Kürt’ü ‘küçük kardeş’ görenler, Mazlumder’i tasfiye etti

Eski rejimin Kürt’ü Türklüğe katılınca hakkı lütfedilirdi; Fatih İslamcılığının Kürt’ünün hakkı ümmete katılınca lütfediliyor. Yani Kürt iki tasavvurda da Kürt olarak bir değer taşımıyor; ancak birilerinin projesine Türk'ün abiliği altında, payandası olarak katılınca onlara göre kıymet taşıyor.

13 Nisan 2017 Perşembe | Dizi

MUSTAFA İLHAN / BERLİN

İnsan hakkı ihlalleri ve Kürt sorunu hakkındaki raporlarıyla kamuoyunun uzun yıllar dikkatini çeken, İslami kimliği demokratik kimlikle buluşturan çalışmalar yapan İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (Mazlumder), Mart ayında atanan kayyumla tasfiye edildi. Kayyum öncesi MYK üyesi olan Halil İbrahim Yenigün’e bakılırsa ise, tasfiye kayyumdan da önceye dayanıyordu: “Hadise bir zihniyet sorunudur, Türk-İslamcı zihniyet sorunudur, Kürt’e Kürt olarak değil bir projenin payandası olarak hakkının bir kısmını verme sorunudur.”

Yenigün’le hem referandumu hem de Mazlumder’in tasfiyesini konuştuk.


Türkiye ve Kürdistan 16 Nisan’da yapılacak anayasa referandumuna kilitlenmiş durumda. Referandumdan ‘Evet’ çıkması durumunda başta Kürt halkı olmak üzere Türkiye halklarını neler bekliyor?

Kimilerine Evet de çıksa, Hayır da çıksa bir şeyler temelden değişmeyecek gibi gelse de bence çok keskin bir yol ayrımındayız. İşin bütün Türkiye halklarını ve hatta bölge halklarını ilgilendiren kısımları var. Artık Türkiye’ye has bir Kürt sorunu olmadığını Rojava ile birlikte görmeyen kalmadı. Türkiye’de referandum sonrası siyasal sisteme ilişkin durum sadece bir değişken ama Kürdistan coğrafyasının her bir bölgesini ilgilendiren ve politikalarını şekillendirecek yeni bir dönemden bahsediyoruz.

Evet çıkması durumunda yumuşamalar olacağı yönünde beklenti var. Ben en çok Saddam Irak’ının gelgitlerini iyi çalışarak bazı sonuçlara varabileceğimizi düşünüyorum. Orta Doğu/Asya tipi bir başkanlık çıktıktan sonra keyfiliği ve otokratikliği çok daha kalıcılaşmış bir rejimin bölge politikası ve dünya güçlerine göre gelgitlerle ilerleyecek bir Kürt politikası bekleyebiliriz. Ama her halükarda şunu görmek lazım: Erdoğan belli bir noktada artık Kürt sorununu Kürt siyasi hareketi ve iradesi olmaksızın, onu devre dışı bırakarak çözme kararlılığına girdi. Ülkede hiçbir otonom alan bırakmamacasına bütün iktidar alanlarını temerküz etmeye koyulmuş bir siyasi liderin ancak anlık lütuflar hükmünde birtakım haklar ‘bahşedeceğini’, bunların da Kürtlerin öz iradesini feda etmesi pahasına olacağını görmek gerekiyor.

Türkiye’nin diğer halklarını nelerin beklediği ise zaten malum: Daha az özgürlük, daha çok keyfi idare, daha az demokrasi, daha çok otokrasi, tek adamlığın ülkede başka kurum bırakmamacasına kurumlaşması.


Peki ya Hayır çıkarsa?

‘Hayır’ çıktığı takdirde de çok parlak günler beklemiyor olabilir. 7 Haziran da önemli bir başarı idi ama hepimizin bildiği gibi boğuldu. Sonrasında özellikle Kürdistan için çok acı günler yaşandı. Ama 7 Haziran olmasaydı bu kadar mücadele edemiyor olabilirdik. Ülkede yılgınlık ve pes etmişlik olabilirdi ve tıpkı Saddam ve Esad rejimleri gibi on yıllar sonrası çok daha karanlık ve sancılı günlerle felaketler yaşayıncaya dek her şey bitmiş olabilirdi. Yine bütün gücümüzü toplayıp tek adamlık ihtiraslarını halklar olarak yenmek zorundayız. Her bir direniş tecrübesi ve zaferi önemli bir miras olarak kalacak ileriki dönemlere. Belki Hayır çıktığı takdirde Erdoğan, HDP’yi kapatıp Meclis içinden tekrar bu öneriyi geçirmeye çalışır ama mevcut durumda gayrimeşruluğu herkesçe anlaşılmamış bir referanduma nazaran bütün dünyanın gayrimeşruluğunu çok daha net göreceği bir üçüncü lig başkanlık rejimi cebren kurulmuş olur.
 


AKP iktidarı bu dönemde birçok kesimi hedef aldı. Sizin de yönetiminde yer aldığınız Mazlumder de bundan nasibini aldı. Birçok şubesi kapatıldı, genel başkanı Faruk Ünsal da görevinden edildi. Bu tasfiyenin arkasında ne vardı?

Mazlumder, Türk ve Kürt İslamcılar açısından çok önemli bir tecrübeydi. Türk ve Kürt bağımsız İslamcıların her şeye rağmen bir arada olabildiği son zeminlerden biriydi. Ben bu son süreçte MYK ve GYK üyesi olarak üyelere defalarca yalvarırcasına bunu tekrar tekrar söyledim ama elbette benim şahsen baş edebileceğim ve dil dökmemle halledebileceğim bir sorun olmanın çok üzerindeydi. 

Şu nokta Kürdistan kamuoyundaki çoğu kişi için pek net değildi: Mazlumder’in kurucu ekibi Kemalist rejimin İslamcılarla ve dindarlarla birlikte Kürtleri de vatandaşlık tahayyülünden çıkardığını geç de olsa az çok kavrayabilmiş bir kesimden oluşuyordu. Ama bu, Kürt sorununu anlamanın sadece başlangıcıdır, kendisi değildir. Bu kesimler -ben bunları ‘Türk-İslamcılar’ yahut ‘Fatih İslamcıları’ olarak kavramsallaştırıyorum- sorunun tek kökenini Türkçü ulus inşası projesinin doğurduğu patoloji olarak gördüler. O halde Türk milleti ‘İslam ümmeti’ ile ikame edildiği noktada onlara göre Kürt sorunu çözülecekti. Ama elbette bu, sorunu hiç anlamadıklarını gösteriyordu. 

Milletin ikinci sınıf vatandaşını ümmetin ikinci sınıf mensubu yapınca doğruluğa erişmiş olmuyorsunuz... Eski rejimin Kürt’ü Türklüğe katılınca hakkı lütfedilirdi; Fatih İslamcılığının Kürt’ü ümmete katılınca, Müslüman olunca lütfediliyor. Yani Kürt iki tasavvurda da Kürt olarak bir değer taşımıyor; ancak birilerinin ulus veya ümmet projesine Türk’ün abiliği altında, payandası olarak katılınca onlara göre kıymet taşıyor. 


Bu zihniyet mi Mazlumder’deki tasfiyeyi kolaylaştırdı?

Kemalist hegemonya zamanında bu sorun çok belirgin değildi, Kürt’ün hakkına sahip çıkar gibi konuşuyorlardı ama bu aslında şartlı bir sahip çıkmaydı. Fatih İslamcılarının abiliğini kabul etme şartıyla ve ümmet projesine payanda olma şartıyla bahşedilen bir kısıtlı haklar demeti. Self-determinasyon gibi Birleşmiş Milletler’ce de tanınmış bir hakkı hiçbir surette tartışmaya bile açmaya yanaşmayan bir tasavvur. Bana “Mazlumder neden çöktü” derseniz, bu sakat tasavvurdan çöktü, derim. Hadise bir zihniyet sorunudur, Türk-İslamcı zihniyet sorunudur, Kürt’e Kürt olarak değil bir projenin payandası olarak hakkının bir kısmını verme sorunudur. 


Peki tasfiye aşamasına nasıl gelindi?

Bu zihniyet dolayısıyla özellikle 6-8 Ekim hadiselerinden itibaren Mazlumder’in Türk çoğunluklu Batı ve Kürt şubeleri arasındaki ayrım derinleşti. Batı şubeleri, AKP iktidarıyla ve kimi hakların verilmesi dolayısıyla Kürt sorununu çözebilecek bir irade olduğu zannına kapıldılar ve bu ‘lütfedici’ iktidardan daha çoğunu isteyenin ancak PKK’li olabileceği zannına kapıldılar. Bunun söylentisini çıkarmak da malum hiç zor değil. 7 Haziran sonrası süreçte de barış sürecinin çöküşünü devletin yeni resmi söyleminde olduğu gibi o çok iyi niyetli iktidara nankörlük etmiş bir Kürt siyasal unsurun yeniden ‘terör’e başvurması gibi bir ihanet olduğunu düşündüler. 

Mazlumder’in Kürdistan şubeleri, her zamanki çizgilerinde hem devlete hem örgüte eşit mesafede, ikisinden de bağımsız, adil hakemlik ve şahitlik rolü oynama gayretindeydi. Ama elbette ‘terör’ kelimesinin kullanılmaması bile yeni şartlarda iktidarca içlenmiş Türk-İslamcılar tarafından büyük bir sorun ve örgüte yanaşma zannedildi. Mazlumder’in ‘kurucu irade’ diye andıkları ‘Fatih abileri’, Kürt şubelerini özgür ve özerk yapılar değil, kendi mülklerinde bir nevi misafir olarak iş yapmalarını lütfettikleri küçük kardeş gördükleri için kendi hizalarından çıkıp kendilerini rahatsız edici şeyleri söyledikleri anda dükkanlarından kovdular. Hadise uzun lafın kısası budur.
 


Devlet ne kadar müdahil oldu? 

Bu biraz daha karmaşık bir süreç. En büyük amil, bu İslamcı abilerin Kürt şubelerinin devlet şiddetine eleştirel raporlarından dolayı İslamcı mahalle içine çıkamaması ve çoktan iktidar aparatı haline gelmiş Milli İrade Platformu cephesinin yüzüne bakamamış olmasıydı. Devlet önce Gezi sonrası Rabia Platformu gibi yapılarla etkisiz kılmaya çalıştı, o işlemedi. Sonra içerideki gerilim alevlenip İstanbul Şubesi öteden beri kimi usulsüzlüklerle sürdürdüğü illegal hegemonyayı yeni bir hamle ile tazeleyebilecekken bunun şartlarını sağlamakla yetindi.

Evet, Cizre raporu belki bardağı taşıran son damla gelebilir kimilerine ama bana kalırsa Gezi sonrası defterinin dürüleceği an bekleniyordu. 7 Haziran sonrası Kürt şubelerinin duruşu sayesinde yeni Kürt doktrinine uymaması kaderini belirledi. O sıralar içeriden bu irade çıkınca kapatmak veya doğrudan kayyum atamak gereksiz hale geldi. Nasıl olsa içerideki “bizim çocuklar” durumu kotaracaktı ve yargıya gittiklerinde de ihtiyaç duydukları legal destek verilmiş oldu, içeriden kayyum talibi varken dışarıdan kayyum atamaya ihtiyaç kalmadı.
 


İnkarı ortadan kaldırdığını savunan AKP iktidarı, Kürt İslami çevrelere de teslimiyeti dayatıyor. Bu gidişat nasıl seyreder sizce?

Rejim tarafında bir ilerleme var, görünüyor ama Kürt İslamcı çevreler için durum eskisinden bile daha kötü. Eskiden Kürt’ün var olduğunu inkar eden bir rejim vardı. Şimdi ise durum şöyle: “Kürt var ama bu Kürt ancak bir nevi tazelenmiş bir İdris-i Bitlisî misakında Türk devletine ve reisine biat ederse, kendi siyasi iradesinden vazgeçerse var olabilir.”

Bunun haricindeki her türlü Kürt iradesi kriminalize ve terörize ediliyor. “Bak işte, inkar politikaları bitti, hakları tanımaya hazır bir rejim var ama yine daha fazlasını istiyorsun, demek ki teröristsin” diyor sana. Kürt’ü kısaca Türk olmaya zorlamıyor ama Türk devletine itaat etmeye ve Kürt iradesinden feragat etmeye zorluyor. Eskiden her türlü Kürt hareketlenmesini inkar politikasının olağan sonucu gören, bu şekilde biraz mesafe almış olan çevreler dahi kendi fabrika ayarlarına rücu ettiler. Hele içlerinde dindar Kürtler de var ve bu şekilde bu zihniyete meşruiyet kazandırıyorlar. 

ABD’nin 11 Eylül sonrası “İyi Müslüman, kötü Müslüman” ayrımı yapması gibi “İyi Kürt kötü Kürt” ayrımı belirginleşti bu şekilde. Ve tıpkı o örnekte olduğu gibi devletin politikalarına payanda olmayan Kürt, hem Kürt hem İslam mahallesinden kovuluyor -ki öteden beri Kürt Müslüman onların zihninde zaten ümmetin ikinci sınıf vatandaşıdır.

Bu noktada Türk çevrelerinden gelen bizim dayanışmamız elbette çok daha fazla önem taşıyor ve en çok bunu yapmaya çalışıyoruz. Mazlumder buna imkan veren bir mecra idi, şimdi aynı çalışmayı birlikte başka biçimlerde sürdürme gayretindeyiz.
 


Türk-İslam sentezinin tehdidi altındaki Kürdistani İslami çevreler referandumda neden Hayır oyu vermeli?

Kürdistani çevrelerin Evet oyu vermesi ya da boykot etmesindense Hayır oyu vermesini arzu ederim elbette. 

Şunu söyleyeyim: Ben Kürt iradesine ilişkin bir Türk olarak söz söylemekten her zaman haya ederim. Kendi öznellikleri içinde Kürtler, kendileri için en doğrusu neyse onu bilirler ve yaparlar. Ben kesinlikle ders verici ve öğretici konumda olamam, bu sömürgeci bir ilişki kurmak olur. Bu kaydı düştükten sonra sadece arzumun izahını yapmak babından şunları söyleyeyim: Evet, Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” açıklaması HDP’nin Batılı Türk tabanına nazaran Kürt tabanında yer yer tepki çekti. “Bize ne başkan olup olmamasından?” diyen çok Kürt oldu, buna ben de şahit oldum. Ama “Kürtler özgürleşmedikçe Türkler özgürleşmeyecek” sözünde çok güzel ifade edilen bir gerçek var ve bunun aksi de geçerli. Türkler ve Kürtler ve diğer Türkiye halkları ancak birlikte özgürleşebilir. Önerilen sistem hele iki yüzyıla yakın anayasal tecrübesi olmuş bir ülke için tarihi başa sarmak demek. Bu sistem altında hak ve özgürlüklerin zor bela edinilmiş olanlarına da topyekün veda etmek durumunda olacağız. Hepimizin hak ve özgürlüğü ancak güçlerin denetlendiği, yargının ve meclisin tek adamın kontrolünde olmadığı bir sistemde olabilir.

İkinci olarak önerilen başkanlık rejimi AKP tabanına MHP tabanının eklenmesiyle sürdürülebilir. AKP anladı ki tabanı daha çok genişletemiyor, Kürt sorununun çözümüne ilişkin politikaları daha da daraltıyor ve Kürt siyasetine daha çok kazandırıyor. Bu da AKP’nin her zaman Türkçü politikaların yedeğine girmesi demek. Parlamenter rejimde yüzde 30 ile tek başına iktidar olabilecek bir iktidar koalisyonu, yeni rejimde MHP ile pazarlık yaparak iktidar olabilecek. Bunu önlemek herkesin iyiliği için olur diye düşünüyorum.


Kürt İslam alimleri böylesi bir süreçte ne tür bir rol oynayabilir?

Bu referandumda önerilen paket sadece mevcut durumu tartışmasız bir tek adam rejimine çevirmekle kalmayacak. Çağdaş Müslüman siyaset düşüncesinin son 150-200 yılı iktidarı sınırlandırma, hesap verebilir ve şeffaf hale getirme, İslam’ın boğulmuş şûra kurumunu hayata geçirme üzerine kuruldu. Bunca tecrübe ve gelişmeden sonra klasik istibdad döneminin siyasal tasavvuruna dönme riskimiz bütün bu düşünce mirasına duygusal bir bağ ile de kafa yormuş biri olarak beni çok dehşete düşürüyor. Bu mirasın mirasçıları olduğunu iddia eden İslamcı çevreler, aslında hepsini tersyüz edip iktidarın sınırlarını kaldırmak için fikri kaynaklarını seferber ediyor. Trajedi olan budur.

Bu noktada Kürt ve diğer alimlere ve düşünce insanlarına çok iş düşüyor tabii ki ama bu çok dile getirilemedi maalesef. Referandumda önerilen paket, İslam siyaset ahlakı ve felsefesinin bütün temel ilkelerini çiğniyor. Şûrayı, liyakat ve ehliyet sistemini, hesap verebilirliği yok eden bir rejim olduğunu daha iyi anlatabilmeliydik. Bütün İslam alimleri buna daha çok kafa yormalı, halkı bu konuda bilgilendirmeli. Aslında önerilen rejimin İslam’ın siyasal ahlaki ruhuyla taban tabana zıt olduğunu görmemek mümkün değil ama anlatmak mümkün olmadı maalesef. Bu, referandumdan ne sonuç çıkarsa çıksın anlatılmaya devam edilmeli bence.

İstibdada karşı hürriyet ve şûra bizim artık ortak İslami mirasımız oldu ve bunun vurgusu hep yapılmalı. Şu an bir istibdad rejimi kuruluyor ve başarılı olursa artık istibdada karşı direniş ve hürriyet felsefeleri daha çok çalışılıp işlenerek kamuoyuna daha gür sada ile çıkılmalı.



Halil İbrahim Yenigün kimdir?

Halihazırda Berlin’deki Forum Transregionale Studien’de postdoktora araştırmacısı olarak görev yapıyor. Eğitimini Boğaziçi Üniversitesi’nin ardından ABD’de Texas ve Virginia eyaletlerinde sürdürerek Virginia Üniversitesi’nin siyaset teorisi programından aldığı doktorayla tamamladı. Barış İçin Akademisyenler’in ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ metninin imzacısı olması dolayısıyla İstanbul Ticaret Üniversitesi’ndeki siyaset bilimi öğretim üyeliği görevinden Ocak 2016’da önce açığa alındı, kırk gün sonrasında da Star gazetesinde Cem Küçük’ün hedef göstermesiyle işine son verildi. 

Halil İbrahim Yenigün, Erdoğan dahil iktidar kadrolarının önemli bir kısmının ‘ağabeyi’ olan, 70’li yıllar Türkiye İslamcılığının önde gelen figürü, yazar ve aktivist Sedat Yenigün’ün de oğlu. Sedat Yenigün, Türkiye’deki mazbut ve dindar kesimi sağcılık ve milliyetçi-muhafazakarlıktan evrensel bir İslamcı çizgiye çekme mücadelesi içindeydi; 5 Temmuz 1980 günü Fatih’te ülkücülerce suikaste uğrayarak öldürüldü.

2014’ten bugüne kadar da Mazlumder’de çeşitli görevler alan Halil İbrahim Yenigün, ‘devrik’ MYK’nın da Dışilişkilerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı’ydı.


1985

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA