyordu. 

Hıdır’ın Yeri kapalı. Tam karşısında karakol, nöbetçi polisle göz göze geldik, “kapattılar. Bir süre açmasınlar da, tehlikeli şeyler olabilir” dedi.

Hıdır’a ulaşmak zor oldu. “Az kaldı kahveye gireceklerdi” ürkek sesiyle. Gözleri korkmuştu. “İsterseniz filmin malzemelerini alın. Ne olur ne olmaz. Ya da kaymakamla konuşun” dedi. Dışarıdaki yüksek tansiyon devam ederken, Belediye Başkanı Ümit Karaaslan’ın kapısını çalıyorum.

“12 Eylülde bu yan ilk kez böyle bir şeyle karşılaşıyoruz. Biz de şaştık. Birden nasıl oldu diye. Burası solun kalesidir”  diyerek, bizi teselli etmeye çalıştı. Biz bunları yaşarken Muğla HDP il binası yağmalandı. Hıdır Abi’nin ilk işi, severek sakladığı, bahçedeki HDP seçim malzemelerini yok etme oldu ve geçici bir süre kahvesini kapamak zorunda kaldı.

Siyaset ve “yandaş medyanın” ağzını, bu kez “hendek” dolamıştı. “Hendek”le yatılıyor “hendekle” kalkılıyor. Her şey; yine “başka bir şey” oluyordu... 

Gölgeler, oyunlar, suretler perdeye düşüyordu. Hep bir ağızdan konuşuluyor. Kimse olup biteni dinlemek ve görmek istemiyordu. “Planlanmış ve programlanmış robotlar” puslu havalar sever... Biliriz... 

Görmek için yola koyuluyorum... Amed’in yeni havalananı iniyorum. Her yer tutulmuş. Nereye baksan kıyafetleri ve silahlarıyla göz kamaştıran ‘güvenlik güçlerini’ görüyorsunuz.

Nefesimi henüz çatışma bölgesi olan “Sur” da almak istiyorum. Hava alanında karşılayan arkadaşım acele etme dercesine, “Önce konuşalım. dur!..” dedi.

“Uzun uzun anlatacak bir şey yok. Yolda anlatırım. Sur’un görülebilir yerlerini, görmek istiyorum” dedim. 

Yol ve Sur gezimiz boyunca çekmek istediğim filmi anlattım. Bir “üçleme” düşünmüştüm. Çatışmaların başladığı, ilk üç nokta da; Sur - Silopi - Cizre de “Hendek ve Barikatların” yaşattığı, bizlere bıraktığı İsyan - Hüzün - Umut öykülerini beyaz perdeye aktarmayı istediğimi, kısaca özetledim. Heyecanlandı. Heyecanlandım. Tek kelime çekmek “çok zor” dedi. 

Arabadan ayrılmadan önce kamerayı uzanıyorum, “olmaz” dedi. Bıraktım. Sonra fotoğraf makinasını alıyorum elime “sakın, olmaz!” dedi. Sinirlendim, bu kez tableti almak istedim, gülerek “olabilir” dedi. 

***

Sur’da dolaşırken hak vermiyor değilim, evet “çok zor” bu iş. 

Bir savaş alanı… Korkutucu!.. 

İsteyerek ve bilerek yapmış. Yanı başında başka başka hayat(lar) tüm hızıyla devam ediyor.

Biliyoruz.

Biliniyorsunuz.

Her seferinde, kendi kendime keşke herkes bu tanıklığı “görebilse” diye düşünmeden geçemiyorum. Ah be yalan dünya; hafızam bu görüntüleri kayıt etse de, herkesin kafasının içine girsem ve defalarca izletsem, başka hiç bir şey istemem, diye düşünüyorum..

Gelin. 

Görün. 

Ölün!..

*** 

Gizlice yüksek bir binanın çatısına çıkıyoruz. Yazlık sinemada “dehşet/korku” filmi izler gibi... Gözlerimiz neredeyse yerinde çıkacak. Kalbimiz duracak gibi. İnanılmaz! maalesef her şey gerçek.

Ne düşündüğüm nafile... Avaz avaz bağırmak istiyorsun ama bir bıçak saplıyorsun diline, hıçkırarak ağlıyorsun.

Hollywood yapımcıları gelsin de gerçek tufanı görsün... Yapılmak istenirse, nasıl yapılacağını görsünler ve öğrensin, gerçek bir film seti görsünler!.. 

Alfred Hitchcock halt etmiş, bir felaket!.. bir dehşet!.. Deprem değil!.. Tufan değil!.. Fırtına hiç değil!.. Bir dert ki dayanılır şey değil!..

Delik deşik edilmiş evler, yıkılmış ve yakılmış binalar, yağmalanmış dükkanlar, nereye baksan ölüm. Sanki yeni bir dünya savaşı yaşanıyor. 

Gelip görseler II. Dünya savaşında Polonya’da, Çekoslovakya’da... vb ne farkı varmış. Her taraf kan ve barut kokusu. Gözyaşlarını tutamıyorsun. İsyanın ediyorsun... İnsan kaç kez ölür bilemezsiniz. Ben yaşadım, bu kez linç edildim. Param parça oldum.

***

Tarih istenerek ve bilerek yok ediliyor. 

İnsanlık bir daha utanıyor!..

Buna tanıklık etmek suçtur. 

Suç işliyoruz.

Suçluyum. Suçlusunuz. Suçlularrrr... Suçluuuu!...

Günlerce Sur mağdurlarının, olmayan adreslerini arıyoruz.

Adresleri Amed’in dört bir yanı. 

Kime dokunsak “isyan”.

Kiminle konuşsak “hüzün”,

Kime sarılsak “umut“ oluyoruz.



99

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA