HDP Sözcüsü Osman Baydemir: Kürt’e düşmanlık yapan her yerde kaybeder

Kim ki Kürtlere karşı düşmanlık yapmıştır, kaybetmiştir. Kürt düşmanlığında ısrar demek, sonuç itibarı ile kaybetmek demektir. Bu Türkiye’nin iç barışı için olduğu kadar Suriye politikası için de geçerlidir.

19 Mayıs 2017 Cuma | Dizi

ERKAN GÜLBAHÇE / STRASBOURG


Halkların Demokratik Partisi, eşbaşkanları ve milletvekillerinin, binlerce yönetici ve üyesinin tutuklanmasına ve eş zamanlı türlü baskı metoduna rağmen çalışmalarını sürdürmeye gayret ediyor.

HDP, 20 Mayıs’ta yapılacak kongresinde ise yeni bir yol haritası ortaya çıkarmaya, Türkiye halklarının karşısına yeni bir metinle çıkmaya hazırlanıyor.

HDP Sözcüsü Osman Baydemir’le hem HDP’nin dönem çizgisini hem de Trump-Erdoğan görüşmesi ekseninde Türkiye ve Kürdistan’a ilişkin bazı gelişmeleri konuştuk.

Türkiye’nin dış politikada yaşadığı sıkışmanın Kürt sorununda devreye yeniden konulan savaş konseptinden kaynaklandığını belirten Baydemir, “Kim ki Kürtlere karşı düşmanlık yapmıştır, kaybetmiştir. Kürt düşmanlığında ısrar demek, sonuç itibarı ile kaybetmek demektir. Bu Türkiye’nin iç barışı için olduğu kadar Suriye politikası için de geçerlidir” dedi.


Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan dün ABD Başkanı Trump ile görüştü. Türkiye bu görüşmeye büyük önem atfetti, ‘Milat olacak’ dedi. Umduğunu buldu mu? Yansıyanlarla birlikte görüşmeden çıkan sonuçları nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Elbette ki Trump ve Erdoğan görüşmesinin kendi doğası içerisinde bir önemi var. Lakin pozitif veya negatif manada çok büyük anlamların yüklenmemesi gerektiği görüşündeyim. Daha doğrusu Türkiye kamuoyunun ve AKP medyasının biçmiş olduğu mana bağlamında bir sonucun çıkmadığı ve çıkmayacağı çok açıktır. AKP ve medyası bu görüşmeye biçmiş olduğu misyonun gerçekten karşılığını almak istiyorsa Kürt düşmanlığından vazgeçmelidir, bunun zaten başlı başına Türkiye’ye kazanımı olacaktır. Bu manada AKP ve AKP medyasının beklemiş olduğu çözüm Washington’da değil, Diyarbakır’dadır. Bu manada esas görüşülmesi gereken Sayın Öcalan’dır. Esas iç dinamiklerle barışını sağlamamış bir ülke, dışarıda hiçbir başarıya imza atamaz. Bir başarı hikayesi üretemez. 


 Erdoğan Kürtlere yaklaşım ve Suriye politikasına ilişkin Trump’ı ikna edebilir mi? Kürt karşıtı bir politikaya ihtimal veriyor musunuz?

Bana göre mesele tek başına Trump-Erdoğan görüşmesi meselesi değil. Trump ve Erdoğan öncesinde ve sonrasında reel bir hayat var. Sahada hakiki bir hayat var: O da Kürt halkının özgürlük ve eşitlik talebidir. Onurlu bir yaşam talebidir. Ve bu talep onun en doğal hakkıdır. Ne yapılırsa yapılsın hak olan özgürlük talebinin önüne geçmenin imkânı yoktur.

Türkiye’nin dış politikasına baktığımızda bütün dünyada neredeyse bir yalnızlığı yaşıyor. Suriye politikası, gerek Kürt düşmanlığı ve gerekse de kendi geleceğini El Kaide, El Nusra ve Ehrar el Şam gibi fundamentalist örgütlerin bekasına bağlamış olmasıyla çok ciddi bir kredibilite düşüşü ve savrulmayı yaşadı, yaşamaya devam ediyor.

Kürtlerin durumu ise daha çok özgüçleriyle ilgilidir. Eğer bugün Rojava’da Kürtlerin kendi özgücü ve dinamiği olmamış olsaydı, uluslararası bu destek de olmamış olacaktı. Kürtleri bugün uluslararası düzlemde aktör haline getiren iki temel dinamik var: Savundukları değerleri, paradigması ve kendi özgüçlerine dayanıyor olmaları. Bu temelde Türkiye’nin çıkışı, Kürtlerle barışmaktan geçer. Kim ki Kürtlere karşı düşmanlık yapmıştır, kaybetmiştir. Kürt düşmanlığında ısrar demek, sonuç itibarı ile kaybetmek demektir. Bu Türkiye’nin iç barışı için olduğu kadar Suriye politikası için de geçerlidir.

AKP hükümeti Kürtlerle 2013 Newrozu deklarasyonu temelli bir ittifak yapmış olsaydı, bugün Avrupa Konseyi tarafından tekrar denetlenmeye alınıyor olmayacaktı. Eğer Rojava Kürdistanı‘nda PYD ve Kürt karşıtı bir politikanın sahibi olmamış olsaydı, bugün Washington’da gerçekleştirdiği görüşmede bu kadar büyük beklentiye girmiş olmayacaktı. Kendi iç dinamiği içerisinde kendi barışını sağlamamış bir ülkenin dışarıda, komşuda aktör, lider olmasının imkânı yoktur.

Son iki yılda yürüttüğü politikaya baktığımızda, AKP kazandı mı? Hayır, tam tersine kaybetti. Baskının, şiddettin, yıkımın en yüksek dozu hayata geçirildi. Ergenekon ve MHP ile ittifak yapıldı. Yüzde 67’ye tekabül eden bir ittifakla, içeriği antidemokrat olan bir paket kamuoyuna sunuldu. Devletin bütün olanakları seferber edildi. Yine hile ile, hurda ile ancak yüzde 51 çıkarılabildi. Kürt coğrafyasında halk müzakere masasının devrilmesine ‘hayır’ dedi. Savaşa ‘hayır’ dedi. Şehirlerin yıkılmasına ‘hayır’ dedi. Kanun Hükmünde Kararnamelere ‘hayır’ dedi. HDP eşbaşkanlarının ve milletvekillerinin tutuklanıp cezaevine atılmasına, belediyelere kayyum atanmasına ‘hayır’ dedi. Bütün bu hayırlar, şer cephesinin kaybettiğinin göstergesiydi. 

Kendi iç dinamiği içerisinde kaybetmiş olan bir siyasi akımın, dünyada demokratik değerler itibarı ile kredibilite kaybetmiş bir akımın başarı şansı yoktur. Bir tek yol olabilir: Bugüne kadarki politikasından vazgeçerse kendisini sürdürebilir. Bu politikada ısrar demek, uluslararası camiada taviz veren bir konuma gelmek demektir. Eğer AKP hükümeti Kürt sorunu çerçevesinde çatışmaya dönmemiş olsaydı Rusya’ya bu kadar çok taviz verir miydi? Dolayısıyla savaş ve savaş politikası kaybettirmiştir. Erdoğan-Trump görüşmesine bu kadar değer atfetmenin amacı da bu yenilgiyi perdelemeye yönelik bir algı operasyonudur. Bu 20 dakikalık bir görüşme, bu algı operasyonu bir kez daha ortaya çıkardı ki savaş, hükümete ve AKP’ye hem ulusal hem de uluslararası zeminde kaybettirmiştir. Tek çıkış yolu 2013-2014’ün ruhuna geri dönmektir. Kürt düşmanlığı politikasından eşitlik ve özgürlük temelinde Kürtlerle ittifak politikasına geri dönmektir.


Erdoğan ziyareti öncesi Kalın, Fidan ve Akar ABD’deyken YPG’ye doğrudan silah verme kararı onaylandı. Türkiye bu kararı ‘taktiksel bir ittifak’, ‘Reqa için’ diyerek normalleştirmeye çalışıyor. Siz Trump yönetiminin nasıl bir Kürt politikası izleyeceğini düşünüyorsunuz?

Aklın yolu ile hadiseye baktığımızda bugün bütün Ortadoğu coğrafyasında 21. yüzyılda Kürtler, insan hakları, demokrasi, haklar ve özgürlükler, inanç özgürlüğü bağlamında medeni dünya ile ittifak yapabilecek bir yeni güç olarak kendisini ortaya koymuştur. Medeni dünyanın değerleri bazında Kürtler vazgeçilmez bir müttefiktir. Kürtlerin DAİŞ barbarlığına karşı mücadelesi, elbette ki kendi toprakları ve kendi onurlarını koruma mücadelesidir. Ama bununla birlikte insanlık ailesinin kat etmiş olduğu mesafeyi, merhaleyi koruma mücadelesidir. Avrupa’nın da Amerika’nın da çıkarı, Kürt’ün statüsünden geçmektedir. Avrupa’nın da, medeni dünyanın ve Amerika’nın da çıkarı, Ankara’nın Kürtlerle müzakere zemininde sorunlarını çözmesinden geçmektedir. Herkes de ‘Ankara ve Kürtler müzakerede buluşsun, müzakere yolu ile sorunları çözün’ telkininde bulunmaktadır. Çünkü aklın yolu bunu gösterecektir.  


  Erdoğan ile eşzamanlı olarak Mesrur Barzani’nin ABD’ye ziyaretini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası önceden mi planlandı, yoksa tesadüfi bir seyahat mi, bunu bilemiyorum. Ama içinden geçtiğimiz süreçte Kürt toplumunun en acil ihtiyaç duyduğu şey, kendi arasında ittifak kurmasıdır. Ana akım Kürt siyasetleri ortak paydada buluşmak zorundadır. Eğer ana akım Kürt siyasetleri ortak paydalarda buluşmayı başarabilirlerse, Ankara, Bağdat, Tahran ve Şam daha çabuk müzakere masasına dönmek durumunda kalacaktır. Ama ana akım Kürt siyasetleri arasındaki itilaf alanları derinleştikçe -bu itilafın hangi ana akım Kürt siyasetinden kaynaklandığından bağımsız olarak- Ankara’nın, Tahran’ın, Şam’ın, Bağdat’ın eli güçlenecektir. 

Kürt ana akım partilerinin ittifaksızlığının bir tek kazananı var: Kürt düşmanları. Bundan dolayı bizim HDP olarak çağrımız bütün ana akım Kürt siyasi çevrelerinedir: Ne olursa olsun ortak paydada buluşma çabalarından vazgeçmeyin. Çünkü sizlerin ve Kürt halkının ödemiş olduğu bedelin haddi hesabı yoktur. Bu bedelin kalıcı bir kazanıma dönüşmesinin en önemli şartlarından bir tanesi de ulusal ittifak ve ortak paydada buluşmak. Kürt toplumunun temel beklentisi budur. 


Rojava’daki siyasal güçler, YPG’ye silah verilmesini tek başına yeterli bulmuyor ve siyasi bir kabule dönüşmesini bekliyor ve talep ediyor. Süreç buna doğru evrilebilecek mi?

Açıkçası olması gereken, siyasal bir sürece evrilmesidir. Siyasal bir sürece evrilemez ise ciddi handikapları da beraber getirebilir. Siyasal çözüme evrilmesinin en önemli gereklerinden bir tanesi de ana akım Kürt siyasetçilerinin diplomaside ortak bir dili kullanmalarıdır. Ana akım Kürt siyasetleri diplomaside ortak bir dili kullanmayı başarırlarsa bu, askeri işbirliğinin kalıcı siyasi bir işbirliğine dönüşmesine katkı sunar ve beraberinde bunun kalıcılaşmasını getirir. Bu manada bir kez daha ulusal ittifakın kaçınılmazlığın,a en azından temel konularda ortak paydalarda buluşmadan ve buluşma çabasından asla vazgeçmemeye ihtiyaç var.


Erdoğan’a ABD’de Kürt sorununda yeniden çözüm projesine geri dönmesi salık verilmiş olabilir mi?

Açıkçası basına yansıyanların dışında görüşmede neler konuşuldu, bilmiyoruz. Ancak ne olursa olsun Kürt sorununun nihai çözümü masada gerçekleşecektir. Beş yıldır Suriye’de bir iç savaş yaşanıyor. Sonunda nihai çözüm yine masada gerçekleşmeyecek mi? Şu anda uluslararası bütün dinamikler, herkesin kendine göre hesabı olmakla birlikte, hem rejimi hem muhalefeti masaya davet etmiyor mu? Bu kadar büyük yıkıma rağmen eninde sonunda çözüm masada olacaktır. 

Güney Kürdistan halkı olarak bir deneyim yaşadık. Saddam’ın zulmü, Baas rejiminin zulmü, binlerce, yüz binlerce şehadet, eninde sonunda şu anda bir diyalog zemini ile referanduma, çözüme doğru gidiliyor. Dolayısıyla da Türkiye açısından da bu işin nihai sonucu masada olacaktır. Bizim HDP olarak çabamız, daha fazla yıkım yaşanmadan, bugüne kadar yaşanan acılardan daha fazla acı yaşanmadan masaya geri dönülmesini sağlamaktır. Masaya geri dönülmesinin politikasını üretmektir. Ankara bu konuda çözümü arzulamazsa, açık söylüyorum, bugüne kadar uluslararası düzlemde kaybettiğinden daha fazla itibar ve irtifa kaybedecektir. Bugüne kadar kaybedilenden daha fazlasını hiç kimsenin kaybetmemesi için, yani herkesin kazanması için, yanlıştan dönülmesi için yeni bir kapının aralanmasına ihtiyaç var. 

2014-2015 deneyimini yaşadık. Her iki taraf hem Ankara hem Kürt muhalefeti, biz HDP dahil herkesin oturup o deneyime bir kez daha bakması gerekmektedir. Neler yaşandı? Yapılmaması gereken neydi? Yapılması gerekip yapılmayan neydi? Çözüm süreci, çözüm masası neye kurban edildi? Ankara’nın hangi politikası ve hangi söylemi Kürtlerde Ankara’ya güvensizliğe yol açtı? Bu manada Ankara, Kürt muhalefetinin hangi tavrından, hangi pozisyonundan kaygılandı? Bütün bunları masaya koyup bu deneyimden yararlanmak gerekiyor. Yeni bir kapı aralamak gerekiyor. Ve bu kapının aralanabilmesi için de tecrit politikasından bir an önce vazgeçilmesi gerekiyor. Eğer bir samimiyet varsa tecridin kaldırılması gerekiyor. Nisan 2015’ten bugüne kadar uygulanan tecrit hiç uygulanmamış olsaydı, bu yıkımlar olur muydu? Bana göre olmazdı. Bana göre bu kadar yıkım gerçekleşmezdi. Bana göre bu kadar acılar, bu kadar büyük travmalar da yaşanmamış olacaktı. 

Bazen hükümet çevresinden birtakım söylemler geliştiriliyor. Başka muhataplar bulunacak yönünde... Başka muhataplar arama çabası, çözümsüzlük politikasının devamı anlamına gelecektir. Eğer gerçekten muhatap aranacaksa muhatapların neredeyse tamamı cezaevinde.


Yani çözüm sürecine geri dönülebilir mi? İçinden geçilen siyasal koşullarda bu mümkün mü? Yoksa bir yapay hava mı oluşturuluyor? 

16 Nisan öncesi bunun koşulları hiç yoktu ama 16 Nisan sonrası şer koalisyonunun, Kürt düşmanlığının hükümete de, devlete de hiçbir şey kazandırmadığı çok net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Ve milyonlarca insan, “Ben senin müzakere masasını devirmene hayır diyorum” dedi. “Vekilleri, belediye başkanlarını cezaevine koymana ‘hayır’ diyorum” dedi. Bu açıdan da koşullar oluşmuştur. 

Erdoğan ne diyordu? Baskı ile, sindirme ile zorla sonuç alacağım, diyordu. Bakın kayyumun atandığı bütün şehirler, bütün yerleşim yerleri ‘hayır’ dedi. Bu, şu anlama geliyor: Şer koalisyonu kaybetmiştir, çökmüştür. Newroz’da, 8 Mart’ta ve referandumda açığa çıktı ki Çöktürme Planı’nın kendisi çökmüştür. Ve Çöktürme Planı’nın kendisi çökmüş ise yeni bir plana ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yeni plan da barışın yol haritası olmak zorundadır. HDP, barışın yol haritasının çıkması için çaba sarf edecektir. Nihayetinde HDP, çözüm partisidir. Çözüm ortamının doğurmuş olduğu bir partidir. HDP engellerle mücadele edeceği kadar çözümün inşası için de mücadele etme yükümlülüğünü, sorumluluğunu sırtlayan bir siyasi harekettir. 


Türkiye’nin sınır ötesi operasyon talebine ABD’den bir olur çıkabilir mi? Olursa bu nasıl bir pazarlığın sonucu olur?

Sınır ötesi ve sınır içi, hava, kara ve deniz hiçbir operasyonun bu ülkeye sunabileceği tek bir gram katkı yoktur. Ölüm ve gözyaşı dışında... Dolayısıyla operasyonlar dönemi kapanmıştır. Çözümsüzlük, yıkım ve acılar dışında hiçbir şey getirmemiştir, getirmeyecektir. En son hem Rojava’ya hem Şengal’e gerçekleştirilen operasyon, özü itibarıyla referandumun sonucunu gölgelemeye yönelik bir operasyondur. İçeride odaklanmış olan algıyı dışarıya çekme operasyonu idi. Zaten bu operasyonlar 35 yıldır yürümüyor mu? 35 yıldır Kandil bombalanmıyor mu? Ne sonuç elde edildi? Bundan sonra ne sonuç elde edilecek? Dolayısıyla bütün bunlar çözümsüzlüktür.


20 Mayıs’ta HDP, zorunlu olarak bir kongreye gidiyor. Nasıl bir yol haritası çıkacak bu kongreden?

İki yıllık çatışma döneminin bu ülkede çıkarmış olduğu tablo açık ve net ortada. Bir de iki yıllık çatışmasızlık döneminin bu ülkeye sunmuş olduğu katkı ortada. İşte biz topluma şunu soruyoruz: Elimizde iki tane örnek var, bir tanesi 2013-2015 dönemindeki Türkiye, ikincisi 2015 Temmuz’u yani Suruç patlaması ile başlayan ve bugüne kadar süregelen iki yıllık bir kan dökme, şehir yakma deneyimi; hangisi bu toplumun faydasına? Hangisi bu toplumun lehine? Tercih yapma imkânı var. Hepimizin, herkesin ve henüz doğmamış çocuklarımızın geleceği açısından 2013-2015 ruhuna geri dönmeye bu ülkenin ihtiyacı var. 2015 Temmuz’undan 2017 Nisan referandumuna kadar yaşanan çatışma ortamında bu ülkede kazanan hiç kimse olmamıştır. Bu çatışmanın kazananı olmamıştır. Dolayısıyla da bu politikada ısrar demek kaybetmeye devam demektir. 

Ve biz esas politikamızı, “Kim savaşı istiyor? Kim niye savaşı istedi?” üzerine, yani savaşı teşhir etme politikası üzerine kurgulamak durumundayız. Düşünün, bir siyasi hareket, bir siyasi parti, 2015’in 7 Haziran’ında 258 milletvekili çıkarıyor, 5 ay sonra seçimi yineliyor, 317 milletvekili çıkarıyor. Niye, ne oldu da 5 ay içerisinde bu kadar büyük bir yükseliş oldu? Çünkü kan döküldü. Çünkü savaş, tek başına iktidar olunsun diye başlatıldı. İşte savaşın kim tarafından ve niçin yürütüldüğünün teşhiri topluma ne kadar çok yapılırsa, savaş politikası da o kadar çok yürütülemez hale gelmiş olur. Bundan dolayı yeni dönemin yol haritalarından bir tanesi savaş karşıtı ama aynı zamanda hükümetin savaş politikalarının toplum nezdinde teşhirine yönelik bir çıkış olacaktır. Aynı zamanda tecridin ortadan kaldırılması, 2013 Newrozu Deklarasyonu, 2014 Newrozu Deklarasyonu, 2015 Newrozu Deklarasyonu ve şüphesiz ki Dolmabahçe Mutabakatı’nın temel felsefesinin bir kez daha toplumda güncelleştirilmesi üzerine yeni bir yol haritası, umuyor ve diliyoruz ki en azından genel kurulumuzda tartışılacak, konuşulacaktır. Oradaki delegelerin iradesiyle son şeklini, son halini vereceğiz. Tabiri caizse demokrasi manifestosu niteliğini taşıyabilecek nitelikli bir metin haline dönmüş olacaktır. En azından HDP’nin yakın geleceğinin çalışma alanı diyebileceğimiz, mücadele hattı diyebileceğimiz çerçeveyi belirlemiş olacağız.


Rehin alınan HDP’li vekiller için tepkiler olsa da Avrupa bu konuda tavırsız. Uluslararası bir kampanya başlattınız? Ne planlıyor ve amaçlıyorsunuz? 

Burada temel sorun, HDP’ye sahip çıkıp çıkmama meselesi değildir. Bugün HDP’nin maruz bırakılmış olduğu uygulama, özü itibarıyla bir demokrasi düşmanlığıdır. Bir fikir özgürlüğü düşmanlığıdır. Aynı zamanda bir Kürt düşmanlığıdır. Bütün bu değerler, özü itibarıyla Avrupa’yı Avrupa yapan temel değerlerdir. Eşitlik, özgürlük ve adalet... Eğer bugün HDP saldırı altındaysa Avrupa Birliği’ni Avrupa Birliği yapan temel değerler saldırı altında demektir. İnsanlığın kat etmiş olduğu mesafe, merhale, saldırı altındadır demektir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin bütün hükümleri, bütün maddeleri, bugün Türkiye’de risk altındadır. Dolayısıyla HDP ile dayanışma demek, sadece HDP’lilerle dayanışma demek değildir. Türkiye’nin geleceğiyle, demokrasisiyle dayanışma demektir. Özgürlük alanı ile dayanışma demektir. Ve nihayetinde de adaletin tecellisi olmadan özgürlük olmaz, özgürlük olmadan barış olmaz. Barış ve özgürlük olsa bile adalet yoksa barış da özgürlük de sürdürülebilir olmaz. Onun için AİHM önünde bir kez daha barış, özgürlük için adalet çağrımızı yineledik. 

Çok bariz ve net bir şekilde Türkiye’de iç hukuk yolları elverişsizdir. Çok açık ve net bir şekilde sözleşmenin ilgili maddeleri ihlal edilmiştir. Bir yerden başlangıç yapmak adına behemehâl eş başkanlarımız, milletvekillerimiz serbest bırakılmalıdır. Ve AİHM, dokunulmazlıkların kaldırılması mevzusunun sözleşmeye aykırılığı tespitini yapmak durumundadır. Bunlar gerçekleşirse ben inanıyorum ki yeni bir sürecin de emarelerini, işaretlerini hep birlikte görmüş olacağız. 

Kampanyamız sadece AİHM önünde basın açıklaması ile sınırlı değil; Avrupa’daki bütün sivil toplum örgütlerinin, aydınların, yazarların, siyasetçilerin tümünün dikkatini bu noktaya çekme konusunda geniş kapsamlı, orta vadeli bir sürece tekabül edecektir. Sonuç alıncaya kadar da bu mücadeleyi sürdürmeye devam edeceğiz. 

HDP aynı zamanda bir var olma mücadelesini veriyor. Dünyanın hiçbir yerinde bir örnek gösteremezsiniz ki, neredeyse yönetim kadrosunun yüzde 50’si cezaevinde olan bir hareket ayakta kalabilsin. HDP ve HDP hareketi, demokrasi için, özgürlük için, adalet için, eşitlik için direngenliğin sembolü olduğu gibi çözümün anahtar partisi haline gelmiştir.


1249

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA