Bask Ulusal Kurtuluş Hareketi: Yöntemsel bir strateji olarak silahsızlanma süreci

19. yüzyılın son çeyreğinden beri süregelen Bask ulusal mücadelesinin son 60 yılına tartışmasız en büyük damgayı vuran Euskadi Ta Askatasuna (Bask Anavatanı ve Özgürlük/ETA) hareketi sürpriz olmayan bir şekilde 7 Nisan günü yayınladığı bildiride artık silahsız bir örgüt olarak varlığını sürdüreceğini ve nihai silahsızlanma planının 8 Nisan günü tamamlanacağını Bask ve dünya kamuoyu ile paylaştı.

21 Nisan 2017 Cuma | Dünya

BARIŞ TUĞRUL


19. yüzyılın son çeyreğinden beri süregelen Bask ulusal mücadelesinin son 60 yılına tartışmasız en büyük damgayı vuran Euskadi Ta Askatasuna (Bask Anavatanı ve Özgürlük/ETA) hareketi sürpriz olmayan bir şekilde 7 Nisan günü yayınladığı bildiride artık silahsız bir örgüt olarak varlığını sürdüreceğini ve nihai silahsızlanma planının 8 Nisan günü tamamlanacağını Bask ve dünya kamuoyu ile paylaştı. 

Örgütün 20 Ekim 2011’deki tarihi bildirisinde ilan ettiği tek taraflı nihai ateşkesle eş zamanlı olarak Izquierda Abertzale (Bask Yurtsever Solu) öncülüğünde hayata geçirilen tüm legal-demokratik Bask ulusal hareketlerinin güç birliğine dayalı yeni strateji kısa sürede Eusko Alkartasuna, Alternatiba ve Aralar gibi farklı ideolojik fraksiyonlardan siyasal oluşumlarca benimsenmişti. Bu yeni stratejiyle gelen görece başarılı seçim grafiği silahsızlanma sürecinin artık geri dönüşünün olmayacağı, her ne kadar örgüt içerisinde ikna edilmesi güç grupların varlığı söz konusu olsa da 60 yıllık mücadelede bir dönemin kapanacağı ve mücadelenin salt siyasal araçlarla devam ettirileceği anlamına geliyordu.

İspanya devleti ile ETA arasındaki müzakere girişimleri uzun bir tarihe dayanmaktadır. Franco diktatörlüğü sonrasında 1978’deki yeni anayasayla parlamenter monarşiye dayalı liberal demokratik rejimin kurulmasının üzerinden on yıl geçmiş olmasına rağmen İspanya siyasal hayatında halen nüfuz sahibi olmaya devam eden devlet içi gladyo yapılanmaları 1989’da Cezayir’de gerçekleşen devlet ve örgüt arasındaki ilk temasların henüz müzakere aşamasına gelinemeden noktalanmasına sebep olmuş, görüşmelerin başını çeken ETA liderlerinden Domingo Iturbe (Txomin) oldukça manidar bir trafik kazasında Cezayir’de hayatını kaybetmişti. Bu tarihten sonra ETA’nın askeri ve toplumsal etki kapasitesinin devlet aygıtları karşısında son derece dezavantajlı bir konuma geldiği 1998 Lizarra-Garazi paktı ile müzakere masası devlet, örgüt ve sivil toplum olarak üçlü bir mekanizmada ilerlemiş, son olarak 2006 Loyola müzakerelerinde varılan siyasal mutabakatı kabul etmeyen örgütün askeri kanadınca hayata geçirilen eylemlilik kararıyla yalnızca silahlı mücadele ve nihai ateşkes anlamında değil, ama aynı zamanda Bask ulusal meselesi ve toplumsal barışın sağlanması anlamında da iki önemli fırsat kaçırılmış oldu.

Devlet ve örgüt söyleminde ve tarih yazıcılığında bambaşka gerçekliklerle ilişkilendirilen mücadele ve müzakere sürecinin ve nihai silahsızlanmanın somut sebepleri birbiriyle ilişkili birçok faktörle açıklanabilir. Bask Ülkesi’nde yürütülen faili meçhul cinayetler ve GAL isimli paramiliter devlet terörünün yoğun olarak aktif olduğu bir dönemde 1986 yılında İspanya’nın Avrupa Birliği’ne tam üyeliğinin kabul edilmesi ve sınır güvenliği ve terörizm gibi konularda Kuzey Bask Ülkesi’nde Fransa’yla yürütülen stratejik işbirliği sonucu örgütün hareket kabiliyeti ve lojistik kapasitesi önemli ölçüde zarar görmüştü. Bununla birlikte ETA’nın büyük çapta sivil ölümlere neden olan 1987 Hipercor alışveriş merkezi patlaması gibi eylemleri ve 1990’ları takiben “ıstırabın toplumsallaştırılması” adı altında hayata geçirilen rejim yanlısı sivil siyasetçi, akademisyen ve gazetecilere yönelen eylemleri bir dönem birçok eylemi sahiplenen ve örgüte koşulsuz destek veren kitlelerin silahlı mücadeleyi sorgulaması ve hareketten uzaklaşmasına sebep oldu. Propaganda kapasitesi anlamında da devlet aygıtları ve rejim yanlısı medyayla mücadele etmesi mümkün olmayan örgütün bu alandaki kısıtlı imkanlarının da “terörle mücadele” adı altında devlet baskısından nasibini alması örgüt – kitle kopuşunda önemli rol oynadı. Nihayet Bask Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin gelmiş geçmiş en önemli lider ve ideologlarından José Miguel Beñaran Ordeñana (Argala) tarafından 1970’lerin sonunda altı çizilen ve Argala’nın Bask hareketinin savaşması gereken en çetin düşman ilan ettiği kapitalist toplum modeli ve tüketim kültürünün toplumu esir alıp siyasal alandan koparması durumu, bundan on yıl kadar sonra neoliberal politikaların kucağına düşecek olan İspanya devletinin sanayileşme bakımından en gelişmiş bölgelerinden birisi kabul edilen Bask Ülkesi’nde somut olarak gözlemlenmekteydi. 

Diktatörlük sonrası kurulan yeni rejimde devlet meşruiyetinin kültürel çoğulcu bir modele dayandırması ve anadilde eğitim ve yerel yönetimin özerk bölgelerle yeniden yapılandırılmasıyla sorunun su yüzünde kalan görünürdeki çarpıklıklarının görece törpülenmesi ekonomik ve toplumsal anlamda son derece liberal bir zihniyet inşasına maruz kalan geniş halk kitleleri için ulusal mücadelede silahlı şiddetin devam eden varlığının anlamlandırmasını zorlaştırıyordu.

Bununla birlikte Bask Ülkesi’nde silahlı mücadelenin bugünkü kaderini belirleyen tarihsel gelişim yalnızca devlet – örgüt müzakereleriyle şekillenmemiş; Bask Ulusal Kurtuluş Hareketi diye adlandırılan ve geniş anlamda siyasal, askeri, sivil toplum ve sendikal mücadele alanlarında mücadele veren yurtsever örgütlenmeleri de içine alan geniş bir evrende gelişen ve görünürlüğü çok az olan bir süreçle de ilgilidir. Oldukça kompleks bir yapıya sahip olan ve en azından teorik olarak yatay örgütlenmenin esas alındığı Koordinadora Abertzale Sozialista (KAS – Yurtsever Sosyalist Koordinatörlüğü) altındaki tüm yürütme organlarının pratikte son sözü söyleme hakkını kendisinde saklı tutan KAS’ın askeri kanadını ETA’yı ikna edebilmesi ne daha önceki süreçlerde ne de 2011 sürecinde hiç de kolay olmadı. 

Ne var ki Bask meselesinde Fransa’yla birlikte ağırlıkla taraf olan İspanya devletinin “hepsi de ETA” düsturuyla hareket ederek yurtsever siyasi partiler, dernekler, sivil toplum ve medya gibi salt demokratik mekanizmalar üzerindeki fiziksel ve sembolik şiddete dayalı baskısı, bugünkü silahsızlanmanın belki de en büyük mimarı yurtsever lider ve ideolog Arnaldo Otegi’nin adaletsizce yıllarca demir parmaklıklar ardında tutulması gibi saldırgan tutumu da sürecin yıllarca düğümlenmesi ve çözümsüzlüğe dayalı bir ajandanın sürdürülmesine sebep oldu.

Devletin, zaten halihazırda siyasete ve siyasal olana dair ilgisi seçim dönemlerinde oy vermekle sınırlı kalan kitleleri liberal politikaların özgürlük rüyasıyla meşgul ederken, bunun dışında bir ulusun kendi geleceğini tayin etme temel hakkı bağlamında herhangi bir örgütlü bir yapıda mücadele veren bütün gruplara topyekun ‘terör’ damgası vurup, bunlara karşı her türlü şiddeti meşru görmesi ve bu şekilde zamanla mücadeleyi marjinalleştirmesi artık silahlı mücadelenin işlevselliğini yitirdiği ve harekete zarar verdiği anlamına geliyordu. 

Özellikle 11 Eylül saldırısından sonrasında dünya siyasal konjonktürüne yön veren bir konsept haline gelen ‘terörizm’ tanımına ayrım yapılmaksızın tüm mücadele alanlarının da dahil edilmesi ve bu söylemin güçlü ve etkin mekanizmalarla sürekli olarak yeniden üretimi Batı Avrupa gibi liberal demokrasi illüzyonunun sürdüğü bir coğrafyada meşru müdafaa söyleminin taraf bulmasını imkansız kılmaya başladı. 

Bu bağlamda ETA’nın ve genel olarak da Bask Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin silahlara veda etmedeki ısrarını ve bu amaçla İspanya ve Fransa devletlerine yıllardır yaptığı çağrıları söz konusu bu devletlerce söylemleştirildiği haliyle bir galipler-mağluplar çekişmesi şeklinde değil, mücadelenin hareketin amaçlarına ulaşması için etkin ve verimli kanallarla devam etmesine yönelik yöntemsel bir tercih olarak okumak daha doğru olacaktır.          



556

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA