M. Zahit EKİNCİ*: Sabah kuşları

“Ne oldu” diye dürtüyor eşim. Uyku sersemiyim. “Ne oldu ki?” “Habire bağırıyordun” diyor. “Ben mi?” diyorum, şaşkınlıkla. “Çok mu korktun” diyor. “Niye korkacakmışım ki!” Dışarıda kızılca kıyamet bir yağmur yağdığını söylüyor. “Uyu” diyor sonra, “daha çok var sabaha.”

05 Temmuz 2017 Çarşamba | PolitikART

BİRİNCİ PERDE

Çocukluğumun tüm arkadaşları, ellerinde dağ çiçekleriyle dizilmiş. Karşılamaya gelmişler. Öldü bildiklerim de var aralarında. Bunun bir rüya olmamasını diliyorum. Ben onlara, onlar bana, şaşkın şaşkın bakıyoruz. Ne çok değişmiş herkes. Hafızamı zorlamasam, çoğunu tanımayacağım. Ben de değişmişim, onların gözünde. Şişmanladığımı söylüyor biri; bir başkası, saçlarımın döküldüğünü. Yılların hasretiyle hepsini bir kerede kucaklamak istiyorum.

Halim, kekemeliğimle alay ediyor. Hamit, masum bahçe hırsızlıklarımızı anlatıyor gülerek. Abdullah, benim evdeki sessizliğimin hafta sonu köye geldiğimde tam bir canavarlığa dönüşmesinden bahsediyor.

Sanki çok büyükmüş gibi köyü gezdirmeyi teklif ediyorlar bana. Çamur deryası ve devasa kayalıklarıyla, burası da “doğunun Paris’i”! Öldü diye bildiğim Sıdıka Teyze, yine tandır başında; buram buram ekmek kokusu. O ki çocukluğumun merhamet timsaliydi. Ekmek yedirmeden, su içirmeden asla bırakmazdı, yanına geleni. Sevinç gözyaşlarıyla bağrına basıyor görünce. Beni sünnet eden kadının gözünde hala masumiyetini yitirmemiş bir çocuk gibiyim.

Halime Yenge’yi bahçede inek sağarken görüyorum. Kendimi bildim bileli diş ağrısı çekiyor. Her zamanki gibi utangaç. “Kurban olurum sana” diyerek yılların hasretiyle sarılıyor.

Aramaya koyuluyorum. Her taşın altında, çocukluğuma dair bir parça. Ağaç köklerinde, karanlık mağaralarda, dağ sularında gizli geçmişim.


İKİNCİ PERDE

Birdenbire, Mardin’in dar sokakları. Eşek anırmaları ve hamal bağırtıları arasında savunmasız ve küçücük bir çocuk. Bahçelerinde oynadığım kiliselerin gölgesine atıyorum kendimi.

İki sene yaşadım bu kentte. Silvan’dan sonra çocukluğumun geçtiği ikinci kent. Binlerce Arap çocuğun arasında yapayalnız, kara kuru bir Kürt çocuğu. Kimse benimle konuşmak, oyun oynamak istemezdi. Halide’den başka.

Babası polisti Halide’nin. Şark hizmeti nedeniyle Mardin’e gelmişti. Hep, “Yola çıktım Mardin’e, düştüm senin derdine” türküsünü söylerdi. Biz mi Mardin’in derdine düşmüştük, Mardin mi bizimkine, bilinmezdi.

Mardin Kalesi, hafta sonu sığınağımdı. Çıkar, yüzlerce kilometre uzaktaki köyümü görmeye çalışırdım.

Okul vardı bir de. Kavga ettiğim çocuğun müdürün yeğeni olduğunu nereden bilebilirdim ki? Dayak faslı o kadar uzun sürmüştü ki, kendimi okulun penceresinden atıp Mardin sokaklarında kaybolmuştum. Daha büyük felaketin ertesi gün geleceğini bilmiyordum. Kavga ettiğim çocuğun dedesi, Sabri Amca, beni linç etmek için Mardin’in sokakları boyunca kovalamıştı. Kan ter içinde kendimi bir kiliseye attım.

Öldüğünü söylediler Sabri Amca’nın. Üzüldüğümü söyleyemem. Yıllar sonra halen sanki her an bir sokağın başına çıkıverecekmiş gibi korkuyorum.


ÜÇÜNCÜ PERDE

Her yanım kan deryası. Anlaşılmaz sözcüklerle yardım istiyorum. Ama herkes, vebalıymışım gibi kaçıyor sanki.

Hizbullah’ın insanları doğradığı yıllar. Devrimcilere yardım etmek, ölüme davetiye göndermek gibi. Ama bunu yapan yiğitler de var, o mevsimde.

Doktorların “Kefeni yırttın” diyen sesiyle geliyorum kendime. Kaskatı kesilmişim, hastane odasında yatıyorum. Kurşun değen yerlerim şişmiş. Can pazarından ucuz kurtuldum sanıyorum. Ölüm meleğinin ertesi akşam hemşire kılığında yeniden karşıma çıkacağını nereden bilebilirim?

Hizbullah’ın yarım bıraktığı işi, JİTEM’le çalışan bir hemşireye vermişler. Doktorum uyarmasa, bugün hayatta değildim. Gece yarısı elinde zehirli iğneyle yattığım odaya teşrif etti Azrail’im. Bağırdım ve iğneyi vuramadan kaçmak zorunda kaldı.

O gün, bugündür bağırıyorum.

 

KAPANIŞ

“Ne oldu” diye dürtüyor eşim. Uyku sersemiyim. “Ne oldu ki?” “Habire bağırıyordun” diyor. “Ben mi?” diyorum, şaşkınlıkla. “Çok mu korktun” diyor. “Niye korkacakmışım ki!” Dışarıda kızılca kıyamet bir yağmur yağdığını söylüyor. “Uyu” diyor sonra, “daha çok var sabaha.” 

Kaçıncı kezdir uyanıyorum, artık bıraktım saymayı. Dışarıdan yağmurun sesi geliyor. Sabah kuşları, yeni bir günün müjdesini vermek için ötüp duruyor. Uyku tutar mı yeniden, bilmiyorum. Bu gecenin karanlığında, bir tek kuşların sesi geliyor artık, geçmişimden.


* Yazı, M. Zahit Ekinci’nin hakiki sürgün öyküsünden kesitler içerir. “Gerçek kişi ve olaylara dayanmaktadır.”


270

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA