Özgüç ve özgüven

Cemal ŞERİK

18 Mayıs 2017 Perşembe | Forum

Kürtler bugün önemli ve büyük kazanımların sahibi haline gelmişlerdir. Bundan elli ya da yüzyıl öncesiyle karşılaştırıldığında bu gerçeklik çok daha net bir şekilde görülecektir.

Elli ya da yüz yıl öncesinin Kürdistan’ının bahsi söz konusu olduğu zaman ilk akla gelen, Kürt ve Kürdistan sözcüklerin ağızlara alınmasını yasak olduğu ve buna teşebbüs edenlerin de en ağır ceza ve yaptırımlarla karşılaşmış olmaları gerçekliği olmaktaydı. Bahsini ettiğimiz bu tarihler arasında yaşanmış olanlarda bunun örnekleri ile doludur.

Koçgiri, tarihe “Şeyh Said İsyanı” olarak geçen Genç-Palu-Hani, Ağrı ve Dersim Direnişlerini, ilan edilen “örfi idareleri”, “sıkıyönetimleri”, “olağanüstü halleri”, çıkarılan “tedip” ve “tenkil” yasalarını, “Tunceli Kanunlarını”, “istiklal”, “sıkıyönetim” ve “DGM” adlarıyla kurulan mahkemelerde gerçekleşen “yargılamaları“ hep böyle bir gerçeklik içerisinde ele almak gerekmektedir.

Ancak son otuz yıl içerisinde Kürtlerin yaşamaya başladığı gerçeklik, bahsi geçen bu elli ya da yüz yıl öncesine oranla farklılaşmış, hatta onunla taban tabana zıt bir konum arz etmektedir. Kürtler kendi kimliklerinden ve Kürdistan’da bahseder bir hale gelmişlerdir. Kendi dillerini konuşma, kültürlerini yaşama, insan ve halk olmaktan kaynaklı olan haklarını kullanma arayışları ve mücadelesinin sahibi haline gelmişlerdir. Fakat Kürtler elde ettikleri bu kazanımları kendiliğinden elde etmemişlerdir ya da bu kazanımları onlara herhangi bir kişi yada güç/devlet bahşetmemiştir. 

Kürtler elde ettikleri tüm bu kazanımları uğruna büyük mücadeleler vererek, bedeller ödeyerek elde etmişlerdir. Ve bunun kökleri 1970’lerin başlarına Apocu Hareketin ilk ortaya çıkışına dayanmaktadır. 18 Mayıs 1977’de başta Haki Karer olmak üzere büyük şehitler vermiştir. Diyarbakır zindanlarında insanlığın bugüne kadar yaşadığı en büyük zulmü ve vahşeti yaşamışlardır. Yine bu zulme ve vahşete karşı 21 Mart 1982’de Mazlum Doğan’ın, 17 Mayıs 1982’de Ferhat Kurtay, Mahmut Zengin, Eşref Anyık ve Necmi Öner’in, 14 Temmuz 1982’de Kemal Pir, M. Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek’in insanlığın tanık olduğu en görkemli direnişlerin sahibi haline gelinmiştir. 15 Ağustos ve 1984’den bu yana da on binlerce şehidin verildiği, yüz binlerce insanın tutsak düştüğü, yaralandığı, binlerce köyün yakıldığı, milyonlarca insanın yerinden- yurdunda göçertildiği kıyasıya süren bir savaş yaşanmaktadır. 

Kürdistan halkı yürütülen ve sahibi haline gelinen, başta tüm bu kazanımların yaratıcısı olan Önder Apo’nun tutsaklığı olmak üzerine uğruna büyük bedellerin ödendiği, fedakarlıkların yaşandığı bir mücadele sonucunda bu kazanımları elde etmiştir. Ve bunları da sömürgeci- faşist özel savaş rejiminden aman dilenerek sunulan bir bağışı ve onların işbirlikçi uşakların yakarmaları sonucunda değil, mücadelenin yarattığı kendi meşruiyeti içerisinde yaşamaktadır. Ve bunun sonuçları da en somut örneğiyle bugün kendini Rojava ve Bakurê Kürdistan devrimleri olmak üzere tüm Kürdistan parçalarında ve uluslararası alanda Kürtler lehine oluşan kabul edişlerde bir ifadeye kavuşturmaktadır.

Bugün Bakur ve Rojava Kürdistan’ında gerçekleşme koşullarında farklılıklar olsa da Kürtler Demokratik Ulus İnşa Mücadelesi içerisinde bulunmaktadırlar. Bundan elli yıl öncesinde bırakalım bundan bahsetmeyi, Kürtlerin adı ve diliyle her şeyi yasaktı ve içerisinde bulundukları fiziki ve kültürel soykırım hali Kürtlerde bunları kullanacak bir güç bırakmamıştı. Başurê Kürdistan yaşanan yenilginin ardından büyük bir inkar ve soykırım sürecine alınmışlardı. Rojhilat Kürdistan’ında da durum bundan farklı değildi. Uluslararası alanda yok olmuş bir halk olarak görülmekteydiler.

Böyle bir gerçeklik orta yerde dururken, Kürtlerin bugün elde ettikleri kazanımlarda Özgürlük ve Demokrasi Hareketinin rolünü görmemek ve yine tüm bu kazanımların özgüce ve özgüvene dayalı bir mücadele ile elde edildiğini görmemek büyük bir körlük ve vicdansızlıktan öte bir anlam ifade etmemektedir. 

Ancak, gelinen aşamada bu gerçekliğin yeterince anlaşıldığını söylemekte mümkün değildir. Hala kendine Kürt diyen bazı kişi ve çevreler özgür, demokratik, müreffeh bir Kürdistan’a nasıl ulaşılacağı konusunda çarpık, kendi öz gücüne dayanmayan, öz güvenden uzak bir yaklaşım sergileyebilmektedirler. Bunu da daha çok uluslararası güçlere ve bu güçler arasındaki çelişkilere dayandırarak elde edebilecekleri gibi saf ve gerçeklikten uzak, kendilerini kandıran düşünce, yaklaşım ve beklentilerde dile getirebilmektedirler.

Bu tür yaklaşım ve beklenti içerisinde olanlar için; sömürgeci egemenlik altında, kendine olan güveni kaybeden ve dışardan bir destek olmadan yaşayabileceğini düşünmeyen, kendi gerçeğine yabancılaşmış sömürge insan psikolojisinin dışa vurduğu kişilikler olarak bir nitelemede ve tanımda bulunmak en doğru bir yaklaşım olmaktadır.

Sömürgeci egemen güçlerin, sömürge ülke insanları için yapmış oldukları belirleme ve tanımlamalarda yapılan bu nitelemeyi doğrulamaktadır. Çünkü onlara göre sömürge ülke insanları; “geri”, “kendileri için bir şey yapamazlar” ve “hep başkaları tarafından yönetilmeyi ve kullanılmayı” bekleyen “gelişmemiş bir insan türü” kategorisi olarak görülmektedirler. Onun içindir ki, sömürge insanları ancak “verileni alırlar”, “söyleneni yaparlar” ve “bunda öte bir anlam ifade etmez” yaklaşımı içerisinde bulunmaktadırlar.

Böyle bir yaklaşım nedeniyledir ki, Türk Özel Savaş Rejimi ve onun bugünkü uygulama gücü olan Erdoğan-Bahçeli diktatörlüğü Kürtlerin Bakur ve Rojava Kürdistan’ın da yaşadıkları devrimi uluslararası güçlere bağlamaktadırlar ve bunu da “dışarıdaki bir üst akıl”a bağlamaktadırlar. Kürdistan Devrimine karşı çözüm arayışlarını da buna göre belirlemektedirler. O nedenle de R.T. Erdoğan’ın en son olarak çıktığı uluslararası alanda Rusya, Çin ve ABD turlarında da görüldüğü gibi her gün bu güçlerin kapılarını aşındırmakta ve onlara her türlü tavizi verebileceklerini açıklamaktan ve bunun teminatını vermekten geri kalmamaktadırlar. Öyle ki, yapılan bu pazarlıklarda neredeyse Türkiye’de geriye pazarlamadıkları hiçbir şey bırakmamışlardır. 

Bu kadar çok net bir şekilde orta yerde duran bir gerçekliğe rağmen Kürtlerin elde ettiği kazanımları dış güçlere bağlayan, onlarla açıklayan ve buna göre bir beklenti içerisinde olanlar ya da öyle düşünenler için geriye söyleyecek fazla bir söz kalmamaktadır. Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesinde büyük bedeller ödeyen ve bunun bir sonucu olarak ta diriliş mücadelesi ile kendini var eden ve bugünde özgürlüğünü elde etmek için aynı bilinç, inanç ve kararlıkla mücadele eden Kürdistan halkı ve bunu gören, doğru algılayan Kürt dostları, devrimci ve demokrasi güçleri için aynı belirlemede bulunmak mümkün olmadığı gibi, en büyük bir vicdansızlık anlamına da gelecektir.

Kürdistan halkı ve onun dostlar dün olduğu gibi bugünde; gözlerini ve yönlerini uluslararası güçlere ve onların bahşedeceklerine çevirmeden, onların sunacaklarına itibar etmeden özgüce ve özgüvene dayalı olarak özgürlük ve demokrasi mücadelesinin büyük bedeller ödeme pahasına da olsa kazanılacağının bilinci, inancı ve kararlılığı içerisinde mücadelesine devam etmektedirler. Bu esaslar üzerinde de öz güçlerine ve özgüvenlerine dayanarak Başta Bakur ve Rojava Kürdistan’ında olmak üzere tüm Kürdistan parçalarında ve de Kürtlerin üzerindeki yaşadıkları coğrafyalarda devrimlerini yaşama, geliştirme ve savunma mücadelesi içinde bulunmaktadırlar. 


301

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA