ZÎN KOÇER: Gerilla Zînê..

Yüzünün bir yanı yarım ay gibi buruk, lirik, neşesiz ve yanık. O eskilerde hem de çok eskilerin ev sahipliğini üstlenmiş. Onda eski yaşanmışlıklar daha canlı. Eskinin kokusu sinmiş gözlerine. Eski bir şarkı gibi...

07 Nisan 2017 Cuma | PolitikART

Tam karşımda duran bir gerilla var. Göz kadrajıma kendiliğinden girivermiş. Aslında ilkin ben de tam farkında değildim. Ne zamandan beri beni aldığından da habersizdim. Onun farkına vardığımda o anki her şey ortalanmıştı. Hani biraz daha dalmış olsam kaçıracaktım bu bergüzarı. Bu zamana bir çizik atan, adını, gülüşünü atmosferde yayan, Kürt olmasına rağmen Avrupalılara daha çok benzeyen gerillayı atlamış olacaktım. Sarıydı. Sarışın diyemeceğim ama altuniydi işte.  

Zaman almıştı ondan alacaklarını ,ama o zamandaydı ve zamanın aldıklarını öyle bırakacak gibi değildi. 

Hani şimdi anlatsam sığdıramam onu ne bu sayfaya ne de zamanın zamansızlığına. Evet bir samimiyetimiz var onunla. Koca yürekli biri. Güler yüzlü ve sempatik tavırlarıyla, sığınıverir insanın yüreğine. Öyle bilerek yapmaz bunu. Doğal hali öyle. Neşeli ve hayata iyimser bakanlardan. 

Gerilla mangasının hemen önünde duruyor. İçeridekilerin “haydi içeriye girin dışarıda kalmayın güvenlik için iyi değil” sözlerini hiç üzerine almıyor. Hatta öyle ki, arkadaşlarının ve kendisinin de zar zor topladığı odunlarla bir ateş yakmaya çalışıyor. Böyle büyük bir ateş hayal etmeyin. Küçük, hatta oldukça küçük bir ateş. Elindeki odunu kırmaya çalışırken burada değil. Her halinden belli. Ya da ben böyle bir anlam çıkarıyorum. 

Yüzünün bir yanı yarım ay gibi buruk, lirik, neşesiz ve yanık. O eskilerde hem de çok eskilerin ev sahipliğini üstlenmiş. Onda eski yaşanmışlıklar daha canlı. Eskinin kokusu sinmiş gözlerine. Eski bir şarkı gibi...

Bir odun daha bırakıyor ateşin üzerine. Allah var, ateşi iyi gürleştiriyor. Ateşi her gürleştirdiğinde eskiler de bir hayal oluyor. Yüzü biraz daha soluyor.  

Zînê ateşi yaka dursun, yanımızdan gelip giden diğer gerillalar daireler çize dursun, suyun, kuşun, rüzgarın sesi gele dursun ve hemen Zînê’nin arkasında benim ise tam karşımda, ekmek kırıntılarını telaşla yiyen kuş yemeğini yesin; biz buradayız... 

Ben ve Zînê... Bir karedeydik. Zînê kadrajımda, o hiç bunların farkında değil. Ama o eskilerde, ben ise onda asılı kaldım. Misafirimsi yüzüne… O eski yaşamışlıkların misafiri. İçten bir of çekiyor. Derin ve içten. Belli, uğurladığı yoldaşlarının acısını ilk günki gibi yaşıyor. Yaraya merhem sürülmesine izin vermiyor, vermeyecekti. İntikam almadan soğur mu ki acı, soğur mu yürek!

Nostaljikti. Eskilerdeydi. Yolcuydu ya, ben de bu yolcudan bir yolculuk hikayesini dinlemek istedim. “Evet tam sırası” dedim kendi kendime. Onu alıp götüren anısını bize anlatmasını isteyebilirim. “Ateşle bir anını anlatsana bize” diyorum. Hem de pat diye dökülüveriyor dilimden.

O küçük ateş zaman geçtikçe büyüyor. En azından bizi ısıtıyor. Yok, etrafında şarkı söyleyen kimse yok. Birbirine takılan da yok. Bugün hüzünlüydü ateşimiz. Uğurladığımız güzel çocuklar için yakılmıştı. Onların anısına. 

Ateşe bakan gözler birden bana döndü, “Neee?” dedi.  “Bir anın var mı? Varsa anlat bize” diye tekrarlıyorum. O anda yüzü gürleşti, yüzüme bir kere daha baktı. Gülümsedi. Önünde duran odunu elinde çevirip durdu. Ateşi biraz daha karıştırdı. Bir nefes daha aldı. Onun bu ani hareketleriyle kuş ürperdi ve gitti.

“Ne anısı ya, benim bir sürü anım var hangisini anlatayım ki” 

Ama devamı gelmedi.

Doğru, soruyu yanlış sormuştum. Hangi anı yaşandığı gibi anlatılır ki? Bir de anlatacağın anı her anlattığında seni daha da üzüyorsa, o daha da vahim. Ve yaşadığın anıyı tamamlayan, anıya hayat veren kişi ya da kişiler olmayınca daha bir acıtır. 

Ben tam da buradan vurmuştum Zînê’yi...

Halbuki böyle anlarda dokunmamak gerekir karşıdakine.

Susmak, saklanmak gerekirdi.

Şutiğini biraz gevşetip yürümek gerekir. Yürümek, yürümek anıların en pahalısına varmak, varıldığında ise bir nefes olmak sevdiklerimizin yüreğinde. 

Belli bugün onun günü değildi. Ele avuca sığmayan Zînê suskundu. Suskunluğu seçmişti. Acımıştı yüreği, anıyı beraber yaşadığı o eski yoldaşlarıyla sessiz ve sedasız kalmak istiyordu.  

Oysa anılarını paylaşmayı seviyordu. Paylaşımcıydı. Konuşkandı. Sarımsı saç telleri kadar cömertti.

Bukleli saçlara sahip olan Zînê, burada yanımızda olduğunu anladığımız an, ateşe odun attığı andı. Dalgın değildi. En dinç haliyle yaşıyordu o günleri. Bu zaman diliminde iki defa baktı bana. İkisinde de gülümsedi. Yüzündeki her şey nostaljiydi.  Bana baktığını iyi biliyordum. Eskiyi ve bugünü birleştiren köprüydü kirpikleri. Kirpiklerinde dökülüvermişti hasret, yüzü ise toparlıyordu onu.

Her şey yüzüne baktığımı fark ettiğimde ortalanmıştı. Yaşadıkları. Ve yaşı...


303

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA