Kamuran Yüksek: Sürgündeyim ama bu böyle gitmeyecek

Evet, şu an sürgündeyiz. Burada da çalışmalarımızı sürdüreceğiz, Türkiye'de ve Kürdistan'da koşulları değiştireceğiz. Böyle gitmeyecek bu. Herkes şunu bilmeli bence: Biz bu durumu kabul etmeyeceğiz. Ne böyle sürgünlüğü, ne hapsedilmeyi, ne de kendi ülkemizde parya olma halini... Bunu değiştireceğiz.

11 Nisan 2017 Salı | Dizi

OSMAN OĞUZ / HABER MERKEZİ


Demokratik Bölgeler Partisi Eşbaşkanı Kamuran Yüksek, üst üste önce 8 yıl 9 ay, sonra KCK dosyasından 21 yıl hapis cezası aldı. Bu sırada Almanya'daydı, orada da kaldı. Artık sürgün siyasetçilerden biri...

Yüksek'le Frankfurt'taki bir kafede oturup hem kişisel politikleşme hikâyesini hem de memlekette son yaşananları konuştuk. 


Öncelikle, kişisel hikâyenizden başlamak istiyorum. Politik kimlikle ne zaman, nasıl tanıştınız?

Ben Malazgirt'e bağlı bir köyde doğdum. Sonra Denizli'ye göç ettik biz. Aslında kimlik bilincini 'diğeri' ile karşılaşınca fark ediyorsun. 7-8 yaşına kadar köydeydim. Babam o zaman cezaevindeydi, dayımların yanında kalıyorduk.


Neden dolayı cezaevindeydi?

Adli bir vakaydı, kan davası nedeniyle yaşanan bir problem. 87'ye kadar cezaevinde kaldı. İlkokulun da bir kısmını köyde okudum.

Hatırlarım: İran-Irak savaşı vardı ve köyün büyüklerinin tartıştığını duyardık. "Yahu bu İran'la Irak savaşıyor, bir türlü yenişemiyorlar; bir de Türkiye var, o kimden yana tavır alırsa o yenecek." Biz de düşünürdük, bu Türkiye kimdir, nerededir?


Türkiye'nin nerede olduğunu bile bilmiyordunuz yani...

Evet, Türkiye'de yaşadığımızın farkında değildik. Hep bizim uzağımızda, dışımızda bir şey olarak düşünürdük. Çünkü biz hepimiz orada Kürtler olarak yaşıyoruz.

Türkçe'yi dışarıdan gelen öğretmen bize öğretti. Evet, bir Türkçe meselesi var, biliyoruz; ama o da bizim dışımızda.


Peki Denizli'den sonra?

87'den sonra taşındık Denizli'ye. Gerçek Türkiye'ye gittik o zaman. Ve gerçekten Türkiye ve Kürtler gerçeğiyle o zaman tanıştım. Türkiye nedir, Kürtlere nasıl bakar? Günlük yaşamın her şeyinde farklı olduğunu hissediyorsun.


Gittiğinizde Türkçe biliyor muydunuz?

Çat pat biliyordum, çünkü iki yıl falan ilkokula gitmiştim. Fakat hayatın her alanında sizin yüzünüze duvar gibi bir şey çarpıyor. Kürtsünüz ve aslında Türkiye denilen ülkede ikinci sınıf vatandaşsınız. Bunu hep hissettiriyorlar. Öyle bir durum ki, Batı'da, metropolde, 90'lara doğru size şunu dedirtmek istiyorlar sanki: Yahu ben niye Kürt doğdum ki! Kimliğinizden soğutacak bir şekilde...


Sizde kişisel olarak nasıl yaşandı bu süreç?

Bunlar bende de hep birikim yarattı. Başka olduğunu ve istenmediğini anlıyorsun. Yani hep hor gözle bakıldığını hissediyorsunuz. Okulda, çarşıda, komşularınızda, çalıştığınız yerde... Her tarafta bunu herkes hissettiriyor.

Ama bunlar insanda bir garip hırs da yaratıyor. Mesela ben bir süre sonra, ortaokulda okulun en başarılı öğrencilerinden biriydim. Ve her alanda... Sporda, tiyatroda ve derslerde... En başarılı kişi haline gelmiştim. Bir var olma kavgası veriyorsunuz aslında. Çünkü oradaki insanlar, size kendinizi kötü hissettiriyor, sizi aşağılıyor ve siz de başarılı olarak bunu aşmaya çalışıyorsunuz.


Kürtlüğü terk etme refleksi sizde hiç gelişmedi mi?

Hayır, gelişmedi. Tam tersine bir Kürt'ün kendi kimliğiyle yaşayarak var olabileceğini hep göstermeye çalıştım. Ben Denizli'nin Honaz ilçesinde yaşadım tüm bunları. Küçük bir ilçedir, orada herkes beni tanır. Lise döneminde okulun futbol takımının kaptanıydım, ilçenin amatör takımında oynuyordum ve gençlik takımının da kaptanıydım. Okulun tiyatro, sinema ekibini biz kurardık. Sayısal bölümün en başarılı öğrencisi bendim. Diğer alanlarda da böyle... Oranın ahalisi şöyle derdi: Yahu bu çocuk çok akıllı, gerçekten Kürtlerden mi? Çünkü Kürt'e bunu yakıştırmıyor, böyle yapabileceğini düşünemiyor.

Şöyle de dedikleri hep olurdu: "Tamam, sen de Kürt'sün ama öbürleri gibi değilsin." Ben ise hep, "Hayır, ben Kürt'üm, öbürleriyle de aynıyım, sizin bakışınızda problem var" derdim.


Peki Kürtlüğü bir politik kimlik olarak sahiplenme ne zaman başladı?

Özellikle lise dönemlerinde işte. Bu yaklaşımların gerçek nedenlerini anlamaya başladıkça... Artık kültürel olarak kimliğime sahip çıkmanın ötesine geçti. Kürt öğrenciler olarak kendi aramızda bir gruplaşmaya gittik. Aramızda tek tük Türk devrimci arkadaşlar da vardı. O lisenin müdürüyle çok büyük kavgalar yaptık. Tam bir siyasal mücadele süreci yaşadık.

Şunu hatırlıyorum: Bizim grubumuzu bölmek, içimizdeki tartışmaları öğrenmek için müdür, içimizden birini ajanlaştırmıştı. Daha sonra itiraf etti tabii o. Erzurumlu bir Kürt'tü o da. Müdür onun sayesinde her yapacağımızı biliyordu. 

Böyle ciddi bir mücadele vardı okulda. Herkes müdürle bizim aramızda konum belirlemek durumunda hissediyordu kendini. Sadece öğrenciler için değil, öğretmenler için de böyle. Mesela bir coğrafya öğretmenimiz vardı, bize destek verirdi, bundan dolayı müdürle kavga ettiler, müdür onun ağzını burnunu kırdı.


Bu ortamda okuldan atılmamayı nasıl başardınız?

Biraz hinlik yapıyordum tabii. Diğer alanlarda etkinliğim de çok fazla olunca bunu müdüre karşı kullanıyordum. Mesela çok baskı olursa, "Okul takımından ayrılırım" diyordum; ben ayrılınca takımın tamamı artık olmuyordu. Derslerde de çok başarılı bir durumum vardı.

Sonuç olarak Denizli'de ben bir Kürt olarak Türk milliyetçisi anlayışla tanıştığım anda kendi kimliğimi daha politik sahiplenmeye başladım. Anadilimi zaten unutma, konuşmama gibi bir durumum hiç olmadı. Annem de mesela, ilginçtir, 30 yıldır orada yaşıyor ama halen Türkçe bilmiyor, öğrenmiyor.


Bilinçli bir direnç galiba bu...

Elbette. Oraya ilk taşındığımızda da evin yanına hemen tandır yaptı mesela. Serhat'ta biliyorsunuz, her yerde tandır vardır, onun üzerinden kültürünü oraya taşıdı. 30 yıldır fırından ekmek almaz, kendisi tandırda yapar. Onun sayesinde de kültürümüzden hiç kopmadık.

Tabii bunun yanında iyi insanlar da vardı; iyi komşularımız, bizimle tanıştıkça meseleyi anlayanlar... Üniversite yıllarında Denizli'ye gelip giderdim, komşular şunu söylerdi: "Yahu bu çocuk çok iyi, çok akıllı bir çocuk, ne oldu buna, Ankara'ya gitti, beynini yıkamışlar." Babama bunu çok söylerlerdi.


Üniversitede artık Kürt partilerinde çalışmalara katılıyorsunuz, değil mi?

Evet. O dönem biraz daha başkaydı. Mesela 99 döneminde, Sayın Öcalan'ın yakalandığı günlerde, milliyetçilik çok yükselmişti. Ben yine Honaz'a gidip geliyorum. Bir anekdot anlatayım. Çok yakınımda olan insanlarla paylaştığım şeyler bunlar aslında ama sizinle de konuşayım.

Honaz'da, kahvelerde falan politik meseleleri çok tartışırdık. Kürtlerin kahvesi ve Türklerin kahvesi diye şeyler vardı orada. Herkes kendi kahvesine giderdi. Bir de muhacirlerin vardı, Selanik göçmenlerinin.

Kürtlerin kahvesinde bir gün oturuyoruz. Bazen ilçenin milliyetçileri de gelirdi, birbirimizi yıllardır tanıdığımız için tartışabiliyoruz. Getirdiler, Dokuz Işık kitabını indirdiler masaya, tartışıyoruz. Şurada şu yazıyor, burada bu yazıyor... Epey tartıştık, çok yoruldum. Artık eve gideceğim, diğer gün sabah da organize sanayi bölgesinde işçiler işten çıkarılmış, onlar için yürüyüşe gideceğim. Böyle baktılar bana. "Hangi işçiler?" Vallahi bilmiyorum, işten atılmışlar, parti de bir yürüyüş yapıyor.

Bir durdular. O saate kadar tartışma şöyle: Siz ülkeye zarar veriyorsunuz, bölüyorsunuz, neyiniz eksik, başkasına hizmet ediyorsunuz... Kürt'ten bahsediyorsun, bölücüsün; soldan bahsediyorsun, anarşistsin. "İşten atılanlar için yürüyüşe gideceğim" deyince de sandılar ki Kürtler falan işten atılmış. Biri dedi, "Yine sizinkileri mi attılar işten? Kimbilir ne yanlış yaptılar ki atıldılar!" Dedim, "Fabrikanın ismi bu, ama kim atılmış bilmiyorum, hiçbirini tanımam." 

Baktım, birkaç tanesi sustu, hiç sesini etmiyor. O an sessizce biri, "Yahu o bizim fabrika, bizi de attılar" dedi. Yakaladım tabii... (Gülüyor) Sen ne yapacaksın yarın? Bir şey yapmayacağım, dedi. Yorgunum morgunum ama tekrar masaya oturdum.

Bak işte, bütün mesele bu. Sen işten atılmışsın, yarın ben senin için yürüyüş yapmaya gideceğim, kafamı gözümü kıracaklar kesin, sen ise burada oturacaksın. Mesele bu kadar işte. Kimin için yapıyoruz bunu? Yabancılar için mi, düşmanlar için mi? Orada bitti tabii olay.


Sizi anlamaya başladılar mı yani?

Yani beni ne düşman belleyebiliyorlar, ne dost belleyebiliyorlar. Düşman belleyemiyorlar, çünkü tanıyorlar, nasıl biri olduğumu biliyorlar; dost da olmuyor, çünkü anlayışları, zihinleri başka.


Peki, devam edelim: Sonra politik yolculuğunuz nasıl şekillendi?

Üniversiteyi tamamlamadan, Sayın Öcalan esir alındıktan sonra bıraktım ve aktif siyasete girdim. O gün bugündür de çantam sırtımda, artık eve dönmedim. İl il, ilçe ilçe, mahalle mahalle çalıştık. HADEP'ten DEHAP'a, DTP yönetimi, genel başkan yardımcılığı... Sonra tutuklandım 5 sene, çıktım ve yeniden hapis cezası... Şimdi de buradayım işte.


Neyle suçluyorlar şimdi sizi?

Suçlama, "silahlı terör örgütünün üyesi ve yöneticisi olmak."


Onu nereden anlıyorlarmış?

Yaptığım siyasi açıklamalardan, konuşmalardan... Bunları PKK'nin amaç ve hedeflerine hizmet eder nitelikte buldukları için buradan hareketle örgüt üyesi olduğumu iddia ettiler.

Ama ilginçtir tabii. Mesela son tutuklandığım dosyada 13 tane konuşmamı koymuşlar, buradan örgüt üyeliği çıkarmaya çalıştılar, mahkeme ilk duruşmada bunu kabul etmedi aslında. Suç vasfının değişebileceğine hükmederek tahliye etti beni.


Ne yapıyorsunuz o konuşmalarda? Eylem mi organize ediyorsunuz?

Hayır canım, Türkiye'deki siyasi ve idari sistemle ilgili konuşmalar. Merkeziyetçi bir sistem olmasın, demokratik özerk bir sistem olsun. Genelde bunu anlattım. Merkezi sistemlerin devrinin kapandığını, yerel demokrasiyi öne çıkarmak gerektiğini... Bunu ayrımcılık ve bölücülük olarak yorumluyorlar.

İkincisi de özellikle geçen sene Kürdistan kentlerine yapılan askeri müdahaleler, saldırılar. Buna karşı sürekli açıklamalarda bulundum. Yürüyüşler oldu katıldık, hatta etkinliklere biz insanları davet ettik. Çünkü neticede sivil yerleşim alanlarına konvansiyonel savaş silahlarıyla giren bir devlet var. O kentler yıkıldı, yerle bir edildi, biz de buna karşı durduk. Bu bir ahlaki görevdir en başta; insani görevdir ve halkımıza karşı bir namus borcudur. Ama onlar için bu, "askeri güçlerin operasyonlarını sabote etmek" oluyor.

Bu iki nedenle 8 yıl 9 ay ceza ve hükmen tutuklama verdiler.


Bir de KCK'den dolayı aldığınız ceza var...

Evet. Davayı başlatan, dönemin Fethullahçıları. Tabii hükümetin onayıyla yaptılar. O dönemde de çok anlattım: 13 Nisan 2009'da başlayan PKK'nin ateşkesine karşı bir hamleydi. Temel amaç şuydu aslında: Ateşkes süreciyle beraber daha sonra ortaya çıkan Oslo görüşmeleri dahil birçok görüşme yapıldı. Amaç sivil siyasete geçişi sağlamak... O sırada düz ova meselesi çok yoğundu. O bir hükümet politikasına dönüşmeye başladı. Çağrılar yapıldı, PKK karşılık verdi, ateşkes ilan etti, süreç başladı. Hemen ertesi gün ben dahil yüzlerce sivil siyasetçiye operasyon yaptılar. Birçoğu on yıldan fazla daha önce cezaevinde kalmış arkadaşlardı. Direkt şu mesaj veriliyordu: Sivil siyasete geçiş diye bir mesele olamaz.


"Silahlar susmayacak" diyorlardı yani...

Kesinlikle. Susmasını sabote etmek üzere yapılan bir operasyondu. Sabote de ettiler açıkçası. Ateşkes de bozuldu, süreç de bozuldu. Kanlı bir süreç yaşandı. İmralı sürecine kadar...

İmralı süreci sırasında biz çıktık ama çıkışımız da siyasi değildi. 5 yıl tutukluluk dolduğu için çıktık. İşte o dava sonuçlandı geçenlerde. 21 yıl ceza verdiler bana ve diğer 16 kişiye.

Uzun süre AKP de KCK dosyalarına ilişkin hep, "Bu operasyonu yapanlar FETÖ'cüler" dedi. Tamam, doğru söylediler. Hatta FETÖ Ankara Çatı İddianamesi'nde de bu ifadeler geçer aslında. Balyoz, Ergenekon gibi operasyonlardan bahsederken KCK operasyonlarından da bahsediyor ve onu da oraya oturtuyorlar. "FETÖ'nün süreçleri sabote etmek, 'terörle mücadele' adı altında Emniyet'e, Yargı'ya yerleşmek için yaptığı operasyonlar" diye tanımlıyorlar. Doğru tanımlamalar...

Hatta daha ilginç bir şey var, çok basına da yansımadı: Bizim dosyada yer alan Oslo belgesi ve bu belgelerin tutanağının Diyarbakır BDP il binasında bulunması meselesi... FETÖ çatı iddianamesinde şu geçer: "Diyarbakır İl Başkanlığı çekmecesinde bulunduğu iddia edilen Oslo Görüşmeleri tutanağının Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı'ndan bir polis tarafından oraya yerleştirildiği ve sonra orada bulunmuş gibi yapıldığı tespit edildi." Bütün bunlar dosyada var ama en sonunda döndü, dolaştı, cezayı yine bize verdiler.

Bize göre bu konuda AKP ile FETÖ arasında hiçbir fark yok yani.


Bir süredir de buradasınız. Sürgünde misiniz artık?

Evet, şu an sürgündeyiz. Burada da çalışmalarımızı sürdüreceğiz, Türkiye'de ve Kürdistan'da koşulları değiştireceğiz. Böyle gitmeyecek bu. Herkes şunu bilmeli bence: Biz bu durumu kabul etmeyeceğiz. Ne böyle sürgünlüğü, ne hapsedilmeyi, ne de kendi ülkemizde parya olma halini... Bunu değiştireceğiz.


Sizin de içinden geçtiğiniz, siyasal alanın şiddete kurulduğu bu dönem Kürtleri nasıl etkiledi peki?

Tabii 7 Haziran'a gelene kadar başka bir süreç vardı. Çözüm süreci Kürtlerde ve Türkiye'nin her yerinde büyük bir umut yarattı. Herkes bir noktaya geldi. Biz şunu da gösterdik aslında: Siyasetle bu işi götürebiliriz. 7 Haziran bunu gösterdi. 

Aslında 7 Haziran öncesi ve 7 Haziran sonuçları çok şey gösterdi. Zaten bunları gösterdiği için hükümet, savaş süreci başlattı. İşin püf noktası burası. 

Hükümet Kürtlere hak ve özgürlüklerini tanımadan, Türkiye'de de genel demokratikleşmeyi sağlamadan PKK'ye silah bıraktırmanın yollarını arıyordu. Erdoğan'ın mantığıyla ucuza kapatmak meselesi... Bir tüccar; "Ne kadar ucuza kapatırsam o kadar kardayım" hesabıyla yaklaştı; meseleyi esas sıkıntıya sokan da bu oldu. Sonra baktı ki öyle ucuza kapatılacak bir mesele yok ortada ve gittikçe pabuç daha da pahalanıyor. Kürtler bir taraftan Suriye'de, Ortadoğu'da çok gelişiyor, büyüyor; diğer taraftan da almışlar sazı ellerine, çalıyorlar! Erdoğan, Türkiye'de kendisinden başka konuşan olmasın istiyor.

Dikkat edilirse biz Türkiye'de siyasetin kodlarını değiştirdik çok kısa sürede; beğeni ölçülerini değiştirdik. İnsanlar artık bizim tarafa bakmaya başladı. Türk mahallesi de bizim mahalleye bakmaya başladı ve çok imrendi, çok da sevdi. Hatta bence Türkiye'de en az yüzde 30'un gönlü bizdeydi, bunun yüzde 13'ü oy verdi. Bunu Erdoğan fark etti ve önünü almanın yolunu aradı. Bizi kötülemek, karalamak ve bizde de şunu yaratmak istedi: Siyasetle miyasetle beni yenemezsiniz. Böylece savaş sürecini başlattı.

Bir yandan Suriye'de Kürtlerin önünü almak, diğer yandan kendi iktidarını korumak... İşin içine bir de FETÖ'yle çatışması girince, hırsızlık yolsuzluk bir sürü mesele çıkınca, rehin de alındılar.

Bu süreç insanlarda da bir kırılma yarattı aslında. "Siyasetle bu iş çözülebilir" fikrinde bir kırılma yaşandı. Bazı insanlar, "Yahu ne olursa olsun bu iş çözülmeyecek" demeye başladı.


Peki o kırılmanın yaşandığı süreçte siz Kürt demokratik siyaseti olarak üzerinize düşenleri yapabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Yani ne yapabilirdik? Savaş süreci başlamasın diye aslında uğraş verdik. Bu konuda siyasete daha fazla şans tanınması noktasında durduk. Ama 7 Haziran ardından öyle bir yoğunlukta saldırılar oldu ki, kaçınılmaz hale geldiğini de fark ettik.

Hafıza çok önemli. Bazen bilgiler karışıyor, süreçler birbirine karışıyor. AKP ve devlet algı yönetimi de yapınca insanlar unutuyor. Aslında 7 Haziran'dan önce AKP savaşı çok zorladı. Seçim bürolarımıza saldırılar oldu; parti binalarımızda, mitinglerimizde bombalar patlatıldı. Onlarca provokasyon, savaş çıkarma girişimi oldu. Biz o süreci çok olgun yönettik ve bunun önünü aldık, süreci sabırla 7 Haziran'a kadar taşıdık. İnsanlar buna oyla karşılık verdiler.

7 Haziran'dan sonra Diyarbakır'dan başlayarak faili meçhuller görülmeye başlandı. Mesela bu Hizbullah'a yakın derneğin başkanının öldürülmesi... Cizre'deki ilk olaylar, karşı karşıya gelişler... Başka bir şey tetikleniyordu. Hem Kürtler içinde Hizbullah üzerinden bir iç çatışma hem de devletin baskısı, saldırısı... Ve işte en son 20 Temmuz'da Suruç'ta 33 gencin katledildiği patlamayla beraber artık bambaşka bir noktaya geldi. Öyle bir hale geldi ki, insanlar ya kendilerini koruyacak ya da bunun saldırılarına boyun eğecek. Sonra Ankara'daki gar patlaması... Bütün bunlar ateşkes koşullarını sabote etti, savaş sürecine sebep oldu.

Kürtler artık şu noktadaydı: Biz artık bu yüzyılda kendi yerleşim yerlerimizi yönetmek istiyoruz. Demokratik özerklik önerisinde bulundu, Kürtler. Bunu illerde, ilçelerde duyuranlar oldu. Bunlara çok sert müdahale edildi. Buna karşı da mahallelerde yaşayan insanlar, gençler, silahlı ya da silahsız biçimde savunmaya girmeye başladı. Bu, giderek boyutlandı. Biz o sürece de aslında müdahale etmeye çalıştık ama olmadı. Süreç, saldırı ve savunma şeklinde gelişti. 


Birçok kişi o dönemi konuşurken bazı cümleleri sıklıkla kuruyor. Mesela bunlardan biri, "Sur'da direniş yaşanırken, katliamlar gündeme gelirken Dağkapı'da kahveler açıktı." Başka bir cümle, "Siyasetçiler, Cizre girişinden geri döndüler." Bunlarla ilgili siz ne düşünüyorsunuz?

Hakikaten biz o süreçte ne yapmaya çalıştık? Çatışmaların önü alınıp da demokratik özerklik meselesini siyaset zeminine nasıl taşıyabiliriz, böyle mesafe nasıl alabiliriz, buna uğraştık. Demokratik özerklik önermesi, bizim HDP olarak da DBP olarak da savunduğumuz bir şey. O mahallede bunu söyleyenle parti politikası aynı. Ama yöntem açısından biz, acaba insanlar ölmeden, çatışmalar olmadan bunu yapabilir miyiz uğraşına çok girdik.

Aralık 2015'te Demokratik Toplum Kongresi'nin olağanüstü bir toplantısı oldu. Hepimiz katıldık buna. Bütün eşbaşkanlar orada kendi partilerinin, kurumlarının görüşlerini anlattı. Biz aslında orada çatışma ve savaşın önünü alıp meseleyi 13 maddelik bir deklarasyonla siyaset zeminine taşımaya çalıştık, amacımız buydu. Hükümetten ikinci gün aldığımız yanıt, "Bu hain açıklamaların üzerine gideceğiz" oldu. Ertesi gün Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı hepimiz hakkında soruşturma açtı.

Aynı Aralık ayında mesela, artık hükümet polis gücüyle de değil asker gücüyle kentlere girmeye başladı. O andan itibaren artık mesele bambaşka bir noktaya taşındı. O dönemde hem asker hem polis hem sivil bürokrasi hatta bakanlıklar içinde Erdoğan çizgisinin dayattığı savaş politikasını benimsemeyenler vardı. Bunları hem gördük hem de duyduk. O kesimlerin daha etkin olması için de çabaladık fakat hepsi bir bir tasfiye edildi. Tasfiye edilen emniyet müdürleri, kaymakamlar oldu. Kim "Yanlıştır" dediyse görevden aldılar.

Biz çabaladık ama tabii ki toplumun daha başka beklentileri de vardı. İşte "Cizre'ye gelindi, dönüldü" gibi cümleler... Bakın, biz gerçekleri konuşmazsak doğru bir çıkış yakalayamayız. Önce doğru tespit yapacağız. Manipülasyonla kendini de, toplumu da kandırırsın. Mesela Diyarbakır'daki mevzu... Tamamen öyle yaşandı, evet. Her gün saldırı altında olan bir Sur ama Kayapınar'da insanlar günlük hayatına normal devam etti.

Şöyle bir durum oldu: Toplumun tamamı, meseleye tam anlam veremedi.


Yeni anlatılamadı mı mesele?

Anlatıldı da ama yine de anlam veremedi. Nasıl bu süreç bitti, niye şimdi bu dozajda bir çatışma başladı? Buna anlam vermekte ve kendine pozisyon yaratmakta zorlandı. Önemli bir kesim de içselleştirmedi ve doğru görmedi; nedeni ne olursa olsun böyle oldu. Tam kavratılmış olsa herhalde farklı olurdu sonuç.

Zaman zaman siyasetin çabalarıyla insanlar duyarlı kılınmaya çalışıldı. Operasyonların önüne geçmek için harekete geçildiğinde devlet, bunu çok sert önledi. Her gösteride en az bir kişi öldürüldü, onlarca kişi ağır yaralandı, yüzlerce kişi tutuklandı. Biraz bundan dolayı da bir uzaklık yaşandı.

Sur'da bunlar yaşanırken tabii mesela Kayapınar'daki insanlar da daha duyarlı davranmış olsaydı, bu düzeyde bir şey yaşamayabilirdik.

Siyaseten eksik mi yapıldı? Mesela işte Cizre örneği veriliyor. Evet, siyasette bir gel-git yaşandı. Nasıl ki Cizre'ye gidildi ama geri dönüldü; bu o durumu özetleyebillir. Çünkü siyaset de bu konuda önce anlam vermekte zorlandı. Sonra siyasi olarak bu meseleyi bir platforma taşımayı denedi fakat bunda çok başarılı olunamadı.

Siyasi zemine taşıyorsunuz, muhatabınız silahla cevap veriyor; toplumsal zemine taşıyamıyorsunuz. Böyle bir tabloda yapılabilecek şey artık daha fazla insanın ölmesini engellemek, bunun için çaba göstermek... Aslında bu konuda siyaset boşluğa düştü. Sonrasında da zaten çok zaman geçmeden hepimize dönük operasyonlar başladı. 

Elbette daha başka sonuçlar da oluşabilirdi fakat hem çok başarılı, organizeli bir siyaset yürütülemedi; bir taraftan da zaman ve koşullar çok önemliydi.


Şimdi de cezaevlerinde açlık grevleri devam ediyor ve kritik eşiğe ulaştı. Halen o eşiğe yaraşır biçimde gündem olabilmiş değil. Neden böyle?

Referandum süreci bu konuda bir dezavantaj. İkincisi, duyarlılık meselesi... Aslında zaten referandumda oylayacağımız mesele bu. Binlerce arkadaşımız tutuklu; karşılaştıkları durumlar ortada. Bu konuyu bence siyasi partilerimiz çok geç gündeme aldı, bir eksiklik var.


Ne yaptınız şu ana kadar?

Duyarlılık oluşturmak üzere bir çabamız var. Ben de buradaki diplomatik görüşmelerimiz sırasında sürekli bunu anlatıyorum. Uluslararası kurumların devreye girmesi için çabalıyoruz. Ülkede de arkadaşlarımız bunu kamuoyunun gündemine taşıyor.

Mesele, cezaevi koşulları. Gerçekten kötü. Hükümet bu koşulları düzeltirse arkadaşlar da açlık grevlerini bitirecekler, öyle görünüyor.


Sadece cezaevi koşulları mı mesele?

Cezaevi koşulları ve İmralı tecridi; her ikisi. İmralı meselesi tabii hem bir cezaevi meselesi ama hem de bir politik mesele. Dolayısıyla açlık grevine giren arkadaşlarımız her ikisinin düzelmesi için eylemlerini sürdürüyor.

Ben 5 ay önce cezaevinden çıktım ve son durumu biliyorum. Hakikaten çok zorlaştı. İçerideki bütün imkanlar, haklar elden alındı. Açlık grevi gibi eylemlere girmek dışında bir seçenek bırakılmıyor size. 


2012 açlık grevinde de cezaevindeydiniz, o zamanla ne fark var?

O zaman daha siyasi bir süreç vardı; cezaevi koşulları da bugünkü kadar kötü değildi. Şu an çok ağır koşullar...

Ben birkaç ay içerideydim son seferde; 14 tane soruşturma açıldı mesela. İnsanlık dışı muameleyle biat etmeyi dayatıyorlar. Sohbet hakkını engelliyor, spor hakkını elinden alıyor. Avukat görüşü falan, hepsini kendi kontrolüne alıyor. Siz de buna elbette rıza göstermiyorsunuz, bir eylem biçimine başvuruyorsunuz ve bu kez de ceza veriyor.

Tutukluluğum devam etseydi, ben de şu anda açlık grevinde olurdum. Bunları kabul ederseniz, teslim oluyorsunuz çünkü. Birey birey teslim almak istiyor, ondan sonra cezaevinde yaşanır mı?

Bana göre şu anda toplumun çok büyük bir duyarlılıkla cezaevi koşullarının değişmesi için baskı yapması lazım. Açlık grevi çok ağır bir eylem biçimi. 50'nci gün de çok kritik. Şu anda bile geri dönülmez sağlık sorunları yaşanıyor olabilir. Artık o eşik aşıldı, ölüm eşiğine gidiliyor. Referandum, şu, bu, ne olursa olsun; bence şu anda en önemli gündem bu olmalı. Buradan bir sonuç alamazsak, cezaevindeki arkadaşlarımızın yaşam hakkını güvence altına alamazsak, dışarıda hiçbir şeyi güvence altına alamayız. Değil demokratikleşme, yaşam hakkımızı bile güvence altına alamayız. Buna odaklanmalıyız.

İmralı tecridi daha politik tabii. Tavsiyem şu: Açlık grevindeki arkadaşlar, İmralı koşullarını hem siyasi hem ahlaki olarak kendi koşullarından daha fazla gündeme getiriyorlar, bunu anlıyorum. Ama bunun yükünü daha fazla dışarının alması lazım. Çünkü İmralı tecridi meselesi genel bir konsept ve genel siyasetin konusudur. Toplumun, siyasetin rol alması gereken bir konu bu.


Ama cezaevindeki açlık grevleri de genelde böyle tablolarda ortaya çıkıyor; toplumun, siyasetin tıkandığı noktada alan açmak için...

Bazen o amaçla başlıyor ama bu o amaçla mıdır? Bir parça öyle belki ama gerçekten cezaevi işkencehaneye döndü, bu nedenle başladı açlık grevleri. Bence buradan sonuç alındığında, cezaevi koşullarının düzeltileceği taahhüt edildiğinde de arkadaşlar, bu eylem biçimini bırakmalıdır. Genel siyasete dair mevzular var ve tutsaklara yüklememeliyiz bunları; dışarının bu gündemleri omuzlaması lazım. Bu vicdanen de bize rahat ettirmez.


Demirtaşların son kararı da bu son söylediklerinizle ilgili mi?

Bilemiyorum tabii ama aldığım bilgi şuydu: Hem açlık grevlerini görünür kılmak için hem de kendi cezaevlerindeki koşullardan dolayı açlık grevine girmişlerdi. Ertesi gün cezaevi müdürüyle görüşmeden sonra açlık grevini bitirdiklerini ifade ettiler. Tabii bunu en iyi oradakiler değerlendirebillir. Detaylarına vakıf olamadığım için bir şey diyemeyeceğim. 

Fakat şu anda cezaevinde ya da dışarıda bulunan bütün politik aktörlerin odaklanması gereken yer açlık grevleri. Gündemleştirmek için ne gerekiyorsa yapmalıyız. Sadece Edirne ve Tekirdağ cezaevleri yok; işte Şakran var, başka cezaevleri var; bu konuda beraber sonuç alıncaya kadar çalışmamız lazım.


Referanduma gelirsek... Kürt'ün şimdiye kadar konuştuğumuz hakikati içinde ne anlama geliyor?

Çözüm süreci niye bitirildi? İşte bugünkü referandumun koşulları ve içeriğiyle ilgiliydi. Elbette Hayır diyeceğiz; çünkü başından beri biz bunun kavgasını verdik. Demokratik bir sistem kuralım, biz de haklarımızla yaşayalım, İstanbul'daki, İzmir'deki de kendini yönetsin; hep beraber ülke bütünlüğü içinde bir özerk model geliştirelim; cennet bir ülke yaratalım. Bizim söylediğimiz bu ama memleketi cehenneme çevirdiler.


AKP yandaşları, "Kürtler içinde hendeklerden rahatsız olduğu için Evet diyecek çok güçlü bir kesim var" diyor...

Acaba AKP içinde Hayır diyen Kürtler, hangi amaçla Hayır diyor? Keşke AKP kendi iç istatistiklerini açıklasa... AKP'ye bugüne kadar oy vermiş ama bugün oy vermeyecek yüzde 10'un üzerinde seçmen var. Bunlar kim? Kendileri de açıklayabilir: Büyük çoğunluğu Kürtler.

Mesele şu: AKP'ye destek veren bazı Kürtler de Erdoğan'ın Kürt düşmanlığı üzerinden yürüdüğünü görüyor. Bu nedenle oy vermeyecek Kürtlerin oranı çok yüksek. Bunu sonuçlar açıklandığında da göreceğiz.


Bir yandan bu konuda 'Barzani kartı' kullanılıyor... 

O konuda son Kerkük meselesini dikkatle konuşmak gerekiyor. 

Bakın, Tayyip Erdoğan ve Bahçeli birlikte hareket ediyor, ittifaktalar. Hatırlarsanız Barzani Türkiye'ye gelip gittikten sonra ona yakın üç parti evet oyu vereceğini açıkladı. KDP çizgisinin genel olarak tutumu da "Ya boykot edin ya da sandığa gidecekseniz de AKP'ye destek verin."

Kerkük meselesiyle beraber bütün bunları bir kez daha herkesin gözden geçirmesi gerektiğini düşünüyorum. "Barzani'den dost değil, ancak ayağımızın altında post olur" diyen bir anlayışı [Devlet Bahçeli'nin 1 Nisan'daki Sakarya mitinginde kullandığı ifadeler.] nasıl destekleyecekler, ben gerçekten merak ediyorum. Bundan daha öte edilebilecek bir söz var mı? Bu sözün karşısında KDP'nin refleksi ne? KDP'ye yakın Türkiye'de siyaset yapanların tepkisi ne? Ben bir tane açıklama göremedim. Böyle büyük bir hakaret içine sindirilebilir mi?

Bunu söyleyen Bahçeli; daha diplomatik bir dilde söyleyip duran da Erdoğan. Ki Erdoğan'ın duygusudur Bahçeli'nin söyledikleri. Neredeyse biz çıkıp karşı açıklama yapacaktık ama sahibi çıkıp konuşmuyor. Hakaret ediliyor, o da kabul ediyor. Bu ciddi bir sorun.


Neden böyle peki?

KDP'ye uzun süredir bütün görüşmelerimizde anlatmaya çalışıyoruz: Bakın, siz Türkiye'yle ilişkilerinizi iyi tutarak pozisyonlarınızı korumak için taktik yaptığınızı düşünüyorsunuz ama böyle yaparsanız Türkiye size taktiğin alasını yapar. Sizi aslında böyle bir yerde tutarak, hep böyle umut vererek Kürtlerin birlik olmasını engelliyor, bunun farkında mısınız? Sizi diğer Kürt partilerine karşı kullanarak amaçlarını gerçekleştirmiş oluyor. Düşünüyor musunuz ki bağımsızlık adımı attığınızda Türkiye eyvallah edecek?

İşte Kerkük meselesi, Türkiye'nin tavrının ilk göstergesidir. Bunun karşısında hem İran hem Türkiye pozisyon aldı. "Derhal o bayrağı indirin, yoksa bedeli ağır olur." Test edildi, görüldü. Bırak bağımsız Kürdistan meselesini kabul etmeyi, Kerkük'e bayrak asılmasını bile kabul etmiyor. O zaman politikalarınızı gözden geçirin.

Fakat üzülerek izledim ki, gözden geçirme bir yana, alttan alta Barzani Türkiye hükümetine haber göndermiş, demiş ki, "Yahu orada PKK ile YNK bir oyun yaptı, biz de mecburen sahiplenmek zorunda kaldık, bu aslında bizim tercihimiz değil." Mevlüt Çavuşoğlu da bunu açıkladı. Kamuoyu nezdinde "O bayrak inmez" diyor; alttan alta da Türk hükümetine haber gönderip "Tuzağa düştük" diyor. Hala Türkiye'ye yaranmacı bir yaklaşım... Kürt çıkarlarını kendi çıkarlarına feda ediyorlar.

Çağrı yapıyoruz: Gelin, ulusal kongremizi toplayalım, bağımsızlık mı konuşulacak, konuşalım. Tehdit nereden gelirse gelsin de birlikte ülkeyi savunalım. Ama Türkiye'nin tehditlerini, hakaretlerini içine sindirenin, işte bu laflara sesini etmeyenin ben sadece Kürtlüğünden değil her şeyinden şüphe ederim.


3042

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA